Pirelenme olup olmadığından da tam olarak emin olamadığım bir tuhaf böcek saldırısından beridir evi toplamaya çalışıyorum.
“Onlar kedi köpek piresi değil toz/kum piresidir, hayvan düşmanlığına lüzum yok, temizlik yap gider!” diyen bir takım “hayvan sever” okurlarıma güvenerek evdeki toz yığınlarını ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Niyet bu... Toplansın gerekiyorsa ilaç da yaparım.
Ve fakat süper paradoks şu: Topladıkça dağılıyorum.
Hakiki bir toplanma olsun, Ayşe/Fatma/Dudu usulü “torbalara doldurup dolap içlerine tıkıştırma” olmasın diyerek...
Dağıldıkça dağıldım. Ev girilmez vaziyete geldi. Bütün dolaplar indirildi, bütün torbalar boşaltıldı, bütün çekmeceler yerinde çıktı, bütün kağıtlar, kitaplar ortalığa saçıldı.
Bir enkazın içinde gibiyim. Kendi ruhumun enkazı. Daha yorucu, daha kafa sulandırıcı bir şey düşünemiyorum. Korkunç bir şey.
Bir kere matbuat denilen bir şey var. Dünyanın tüm basılı kağıtları benim evimde sanki. Annem gibi evinde gazete dışında tek bir basılı kağıt sokmamış, okuduktan sonraki beş dakika içinde de evinden uzaklaştırmış insanlara İŞTE şu an fena halde özeniyorum. Evi topluyorum dedikten 2 saat sonra annem, duşunu almış, tertemiz bir vaziyette, elinde orta şekerli kahvesiyle balkonda oturur olurdu. Ve ev de pırıl.
Bense 3 gün 3 gecedir yerlerde sürünüyorum. Yere çömelmiş, kamburum çıkmış, bel ağrılarından kıvranır vaziyette kağıt, kitap, mektup ve dünyanın her yerinde karıncalar gibi taşıdığım ıvır zıvırı ayıklıyorum.
Son 56 saattir okumadığım şey kalmadı. Biriktirdiğim tüm Atlas dergilerini, tüm Toplumsal Tarih dergilerini, ne için kestiğimi bilmediğim bütün o gazete kupürlerini, üniversite notlarımı, dilbilim notlarımı, Osmanlıca ders notlarımı, master notlarımı, bana gönderilmiş bütün kitapları, mektupları gözden geçirdim. Yeniden Timbuktu’ya gittim, flanör oldum, İttihat ve Terakki oldum, lam oldum elif oldum. Hepsi bir şekilde düzenlendi, atılacak atıldı, raflanacak raflandı...
Fakat mektupları ne yapacağım bilemedim. Tarihi eser gibi elimde kala kaldılar.
Aşk mektubu da değiller üstelik. Onlar olsa kolay olurdu. At gitsin. Fakat bir zamanlar ruh ikizin olduğuna inandığın, istese ciğerini verebileceğin, ahanda esas kardeşim işte bu diye naralar attığın kız arkadaşlardan gelen en değme aşk mektubundan daha hisli, daha yoğun, daha içten mektupları ne yapmalı en ufak bir fikrim yok. Ağlamaktan gözlerim şişmiş vaziyette okuyup duruyorum.
Zira hayat katmanları kız arkadaşlarına göre oluşmuş bir insanım ben.
Açıklaması zor bir şey ama böyle.
Mektuplar kutsal mıdır? Saklanmalı mıdır? En atılmaz şeyler onlar mıdır? Atarsam kendimi de atmış mı saymalıyım? Ve neden bu kadar acı veriyorlar onu da bilmiyorum.
Özetle: Durumum çok vahim.
Eşya denilen pranga
Haberin Devamı

