Arabayı boşaltmamız yaklaşık dört saat sürdü. Arabayla dolaşmanın en acayip tarafı da bu işte: Önüne geleni alıyorsun. Nasıl manyakça alışveriş etmişiz inanılır gibi değil. Mutfakta, salonda, yatak odasında yer kalmadı. Beraberimizde getirdiklerimizin sadece bir bölümünün listesi aynen şudur:* Safranbolu Raşitler Bağevi Erhan Hangün’ün hediyesi iki adet ceviz fidanı* Çamlıhemşin’in Kito yaylası yolunda söktüğümüz üç adet ladin fidanı. (Hem cevizleri hem ladinleri nereye dikeceğiz en ufak bir fikrim yok. Acele bahçe aranıyor!)* Tokat Taşhan’daki antikacıdan bir adet teneke oyuncak itfaiye arabası. İşin komik tarafı şu: Manita Bey gösterdi bana onu, dedim herhalde çok beğendi, hadi pazarlık yapalım da alalım. Meğer Manita Bey de benim çok beğendiğimi sanmış o da o yüzden pazarlığa oturmuş. Biz birbirimize hediye aldığımızı sanırken al takke ve kulah, kurt antikacı kim bilir ne güzel kazıkladı bizi.. Heh. * Ardanuç’un Tanzot köyünden bir adet çok enteresan sapı olan sandık. Yolun ortasında bulduk. Her seferden bir sanduka ile dönmek de adet oldu. * 4 şişe reçel. Portakal reçeli Safranbolu Değirmenci Konak’tan dünya tatlısı Servet Hanım’dan, böğürtlen reçeli Kartalkaya’daki Villa Neva’dan yine dünya tatlısı Nevin Hanım’dan. Öbür marmelatı kim verdi hatırlamıyorum.* Şavşat’tan bir adet kömürlü semaver. Neden niçin aldığımızı asla ve kata bilmiyorum. Dehşet çirkin bir şey. Var mı kömürlü semaver isteyen? “Seda” marka üstelik. * Artvin Maçahel’den bir çift “hedik”. Ahşaptan yapılma kar ayakkabısı. Yine neden niçin aldığımızı bilmediğim bir şey. Ama en azından güzeller. Duvara asılır. * Ordu’dan beş kilo fındık. Evet YUH! Ama dağıtacağız. * Rize Çaykur’dan 42 nolu Tirebolu çayı. Sıdıkaanımın özel tavsiyesi. * Bolu Berceste’den bir kilo frig bulguru. Feci tok tutuyor. Oruç tutanlara şiddetle tavsiye ederim. Tecrübe konuşuyor. * Maçahel’den 2 kilo kestane balı. Nefis ötesi bir şey. İnsanın boğazını yırtıyor. * Yine Bolu’dan yarım kilo “keş”. Yani kurutulmuş süzme yoğurt. Tereyağında ceviz ile kavurup eriştenin üzerine dökünce ölümcül bir şey oluyor. * Gümüşhane’den iki kilo “köme”. Dut, bal, ceviz ve sütten oluşan Gümüşhane lokumu. * Ve yine bir yiyecek: Mudurnu eriştesi. * 5 tane hamsi şeklinde, iki tane taka şeklinde buzdolabı süsü.* Fakat esas büyük saçmalık: Giresun Kümbet yaylasından aldığım tuzlu suya basılmış üç kilo orman mantarı. “Oha” demektesiniz, sesiniz buraya kadar geliyor, duyuyorum ama mantarlar o kadar güzel o kadar güzellerdi ki dedim bunu bir şekilde İstanbul’a götürebilmeliyim. Kızcağız hemen gitti içi tıka basa mantar dolu bir bidon getirdi arkadan. “Biz kendimiz için tuzlu suya basıyoruz” dedi “bu vaziyet bir yıl dayanır. Akşamdan çıkart pişireceğin kadarını, koy suya, sabaha kadar atar o tuzunu, soğanda gavuttur, ye.” Bu akşam ilk denemeyi yapacağım. Yarına sağ çıkarsam bu iş olmuş demektir. Çıkmazsam her şeyi boşuna taşıdık demektir. Öleceğim ve mirasım bir çift hedik, üç marmelat, beş kilo finduk olacak.. Peee... Yeğenlerim benden nefret edecek. ***Durum gördüğünüz gibi tam bir rezalet. Kendimizi komple kışlık erzak toplama işine vermişiz gibi bir durum söz konusu. İstediğin kadar entel dantel ol, elinde kitaplarla bütün tarihi eserleri dolaş falan eninde sonunda yine homini gırtlak işte. Ne diyelim. Sağlık olsun, afiyet olsun da yiyebilelim...
