Geçen gün öyle bir haber vardı. Bir anne, kızının ilk adetinden sonra parti vermiş. Eminim kutlama yapmış “medeni” başka anneler de vardır ama bu, gazeteye yansıyan ilk kutlama.Bu kadar medeni olmak zorunda mıyız diyecek olanlar vardır muhakkak. Kadın bağı reklamlarının neşeli reklamlar haline gelmesi şunun şurasında 5 yıllık bir hikaye. Ondan öncesine kadar ped reklamlarının illa ki bilimsel bir kisvesi olmak zorundaydı hatırlarsanız. Pedin üzerine mavi bir su dökülür ve çok ciddi bir adam “şudur budur” derdi. Hülya Avşarlı, “Delikanlı kızlar hedehödö kullanır kakakakiki”li dönemi çok yenidir. (Bu anlamda Hülya Avşar’ı taktir etmişimdir. Bir tabuyu yıktığı için. Karşılığında iyi bir servet almış olabilir ama olsun.) Demek istediğim ülkenin en azından taş devri yaşamayan kesiminde adet görmek çok uzun zamandan beri “kirlenmek” ile eş değil. İyi kötü ilerliyoruz. Kadınların adet gördüklerinde köy dışına çıktığı, insanlarla ilişkisini komple kestiği günlerde yaşamıyoruz. Çocukluğumdan kalan tek bilgi “o” günlerinde kadınların reçel pişirmediği, turşu kurmadığı ve hamur açmadığıdır. Tutmazmış derlerdi. Hâlâ böyle midir bilmiyorum. Bir de Ayvalık’ta bir bakkal amca, hiç rica etmediğim halde aldığım pedi sıkı sıkıya gazete kağıdı ile paketleyip öyle koymuştu torbaya. Fakat kutlamak? Orada duruyorum. Neden durduğumu da tam bilemiyorum. Regl kutlama hadisesi belli ki sünnet kutlama hadisesine karşı geliştirilmiş en hafifinden bir “karşılık”, en ağırından bir “intikam”. Onların varsa bizim niye yok?!Sabah Günaydın’da yazan Şirin Sever şöyle demiş: “Bu, kadının mahrem bir durumudur diyenler var. Bahçeye asılan kanlı çarşaftan daha mı az mahrem bir şey? Sünnet edilirken ortaya saçılan pipilerden daha mı az mahrem? Ortaya “mahrem”ler saçmakta bir beis görmüyorsak o zaman bu da garip gelmemeli.” Doğru yazmış. Gerçi ben memleketi o kadar gezdim, hiç balkona asılmış kanlı çarşaf görmedim bugüne kadar ama evet ortaya saçılmış kuzen pipileri gördüm doğrusu. Ama duyuyorum ki o da değişmiş, artık sünnetler kapalı kapılar ardında, doktorda yapılıyormuş, düğünde sadece göbek atılıp altın takılıyormuş. Pipiler de yok yani artık ortada. Adet gördüğü için altın takılan kız devrine gelir miyiz bilmiyorum ama regl kutlamasında bana tuhaf gelen bir şey var. Adet görmenin Müslümanlıkta “ödülü” (veya bakış açınıza göre tam tersi) biliyorsunuz başörtüsü. Adet görmüş kız zira artık kadındır ve Müslümanlığın şartlarına göre örtünmesi lazımdır. Aileler kızlarına başörtüsü takarken şöyle ufak da olsa bir altıncık takıyorlar mı, okumalı, dualı bir toplantı yapıyorlar mı bilemiyorum ama nihayetinde bir başka devir başlıyor kızlar için. Kapalı devir. Mühim gerçekten. O günden öncesi ve sonrası arasında büyük fark var. Parti verseler yeri hakikaten. (Ben ne başörtüsü takarım ne de çocuğumu sünnet ettiririm o da ayrı bir şey)Peki berikiler neyin kutlamasını yapıyor? Felsefi olarak bir karşılığı yok. Bir doğa olayı. Saçı uzadı kutlayalım, memişi büyüdü kutlayalım, düştü kutlayalım, kalktı kutlayalım. Farkı var mı? Eh biraz. Ama çok da değil. Özetle bana çok “göstermelik” geldi. Çokçok eğitimliyiz biz, çokçok beyazız biz, çokçok laikiz biz, çokçok süper anayız, çokçok süper babayız demenin bir başka yolu gibi geldi. I-ıh. İçime sinmedi.