Fazlasıyla uzun süren (31 gün!) Karadeniz gezimiz nihayet nihayetlendi. Dün gece yarısı sonunda evimize varabildik. Sabah “yola çıkmalıyız” stresi olmadan uyanmak meğer ne güzel bir şeymiş! Sağa dön, sola dön, oh kendi yatağım... Kamyon şoförleri gibi olduk diye espri yaparken son olarak Safranbolu Araç yolunda hakikaten “Kamyoncular Mola Yeri” diye bir yerde aşağı yukarı 50 kamyoncu ile birlikte iftar ettik. Daha doğrusu onlar etti biz sadece yemek yedik. (Test edip onaylandı, kamyoncular ağızlarının tadını biliyor.) Lokantanın kuruluşundan bu yana içeri giren yegane kadın sanırım benim. Kadınlar tuvaleti (gözümden kaçmadıysa eğer) yoktu bile!Manita Bey, meğer hayatında ilk defa ramazan vakti Anadolu’da bulunuyormuş. Öz hakiki bir İzmirli olarak, gündüz vakti yemek veren tek bir yerin bile açık olmayışına ne denli şaşırdığını anlatamam. “Tamam hep duyardım ama bu kadar mı yahu, bu kadar mı?” deyip durdu. Dedim “Tanıştırayım: Türkiye!” Benim için şaşırtıcı değil zira çocukluğumun bir bölümü Bursa ve civarında geçti ve evet ramazanlarda her yer kapanırdı. Sokakta bir şey yiyip içmeyi geçtim, yemek yemekten söz etmek bile çok ayıptı. Oruç tutmasan bile sessizce uyardın.Bu “sessizce uymak” iliklerime o kadar işlemiş ki MB ile bu yüzden durmadan tartıştık. Ben öldür Allah ramazanda uluorta bir şey yiyemem. Laf edecekler, başıma bir şey gelecek korkusu falan değil. Yapamam. İstanbul’da bile yapamam. Bu benim için bir tabu. Belki de yegane tabum. Bilemiyorum. Ama yapamam. Etrafımdaki birinin yapması da aynı şekilde çok ama çok utandırır beni. Nerede olursam olayım bir an bile unutmam ramazanda olduğumuzu. O ise hadiseyi komple unutuyor, Bartın Garılaa Pazarı’ndan aldığı (evet pazarın hakikaten adı bu çünkü satıcılar komple kadın. Kibarlık olsun diye artık “Bayanlar Pazarı” diyen hödöler de var tabii) incirleri haşur huşur yemeye kalkıyor, dürtüyorum, kızıyorum, elinden alıyorum, çok şaşırıyor. Sonra gene unutuyor, fırından aldığı pidenin ucunu koparıp ağzına atıyor, ben arabanın içinde ezilip büzülüyorum, niye öyle yaptı diye kızıyorum, yine şaşırıyor. Alış veriş yaparken “yolda yiyeceğiz” dediği için bile kızıyorum. İnadına da yapmıyor üstelik. Niye bu kadar abartıyorsun diyor. Açıklaması yok. Oruç tutmuşluğum da var, birileri karşımda bir şey yediği zaman etkilenmezdim, kızmazdım. Ayrıca baktım İstanbul billboardlarında sucuk reklamları gırla.. “Ramazanda heleloy sucuklarını tek geçerim” vs.. Kodlama işte böyle bir şey. Ben buna kodlanmışım ve hiçbir güç benim bu kodumu bozamıyor. İyi bir şey mi emin değilim ama kodlu olmaktan çok, insanların daha da kuvvetli kodlarını şakırt diye bozmalarını isteyenler esas şaşırtıyor beni. Bu da ayrı bir kodlanma tabii.