İstanbul’un efsanevi mekanlarından “Arka Bahçe” bu ayın sonunda kapanıyor. Yazık ki sezon kapanışı değil. Hisarüstü’nün en muhteşem noktasındaki bu yer bir daha açılmayacak. En azından orada. Bilenler bilir İstanbul’da bir devri başlatan yerdir Arka Bahçe. Tarif etmesi kolay değil. Yıllar önce Hürriyet’te yazdığım bir yazıda “anneanne bahçesinde sayfiye tembelliği” diye bir tarifle anlatmaya çalışmıştım. Hakikaten de öyle bir yer. Hepsi bir boy kesilmiş Uganda çimli, jilet gibi havuzlu bir yer değildi. Bir köşesinde erik ağacı, bir köşesinde teneke içinde ortancaları, bir başka köşesinde küçük komik taş havuzuyla bizden, geçmişimizden bir yerdi. İngiliz, Amerikan veya “Beyaz Türk” yeri değildi. Yamukluğu, yumukluğu, biraz eksik, biraz yarım haliyle, gizli ve açık köşeleriyle, sürprizleriyle renkli, doğal bir yerdi. Hallenmemiş, bir şey olmaya özenmemiş, bu nedenle de çirkinleşmemiş bir yerdi. Rahmetli anneannemin artık olmayan bahçesi gibiydi. İnsanı mutlu eden bir yerdi. Bir ilkti ayrıca. Bir masa, kenarında 4 sandalye hükümranlığına isyan etmiş ilk yerdir. Bahçede minder, hamak hadisesini yaratan, şehir içinde “serseriliği” bize yaşatmış, bu işini parayla değil ruhla olabileceğini göstermiş ilk ve bütün şık şıkırdım taklitlerine rağmen tek yerdi. Kriz zamanlarında işsiz kalmış nice finansçıya, tekstilciye, filmciye, reklamcıya, gazeteciye, yazara, çizere sığınacak bir kovuk açmış bir yerdi. Kalın kalın Orhan Pamuk’ların, Ahmet Altan’ların, Proust’ların ceviz gölgesinde okunup bitirildiği yerdi. Yazık ki 31 Ekim’de kapanacak. Son 15 güne girdik. Yeri ünlü göz cerrahı Sinan Göker satın almış. Kendisine ev yapacakmış. Ne diyelim.. Hayırlı olsun. Boğaziçi İmar’la boğuşmalarında Allah kolaylık versin. Bu yazı Arka Bahçe’ye gelip aşık olmuşlar, erik toplamışlar, çakırkeyif olup hamağında öğlen uykusunu uyumuşlar, erguvanlar açarken derdini unutmuşlar, sabaha kadar yıldızları seyretmişler, boğazdan geçen vapurları saymışlar, yaşamak ne güzel bir şey demişler için yazdım. Bunun için İstanbul dışında oturanların canlarını sıkmayı da göze aldım. (Bundan dolayı çok özür dilerim.) Ancak bir vefa borcu ödemek zorundaydım. Varsa benim gibiler bilsin ve istiyorlarsa geçmiş güzel günler gidip yad etsinler istedim. Bu kadar. Mühim not: Dört gün yokum.