Safranbolu’da gezdiğimiz bir konakta vazifeli delikanlı aynen böyle dedi: “Bu odanın en büyük özelliği 24 saat manzaralı olması. Safranbolu’da bu özelliğe sahip tek oda burası..” Önce insana manalı gibi geliyor sonra düşünüyorsun: 24 saat manzaralı oda ne demek yahu? Manzaranın saati mi vardır? 3 saatlik, 5 saatlik manzaralı odalar da mı var? Bazı odalar 7 saat sonra, ışığı keser gibi şak diye kesiyor mu manzarayı? Gülmekten soramadık tabii. Zaten 30 günden sonra artık kimseye bir şey sormuyor, bir şey anlatmıyoruz. Kim ne anlatırsa kabulümüz. 24 saat manzarayı mı uygun görmüş o odaya? Olur, tabii, niye olmasın... Sinop’u Marslılar mı kurmuş? Tamam. Seyahat insanı acayip eğiten bir şey. Bir nevi insan koleksiyonu. Amasra’ya doğru giderken top ten’i yapalım dedik gezinin. Kör Ali, Vonalı Celal, bıçak düşmanı dere bilgesi, Üçbölüklü ressam Recai, Ziganalı ressam Azmi, Maçahel’deki memleketin en komik dolmuş şoförü Fikri, Tanzot’taki erkek kılığındaki yaşlı kadın, cenazedeki asabi şoför, “İstanbullu musunuz? Olsun” diyen maviş amca, bizi evinde ağırlayan Sütlaççı Osman ve onun bizi sabah yedide uyandıran kuşkucu annesi, bizleri ağırlayan dünya tatlısı bir sürü otelci, arabamıza aldığımız onlarca insan.. Say say bitmeyen bir liste. ***Üzücü olan şu: Ülkenin tüm köyleri terk edilmiş durumda. Gezdiğimiz, içinden geçtiğimiz köylerin hepsinin dörtte üçü boş. Geceleri üç beş lamba ya yanıyor ya yanmıyor. Binlerce terk edilmiş ev, yüzlerce kullanılmayan ilkokul gördük. Herkes göç etmiş. Ama HERKES! Kalanların hepsi yaşlı. Köylerde tek bir gence, çocuğa, orta yaşlıya rastlamak mümkün değil. Tarihte görülmemiş bir köy terki söz konusu. Çok ciddi söylüyorum köylü diye bir şey yok artık. İstanbul’un neden yazın rahatladığı çok açık. Meğer bütün ülke İstanbul’da yaşıyormuş. Kiminle konuştuysak o da zaten İstanbul’da oturuyor. Yaz gelince köydeki anasını babasını görmeye, meyvesini, fındığını toplamaya, kışlık erzakını yapmaya gidince de millet, şehir birden boşalıyor. Kimsenin tatile gittiği yok yani. Bu bildiğim bir şeydi elbette. Ama ben açıkçası durumun bu kadar ileri derecede olduğunu bilmiyordum. Bir kısmı geldiyse de bir kısmı da orada durmaya devam ediyordur diye düşünüyordum. Öyle değilmiş. Orta Asya göçleri gibi toplu bir terk söz konusu. Ülke binlerce hüzünlü boş köyle dolu. Kalan yaşlılar da ölünce köy nüfusu diye bir şey kalmayacak. Nereye gidiliyor bilmiyorum. Kim tarım yapacak? Kim sahip çıkacak toprağa, ağaca, börtüye böceğe? Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz? Bu şehirler nasıl kaldıracak her gün çoğalan nüfusu? Çok acıklı bir durum söz konusu, kimse bunun gerçekten farkında mı merak içindeyim.
Memleketin kuzeyini turlama harekatının sonlarına geldik artık. Daha doğrusu kendimizi buna inandırmaya çalışıyoruz. Zira bugün gezinin otuzuncu günü ve tamam gezmeyi de memleketi de seviyoruz falan filan ama insanın içine fenalıklar geliyor. Ve lakin dönemiyoruz. Her sabah “bugün İstanbul’a bastırıp gidiyoruz, tamam mı tamam” şeklinde bir anlaşma yapıyoruz sonra bir şey oluyor biz yine dağlara köylere vuruyoruz ve dönüş yoluna bir türlü giremiyoruz. Şu an Üçbölük Köyü’ndeyim. Eski adı Ilbarıt. Rumca diye değiştirmişler adını. Hayatımda ilk defa duyduğum bir yer. Bulunma nedenimiz şu: Köyde sürrealist bir ressam yaşıyormuş. Allah Allah di mi? Evet tam öyle. Biri anlattı, Manita Bey’in kafasına bir takıldı, yoldan çıkış o çıkış. Köyün yeri: Safranbolu’dan Araç yönüne giderken Yörük Köyü’nden hemen sonra sağa giriliyor, ormanın içinden yarım saat gidiliyor, tepenin arkasında. Antik Paflagonya ülkesinin başladığı yer... İtiraf edeyim şaşkınlıktan ağzım açık kalmış durumda.. Kimsenin bilmediği bir Safranbolu minyatürü ile karşı karşıyayız! Türkiye’nin en güzel on köyüne rahatlıkla girer. Evlerin hepsi en az Safranbolu evleri kadar güzel, hepsi 3 katlı, hepsi sivri çatılı, hepsinin 3. katında ahşap bir balkon var, hepsi bembeyaz badanalı, hepsi vadiye bakıyor, hepsi pırıl pırıl ve hiçbirinde tek ama tek bir bozulma yok. Bir tanesi de eski tarz pencereyi çıkartıp yerine yeni tarz PVC pencere takmamış. Bir tanesi de balkonu bir şeyle kapatmamış. Bir tanesi de kepengini sökmemiş. “Betondan çirkin bina” kanserinin yayılmadığı belki de tek Türk köyü! Üstelik turistik de değil! (Sonradan öğrendik: Rıfat Ilfaz’ın Hababam Sınıfı romanında bizim İnek Şaban diye bildiğimiz ama romanda Öküz Ahmet diye geçen o meşhur karakter bu köydenmiş.) Fakat köyde insanı daha da şaşırtan ressamımız Recai Bey! Bu gezide tanıştığımız en enteresan insan diyebilirim. Doğma büyüme Üçbölüklü, kendini komple sanata vermiş bir insan. Resim, heykel, müzik... Ve nasıl sempatik, nasıl mütevazı... Üstelik okumadığı kitap da yok. Tolstoy’undan Gombrich’ine her şeyi okumuş.. Sıfır eğitime rağmen (veya bu sayede) resimleri acayip başarılı. Nefis saz çalıyor, türkü söylüyor. Sazlarını kendisi yapıyor. İnat ediyor eski ilkokulu kültür ve sanat evine çevirtiyor Safranbolu Kaymakamlığına. Daha doğrusu izin alıyor, sonra da viran bir yeri kendi elleriyle sanat galerisine çeviriyor. Uyduruk muyduruk değil ciddi bir sanat galerisinden söz ediyorum! Spotlar, misinalarla tavana tutturulmuş çerçeveli tablolar, atölye falan... İstanbul’daki bir sanat galerisinden tek bir şey haricinde bir farkı yok. O tek şey de şu: İçerisi halı kaplı olduğu için galeriye ayakkabılar çıkartılıp giriliyor. Heh! Recai Demirsöz, bizim için nefis bir sürprizdi gerçekten. Yerim dar, daha fazla yazamıyorum ama buralara gelirseniz ona mutlaka uğrayın. Yüreğine su serpmiş olursunuz.