Demet Akalın, (nasıl bir şaka anlayışıdır bu bilinmez) espri olsun diye İbrahim Tatlıses’in uçağı için “leş gibi” demiş. Boş zamanlarında gidip temizleyecekmiş. Ben bu karakterlerin, bu magazin şahsiyetlerinin şaka anlayışlarındaki güdüklüğe her zamanlar hayretler içinde kalmışımdır. Zira öyle değilmiş uçak. Tertemizmiş. İbrahim Ekşisurat’ın pilotu arayıp şarlamasına çok üzülmüş. “Ay ben şaka yaptım. Pilotun kalbini boşu boşuna kırdı” demiş Şaka hanım. Ulan o zaman neden “leş gibiydi” diyorsun? Bunun nesi komik? İlkokulda bitmemiş miydi bu “sen çok salak bir çocuksun hayır değilim değilim”lemeler?Fakat bu kadar zeka yoksunu bir şakanın bedeli bu kadar ağır olmalı mıydı?Cevap çünkü şöyle olmuş: “Eskiden at, avrat, silah vardı. Şimdi atın yerini uçak aldı. Demet Akalın benim nasıl bir BİNİCİ olduğumu bilir. Ben leş gibi bir ata binmem.” Oha yani! Bu nasıl bir savunmadır böyle? Benim uçağım temizdir demiyor, ben bu kızla yattım diyor açık açık. Cümle aleme ilk fırsatta, ilk alınganlıkta, ilk atışmada veya bunlarınki gibi ilk şakadenyolukta ilan ediyor yediği haltı. Kız şaka yapmasaydı da ciddi bir şey deseydi ne olacaktı? Bırrr.. Düşünmek bile istemiyorum. Anatomi dersine dönerdi herhalde ortalık. Erkekliği ilan etmekteki bu bitmek tükenmek bilmez iştah nasıl bir şeydir anlaşılır gibi değil. Anladık tamam. İktidarsız değilsin, ee n’olmuş yani? Dünya erkeklerinin yüzde 99’u da öyle. Anladık güzel kadınları da tavlayabiliyorsun. Eee? So what? Paran var, sinek gibi geliyorlar. Bu Türk erkekleri ne zaman adam olacak? Hakikaten soruyorum. Sıkıştıkları anda, söyleyecekleri lafları olmadığı anda “eee... ööö.. ama ben onu becermiştim?!” demekten ne zaman vazgeçecekler?Nedir yani buradaki mesaj? “Bir Türk erkeğiyle takıldıysan asla onunla çatışma, çöp kutusu gibi dökülür saçılır”. Bu mudur? Her hangi bir konuya organınızı karıştırmadan müdahale edemiyor musunuz? Mümkün değil midir performansınızı göstermeden bir an bile yaşayabilmeniz? Yangın anında ilk ortaya saçılacak olanın cinsel ilişkiler olması şart mıdır? Bu nasıl bir organ takıntısıdır böyle?***Şu mu denmek isteniyor: “Ben onu yaptım, dolayısıyla güvenilmez biridir” Veya “Ben ona zamanında haddini bildirmiştim ama bak hala konuşuyor” Veya “hiçbir kadın beni unutamaz, gördüğünüz gibi hala kaşınıyor” falan mı?Ama işte farkında olmadan esasen şu mesaj veriliyor: “Benim gibi berbat bir herifle takılacak kadar düşmüş bir kadına ne bakıyorsunuz, sallayın gitsin..” Zira ilişkilerini sonradan bir aşağılama yöntemi olarak döken saçan adam kadar berbat bir şey hakikaten yoktur.