Burayı sevmemek mümkün değil. İnsana mutluluk veren her şey var. Beton girmemiş mahalleler, restore edilmiş güzel evler, dar taş yollar, küçük sevimli dükkanlar, pansiyonlar, konak oteller...20 yıl önce de gelmiştim, on yıl önce de 4 yıl önce de. Türkiye’de bir şehrin hiç değişmediğini görebilmek ne büyük mucizedir! Hayal kırıklığına uğramamak, üzüntüden kahrolmamak, nerede benim o beğendiğim ev, n’aptılar ona dememek.. Çok önemli bir gelişme söz konusu. Renovasyon sonrası ikinci döneme girilmiş. Birinci dönem, konaklarda sedir, oymalı kakmalı koltuk ve bir takım objelerle otantik bir hava yaratmak idi, şimdi bakıyorum “stilize otantizm” şeklinde isim takabileceğim, başka bir tarz başlamış. “Gülevi” bunun en başarılı örneği. Mimar İbrahim Canbulat ve karısı Gül Hanım eski Safranbolu konaklarına harikulade bir yorum getirmişler. En küçük bir nostalji klişesine takılmadan (ve de IKEA’lanmadan) çok başka bir restorasyon gerçekleştirmişler. İbrahim Bey gezdirirken konağını, bir arkeoloji kazısı gezdirir gibiydi. Restorasyona başlamadan önce eski sahiplerini bulup eski kullanıma dair bilgi almışlar ve bir takım duvarları kaldırıp, sıvaları sökünce çoktan kaybolmuş ocakları, “şerbetlik” denilen nişleri bulmuşlar. Ama işte püf noktası klişelerin dışına çıkmak. 40 tane benzer anlayışta konak gördükten sonra “modern ve zarif bir dokunuş” insana çok iyi geliyor. (www.canbulat.com.tr) Yerimiz dar, yarın devam. *** Ahmet Hakan’ın sakalı sakal değil mi?Bu arada Ahmet Hakan misler gibi sakalı ile 30 Ağustos Resepsiyonu vesilesiyle orduevine girebildi öyle mi? Hatırlarsanız yaz başında İzmir Konak Orduevi’ne şahit olduğumuz halde arkadaşlarımızın düğününe AYNI sakal yüzünden alınmamıştık. (Üstelik rengi de tutuyor) Ben bunu yazınca da bazılarınız kıyameti koparmıştı. KURUMLARIN KURALLARI VARDIR! BOZULMAZ! ÖYLE DİYORSA UYACAKSIN. ZATEN SENİN GİBİ BAŞI BOZUKLARI ORDU NİYE ALSIN!... gibisinden son derece kibar cümlelerle. Görüldüğü gibi mevzubahis kurumların kuralları duruma göre pek güzel bozulabiliyor. Nedir peki işin sırrı? Düğün değil de resepsiyona mı gitmiş olmak? Veya yeterince ünlü mü olmak? Hem ünlü hem de Hürriyet’te mi yazıyor olmak? “Nedamet getirmiş sakallılar orduevlerine girebilir” diye bir kural mı geldi yoksa biz yokken? Hani bilelim de ona göre.
Artvin’den geriye doğru yaptığımız Karadeniz gezimizin 26. günündeyiz. Çoktan evimizde olmamız gerekirken ancak Kastamonu’ya varabilmiş durumdayız. Program gerisinde kalma rekorları kırmakta üstümüze yok... Şu an Kastamonu’nun harikulade bir konak oteli olan Toprakçılar Konağı’nda yazmaktayım. Bilen bilir, Kastamonu’nun konakları da Safranbolu’dakiler kadar güzeldir aslında. Daha doğrusu güzelmiş, Yazık ki Safranbolu’dakiler kadar çok değiller. Çoğu gitmiş. Geriye kalanlar arasında restore edilip otel olan sadece Toprakçılar Konağı. Kastamonu’ya gelmeyi düşünen zevk sahibi insanlar için tek adres. Nefis bir yer. (0366 212 18 12. www.toprakcilar.com) Dün Sinop’tan Kastamonu’ya doğru giderken iki otostopçu aldık. Karadeniz’de insan ister istemez sürekli insan taşıyor zaten. Allah’ın dağında biri el ediyor, hangi vicdan durmadan geçebilir ki? Arabamıza en az 25 kişi binip inmiştir gezinin başından beri. Aynı amcayı iki kere aldığımız bile oldu. Hatta bir seferinde bir cenazeye yetişecek hamile bir kadın da aldık. Tamam ben burada ineyim dediği noktadan aha ben esasen şuraya çıkacağım dediği noktaya kadar yol o kadar dikti ki acıdık kadına, gideceği yere kadar götürelim dedik.. Ama çok saçma bir şey oldu. Bütün araçlar konvoy halinde cenaze evinin önünde dizildi ve biz o konvoyun arasında sıkışıp kaldık. Aradan çıkıp geri dönmek imkansız çünkü köy yolları bilindiği bilinmediği üzre tek araçlıktır. Önündeki araç bir cebe girene kadar geçemezsin onu. Aşağıda insanlar cenaze dramı yaşıyor, biz ise evin yukarısında “hiç tanımadıkları hamile bir kadını cenazeye yetiştirme hayrını işleyip sıkışıp kalma” dramını yaşıyoruz. On beş dakika sonra Manita Bey birine gidip durumu açıkladı, o da bir adet Öküzettin Ağbi çıktı.. Başladı bağırmaya. “Kimsin sen”, “niye geldin”, tabii ki “nerelisin” (bu soru sorulmadan muhabbet de paylama da tamamlanmıyor) “görmüyor musun cenaze var” “bekle biraz ne var”... Hayır işlemek böyle tuhaf bir şey işte. Bonusun: Bir torba azar. Bizim maceralar da birbirinden tuhaf. “Bıçak vermeyen lokantacı” “Yol vermeyen cenaze konvoyu”... Neyse sonunda laftan anlayan bir başka birine gittik, şoförlerin hepsi araçlara bindi, 1 km ötedeki cepte, bir mühendislik harikası hesaplama ile böyle acayip bir şekilden şekle girme ile bize yol verildi, 1 saatlik bir rötarla yolumuza devam edebildik. Bu seferkiler köylü değil şehirli çocuklardı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde okuyan bir kız bir oğlan iki öğrenci. Bizim gibi Artvin’lere kadar gitmişler. Sırtlarında çantaları, çadırları ve Yurt marka konserveleriyle tam 20 gündür neredeyse tek kuruş para harcamadan dolaşmışlar. Otostop yapa yapa, konuksever milletimizin evlerinde kala kala... Biz de haliyle bir yemek ısmarladık tabii. Sonra da Kastamonu’nun dışında bir mesire yerinde kamp kurduk yan yana. Sabah Karabük yoluna bıraktık onları, herkes kendi yoluna gitti. Demek istediğim memlekette böyle bir şeyin HÂLÂ yapılabiliyor olması mutlu etti bizi. 30 yıl öncesi için söylenirdi bu. Başlarına sadece bir kez taciz olayı gelmiş, gerisi sulh içinde geçmiş.Durum şimdilik budur. Gastamonu’dan sevgiler.