Köşecilik zor. Başına gelenleri de anlatsan, olaylar hakkında yorum da yapsan zor. Bir derdin olacak. Ve daha önemlisi bu derdini 40 bin kere anlatmaktan usanmayacaksın. Daha önce yazmamış gibi, yazdığın hiç okunmamış gibi aynı şeyi bin kere yazacaksın. Derdin türban mı mesela? Okullara niye türbanın girmemesi gerektiğini her defasında aynı coşku, aynı öfke, aynı kararlılık ve en önemlisi aynı uzlaşmasızlık (veya onların daha sevdiği lafla) aynı tavizsizlikle yazacaksın. Veya girsin mi istiyorsun? Her defasında insan haklarından, kadın erkek ayrımcılığından, bunun esasen hadiseleri daha da kışkırtacağından aynı şevk, aynı “yazdım mı herkes kafasını duvarlara vuracak, aklı başına gelecek” öz-telkiniyle, aynı kendi kendini goygoylamayla durmadan yazacaksın. Derdin Kürt sorunu mu? Meseleyi demokratik haklar çerçevesinde mi bakıyorsun? Tamam. Müsaade edildiği ölçüde bin kere yazacaksın. Kürtçe serbest bırakılsın, TV’leri olsun, asker halka yumuşak davransın... Derdin dinin elden gittiği mi? Yaz. Her Allah’ın günü nasıl şeytani plan ve komplolarla ketenpereye getirilip dinimizi unutturmaya, yok etmeye çalıştıklarını yaz. Reklam panosuna bak, yaz, TV dizisine bak yaz, yemek tarifine bak yaz. Tam tersi de cumhuriyet elden gidiyorcu musun? Gir Atatürk heykellerinden, çık İstiklal Marşından yaz Allah yaz. Şimdi pek kalmadı bir zamanlar da pozitifçiler vardı. Onlar da her şeyin içinde iyilik, güzellik bulurlardı. Denize bak yaz, gökyüzüne bak yaz, kopan tırnağına bak yaz. Sağlıklı yiyelim, sağlıklı düşünelim vs vs. Çevreciler var. İki hafta üst üste oku sanırsın dünya çoktan Plüton gibi bir yer olmuş. Yediğimiz her şey zehir, içtiğimiz her şey pis. Güneş çoktan batmış, bir daha asla doğmayacak.. Yolsuzcular var. Her daim bir belge, bir duyum alırlar. Şu belediye, şu tapu, şu kadastro.. Bir de bunların alt fraksiyonları var. “Evet ama”cılar, “öyle olsun ama bu kadar olmasın” cılar, “ucundan acık”cılar. Demek istediğim: Haklı oldukları yanlar vardır muhakkak. Yazılmasın da demiyorum. Ama bir Pazar boyunca Cumhuriyet’inden Yeni Şafak’ına kadar bütün gazeteleri hatmettikten sonra yeniden anladım ki köşecilik dediğin şey kafayı bir şeye takma sanatı. Kafayı kırma yani. Veya öyle imiş gibi yapma. “Benim bir meselem var” intibaını oluşturma. Dön dolaş aynı şeyi yaz mesleği. Aksi taktirde nesin? Bir hiçsin. Uzmanlığın ne baba senin? “Türban, dincilik vs”. Ha tamam, önemlisin o zaman. Dayı senin neydi? “Asker canım kardeşim..” Ok. Hanımefendi sizin meseleniz neydi? “Kadın hakları, erkek hegemonyası ve şu an bininci yazımı yazmaktayım” Vay nefis! Canım kardeşim sen? “Valla ben hayat mayat hakkında kendimce komik şeyler yazmaya çalışıyorum.” Aaaaa! Yok mu bir takıntın? “Yok.” Nasıl yok? “Meselelerim var benim de ama yazdığımı bir kez daha yazmaktan sıkılıyorum. Bir, en fazla iki kere yazarım. Sonra utanıyorum dön dolaş aynı şeyi yazmaktan. Anlayan anlamıştır. Aynı roman kaç kere yeniden yazılabilir ki!?” Aaaaa... Olmaz o zaman. Sıkıcı ol, bin kere aynı şeyi yaz, 30 yıl önce yazdığın yazının aynısını sanki dünyada değişen hiçbir şey yokmuş gibi yeniden yaz ve hatta üşen, arşivden bulup yayınla ama yeter ki bir meselen varmış gibi yap. Bu dünya meselen varmış taklidi dünyası. Yoksa yaratacaksın. Kakala kakalabildiğin kadar.
“Küçük esnaf ağlıyor peki ama ya küçük köşeci?” temalı risalem, küçük memurlar, küçük avukatlar, küçük bankacılar, küçük sinemacılar, küçük grafik tasarımcıları, küçük romancılar, küçük şairler, küçük ortodontistler, küçük dershaneciler, küçük milli prodüktiviteciler arasında acı gülüşmelere yol açmış belli ki. E posta kutum dolup dolup taşmakta.. “Ah be gülüm, biz de senin gibi büzüşmekteyiz kriz lafını duydukça ama kimsenin umuru değiliz” demekteler...Ülkenin büyük bölümü küçük bir şeyci ama nedendir bilinmez bir tek küçük esnafa bağırıp çağırma imkanı veriliyor. Bu ayrımcılık niyedir sorarım! Demökrasi yok mudur bu ülkede? (Yök kardeşim)Kriz nasıl yayılır en ufak bir fikri olmayanlara şu kadarcık bir örnek vereceğim: İzlanda’da bildiğiniz gibi üç banka batmış durumda. Rusya’den gelecek paraya bağlı olarak ya batacak ya çıkacak. Bize ne İzlanda’dan diyenlere hemen bir ara sıcak: Başta Hollandalıların olmak üzeri İskandinav ülkelerinde yaşayan bir çok insanın parası daha yüksek faiz verdiği için İzlanda Bankalarında yatıyormuş. Antalya’da mutlu bir Hollandalı (bu şarkı sözünü hatırlayan vardır inşallah, yoksa espri çöpe gidecek) bu durumda Amsterdam’da mutsuz bir Hollandalıya dönüşmüş oluyor gördüğünüz gibi. Mutsuz bir Hollandalı ne yapsın Antalya’yı. No Hollandalı ve arkadaşları, no turizm demektir bildiğiniz gibi. Ama biz neyi tartışıyoruz? Paşanın golf hadisesini. Benim fikrim hiçbir zaman beğenilmez, büyük köşecilerimiz (bilhassa sarışın olanları) gene çık çık edecektir bittabi ama yine de edeceğim lafımı: Ne önemi var? Paşanın olay anında golf oynamasının veya oynamamasının konuya en ufak bir katkısı var mı? Ölenler ölmüştür. 24 yıllık hatayı telafi edecek mi golfunu yarıda kesmesi? Mesele kangren olarak devam etmeyecek mi? Askerimize dokunmayıncılardan değilim. Her kurum gibi TSK’nın da sorgulanabilirliği vardır ve gelişmiş ülkelerde evet askerden hesap sorulur. Başbakandan, Cumhurbaşkanından, Bakandan sorulduğu gibi Genel Kurmaydan da sorulur. Bu vatan hainliği değildir, aksine vatanınla yakından ilgilenmek demektir. Ancak 24 yıldır yapılmayan neden şimdi, hep beraber ve bu kadar keskin yapılıyor çok garip. Gazeteler, düğmeye basılmış gibi. Aynı anda neredeyse bütün köşeciler (L takımı veya D takımı fark etmiyor) askerin Kürt sorunundaki sorumluluğunu tartışıyor. Sorunun çözümü değil parçası haline gelmesinin nedenleri üzerinde duruluyor. Ve bugüne kadar yapılamayan bir çok sert eleştiri yapılabiliyor. Hata yapıldı, hükümet kadar asker de sorumludur deniliyor. Bir yıl önce benzer yazılar mahkemeye verilirken, yazarları işten atılırken birden ne oldu? Nereden çıktı bu serbesti? Ucundan konuya girmeye kalkanları genel yayın yönetmenleri uyarırken birden nasıl oldu da “paşa istifa” seviyesine geldik? Gavurcada bir laf var. God moves in mysterious ways. Bizde de böyle bir durum var. Türkiye’de sansür çok gizemli yollardan hareket ediyor. Anlayan beri gelsin.