Hadise şu: Doğu Karadeniz acayip bir şekilde İsrailli akınına uğramış durumda. Bilhassa Kaçkar etrafı adeta küçük küçük Tel Aviv’lere dönmüş. Yusufeli tarafı da Ayder ve Fırtına tarafı da komple İsrail. Rize, Trabzon, Giresun hatta haber aldık ki Sinop taraflarında bile görülüyorlarmış. Kimisi otobüslerle grup halinde kimisi sırt çantalarıyla münferit bir şekilde takılıyorlar. Durum anladığım kadarıyla şu: İsrail’in Ayşe Arman’ı (artık kimse o) gelmiş buralara gitmiş İsrail’in Hürriyet’ine (artık hangi gazete ise o) ballandıra ballandıra anlatmış bizim yaylaları, yakışıklı, belinde kuş dövmeli mavi gözlü dağ rehberlerimizi, sevimli köylülerimizi, finduğumuzu, paluğumuzu, şuyumuzu buyumuzu olmuş Karadeniz İsrail’de bir moda. Bundan öte bir durum olduğunu sanmıyorum. İki yıl sonra Moritanya moda olacak bu sefer hepsi oraya gidecek. Fakat kül yutmaz Karadenizlimiz buna fena halde kafayı takmış durumda. “Neden geliyorlar kardeşim.. İsrailli geliyorsa bir maksadı vardır.. Boş değildir” durumu. Ne komplo teorileri üretmişler bildiğiniz gibi değil. Ana fikir şu: “Memleketi ele geçirmeye çalışıyorlar” Bir milletin de adı çıkmasın ona, inmez dokuza.Nedir kanıtınız diyorum, “ellerindeki haritalarmış.” Kimsede o kadar detaylı harita yokmuş. Bakıyorum bizim David’in haritasına (otostopçu olarak alıp sonra ahbap olduğumuz İsrailli arkadaşımız) benim haritamın büyütülmüş ve PVC kaplanmış hali. Ek olarak üzerinde trek rotaları var. Ordan oraya 7 saat, buradan buraya 5 saat. Bildiğin dağcı haritası. Ama yooook. Bir İsrailli’nin elinde harita varsa muhakkak çok ama çok kötü niyeti vardır. İyi peki diyorum ne yapacaklar?Biri, “maden arıyorlar” dedi. Bizim bilmediğimiz ama onların bildiği çok mühim bir maden varmış Karadeniz’de. Hepsi trek mrek, dağcılık mağcılık ayaklarıyla birer ikişer taş götürse bizim dağlardan, olurmuş 100 tır maden. Biri “bitki götürüyorlar” dedi. Bizim bitkilerin değerini anlamışlar, koparıp koparıp götürüyorlarmış. Yine aynı laf: Hepsi birer ikişer tutam ot götürse... Ne yapacaklar ulan otumuzu dedim, genetiği ile oynayacaklarmış! Öyle yapıp ne olacakmış peki? İşte bunu bir bilseler bilirlermiş yapacaklarını ama İsrailli’nin ne yaptığını kimse bilmezmiş. (Komplo teorisi mantıklı bir yere bağlanamayınca da böyle bir muammaya bağlanır zaten hep)Biri daha ileri gitti ve pek yakında işgalin başlayacağını söyledi. En küçük bir şüphesi yok: “Vaat edilmiş topraklar esasen Karadeniz. Kutsal kitaplarını yeniden yorumlamışlar, bakmışlar söz edilen yer Filistin değil, Kaçkarlarmış. Turizm ayaklarıyla geliyorlar ama hepsi ajan.” Aynen böyle dedi. Bu arada tam önümüzde koca popolu hayli geçkince bir İsrailli kadın mutluluk içinde dondurmasını yalıyordu şapırdata şapırdata.“Bu mu?” dedim, “Mossad ajanı? Heh. Emin misin?” “Tabi tabi” dedi. “Mahsus böyle salak görünümlüleri yolluyorlar. Belli olmasınlar diye!” Ne diyeyim.. Yalçın Küçük “soyadı M ile başlayanlar Mars’dan gelmedir” dese yeridir yani. Bizim millet her tür zokaya gelir durumda.