“Küçük esnaf ağlıyor” haberleri başladı yine. Az evvel bir TV kanalında “tek bir şey satamadım bugün” diye delirmiş bir esnaf ağbi vardı. Küçük esnaf bizim turnusol kağıdımız. Raporların, rakamların hiçbir önemi yoktur. Köşe yazarları anlaşılır veya anlaşılmaz cümlelerle, terimlerle istedikleri kadar anlatsınlar mevzuu bizim yegane kriterimiz küçük esnaftır. Ağlamıyorsa idare ediyoruzdur. Ağlıyorsa durum fenadır. Gerçi küçük esnafın ağlamadığını görmedim ben bugüne kadar. Market açılır ağlar, IKEA açılır ağlar, Koçtaş açılır ağlar, Carrefoursa açılır ağlar. Hiç ağlamamak söz konusu değil sadece az ağlamak, çok ağlamak söz konusu esnaf için. (Şimdi durduk yerde esnaf milletinin kalbini kırmak istemem ama 20 yıl boyunca aynı çirkin çekyatı yapıp satan mobilyacı esnafına da IKEA açıldı diye ne kadar acımak gerekir bilemiyorum. Veya mat yağlı boya satmadığı ve de utanmadan “öyle bir şey yok” dediği için beni Bauhaus’lara gitmek zorunda bırakan nalbur esnafına... Veya yaptırmak istediğim bir televizyon sehpası için 500 lira isteyen marangoz esnafına... Yani bir takım mağazalar boşuna dolup taşmıyor)Ama konumuz bu değil. Kriz anında kaale alınanlar ve alınmayanlar diye bir şey söz konusu. Büyük esnaf, küçük işadamı, büyük işadamı falan bazen oh olsunlarla, bazen yazık oldularla anılır da hiç yapılmayacak haber, “Küçük köşeciler ağlıyor” haberidir. Esnafa acınır, bizim gibilere acınmaz. Kriz bizleri vurmaz mı sanılıyor? Gerçek şu: Korkuyorum. Hem de deli gibi korkuyorum. Kriz geliyor, yaklaşıyor, aha işte burada, göründü denildikçe bir Küçük Köşeci olarak içim nasıl fena oluyor anlatamam. Yüreğim kuru erik gibi büzüşüyor. Zira “Kriz anında kovunuz” listesinin ilk beşinde bizler yer alırız. Köşecilerin çok kazandığı, kenara milyon dolarlar yığdıkları gibisinden bir inanç var halk arasında. Büyük köşeciler için geçerli olabilir bu. Ben küçük esnaf gibi küçük köşeciyim. Benim kabarık bir banka hesabım yok. 3-4 aylık kiramı ödeyecek kadar param ya vardır ya yoktur. Sonrası Allah kerim. Bu kadar kısa vadeli bir hayat bazen zoruma gidiyor. Anne babadan adam gibi bir şey kalmadı. Kalanın da çeşitli nedenlerle (iyi niyet veya salaklık) hayrını göremiyorum. Fakirleri sevmek gibi de bir takıntım var, nerede benim gibi tığ teber şah-ı merdan biri varsa gider ona aşık olurum. Miyop bir hayat bu dedim geçen gün birine. Gözlüğü araba altında ezilmiş ileri derece miyop biri nasıl yürürse sokakta bizim gibiler de öyle yürüyor. (Miyoplar anladı) İşin kötüsü Başbakan iyi durumdayız deyip duruyor. 30 küsur yıllık tecrübem bunun fena halde batacağız manasına geldiğini söylüyor. Zira başbakanlar ne zaman iyi durumdayız dese bizler batarız. Her ne kadar Asaf Savaş Akat yüreğime bir nebze olsun su serptiyse de korkuyorum. Bundan evvelki krizi (2000) evde makarna yiyerek geçirmiş biri olarak evet korkuyorum. Bunu böyle açık yüreklilikle söylediğim için günün enayisi olmadım inşallah. Olduysam da yapacak bir şey yok. Adım Hıdır, hissettiğim budur.