An itibarıyla bir lokantacıyla bıçak kavgası yapmaktayım. Mevzu şu: Ayıptır söylemesi et yiyoruz. Dere kenarında bir “ kendin pişir kendin ye” olayı. Etler taze, haliyle sert. Dedik “ Dayı yok mu bıçak?”. Dedi “ Burada bıçak yok. Elle yiyeceksiniz.” Dedik “ Yav aynı zamanda çalışacağız, ellerimiz bilgisayarda, yağlanmasın, çatal bıçakla yemek istiyoruz” Dedi “ Olmaz öyle. Her şeyin bir bedeli var. Bir güzellik yaşamak istiyorsanız bir başka şeyi feda edeceksiniz” Hadeee... “ Dere kenarı bilgesi” vazife başında! İyi güzel de diyemiyorsun ki “ Dayı etler biraz sert yav! Ne güzelliği?” Güldük ettik en sevimli olmaya çalışan halimizle “ Ya öyle de ama işte çalışmak mecburiyetindeyiz n’apalım.. Yoksa biz de meraklısı değiliz çalışmaya.. Ama görev bekliyor zart zurt... heh hüh” diyoruz ama bana mısın demiyor. “ Yok bıçak. Üzgünüm” dedi gitti gülümseyerek. Üzgünüm lafını Karadeniz bölgesinde duyacağımı doğrusu hiç ummazdım. Televizyon dili denen şey kanser gibi yayılıyor gördüğünüz gibi. Dahası “üzgün” bir Karadenizli ne manaya gelir ona dair de en ufak bir fikrim yok. Hakikaten “üzgün” mü yoksa “ bükerim belanı” mı demek istiyor bilemiyorum. Sevimli bir adama benziyor üstelik ama belli olabilir mi? Fakat bildiğim tek şey etler öyle dişle mişle koparılacak gibi değil. Ya komple yutup tıkanarak öleceksin yada açlıktan. Bu arada Manita Bey de kendini mangal erkekliğine kaptırdı pirzolaları bol keseden pişirip duruyor. (Her erkek, mangal önünde on mağara adamı ruhundadır) Önüme pişmişleri böyle uzaktan uzaktan atıp duruyor, tabağımda bir pirzola dağı oldu ama tekini bile yemeyi başaramıyorum. Yalvaran gözlerle hancıya pardon lokantacıya bakıyorum, çayını karıştırarak keyifle başka taraflara bakıyor. Hınzır, kasten yapmıyorsa ne olayım. Bir delikanlı dolaşıyor ortada belki onu kandırırım dedim, hiç tınmadı bile. Sonunda, artık yüzümü nasıl ekşitip buruşturup yamulttuysam (ve sert Karadeniz insanına uzaktan kim bilir nasıl tahammül edilmez bir şekilde ‘ kaprisli şehir karısı’ olarak göründüysem) bir genç kız mutfaktan hışımla çıkıp yanımıza geldi ve dev bir mutfak bıçağını drank diye masamıza bıraktı. Ve tek kelime etmeden arkasını dönüp gitti. “ Vöh” dedi dumanlar arasından Manita Bey. “ Bıçağı masaya saplamadığına dua et” Dev bir bıçak ile pirzolacıklarımı acilen kesip indirebildiğim kadarını mideye indirdim. İşim bittikten tam 3 saniye sonra haşin abla geldi, gene tek kelime etmeden bıçağını aldı gitti. Evet hanfendi neye bağlıyoruz olayı? Yerimiz bitmek üzere.. Son cümleleri alalım.Şudur: Bura insanları kadınlı erkekli sert arkadaşım. Turizm yapacaklar iyi güzel ama bu sertlikle nasıl olacak da olacak merak içindeyim. Eee?E’si yok. Bu da böyle bir anım işte. Aaa. Tamam dağılın. Yok mesaj masaj..