Hüzünlü bir sonbahar yaşıyoruz. Şehitlerimiz ve Esat Edin ve çocuklarının akıl almaz ölümü camiadaki herkesi etkiledi. Günün bütün yazıları bu iki konu etrafındaydı. Esat Edin tanıdığım bir insan değil ama hakkında çok şey duyduğum bir insandı. Ne kadar sevildiği de zaten cenazesinden belli. Tanımayı isterdim. Öbür konu hakkında ise okuduğum bütün yazarlar “bitsin artık bu savaş” demekteydi. Radikal’in manşeti bile bu idi. Ayşe Arman ki hiç girmez böyle toplara, o bile, böyle demekteydi. Ertuğrul Özkök bile “evladın biricikliğinden” söz edip komutanları uyarıyordu. Zira aklın yolu bir. Savaş olan bir ülkede mutlu olunamaz. Bu kadar basit. Adını bile koyamadık bunca yıldır: Düşük/yüksek yoğunluklu çatışma, yok terör, yok bu... Resmi isimlerin bir önemi yok. İdeolojik olarak uygunsuzluğu da umurum değil. Bütün “doğru” lafları siz edin, ben içimden geleni söyleyeceğim: Hissettiğim doğduğumdan beri savaşın içinde olduğumuz. Ve cidden çok sıkıldığım, çok bunaldığım. Belli ki tek değilim. Şahinlerde, “kan yerde kalmaz”cılarda ciddi bir azalma, askerden hesap soran seslerde ciddi bir gürleşme, bitsin diyenlerde ciddi bir çoğalma olduğuna göre evet yalnız değilim çok şükür. Savaş olan bir ülkede istediğin kadar gamsız ol, yediğin her lokmanın yarısı acıdır çünkü. Orada ne dolaplar dönüyor bilelim artık. Hepsi birbirinden tüyler ürpertici binlerce iddia duyup duruyoruz. Hepsi açıklansın. Hepsi dökülsün ortaya. Cesaretle dillendirelim. Kaçakçılıktan kimler nemalanıyor, kimler ve hangi güçler ve ülkeler bu işten servetler yapıyor, orada nasıl bir menfaat çatışması veya işbirliği vardır, kim kimden ne emir alıyor, kim kimin komutasında, kim güçlü kim zayıf bilelim. Orada niye karakol var, önceden de hep baskına uğramış zaten, bu bir zaaf mıymış, başka yere niye alınmamış, askerler yeterince korunmuyor muymuş, daha güçlü silahlar niye verilmemiş, hani BBG evi gibiydi sorular sorulsun elbette (bin kere sorduk) ama şu anki düşüncem şu ki bu soruları sorup cevaplarını istemek kan kaybından ölmekte olan birinden ikametgah istemeye ve ferahlasın diye kolonya koklatmaya benziyor. Kaldır o karakolu oradan, ver daha iyi silahı, vur 500 terörist daha... Ne değişecek? Bataklık batak batak duruyor işte! Orada ne olup bittiği açık açık tartışılmadığı sürece korkunç efsaneler üreyip duruyor bu arada. Bunlar gazetelerde, televizyonlarda yazılıp çizilmiyor tabii. Çünkü ağır suçlamalardan, iddialardan söz ediyorum. Ama her evde, her askerden dönebilenin ağzından çok acayip bilgiler dökülüp saçılıyor. Asılsız olmalarını şiddetle umduğum, duymaktan bile utandığım çok acayip çok alçakça şeyler. Basma kalıp cümleler yerine artık gerçekleri dillendirsek çok iyi olacak. Ve bu her iki taraf için de geçerli. Bu bir cesaret işi. Şoke olacağımız şeyler de çıkabilir ortaya. Dediğim gibi iki taraf da şoke olabilir. Her iki taraf da öyle bildikleri şeyin öyle olmadığını öğrenebilir. Ama yine de, evet yine de şeffaflaşalım. Ancak öyle biterse biter.
Bayram tatili bitti, göçmen kuşlar gibi gitti herkes. Bir biz, bir de kediler kaldı ortada. “Çekirgeler gitti” dedi sokakta biri birine. Hayvan olan çekirgelerden mi insan olan çekirgelerden mi söz ediyordu anlamadık. Gülüşerek uzaklaştılar. Dün geceki fırtınada iskelelerin çoğu parçalanmış. Sabah kalktığımızda sahil tahta parçası doluydu. “Burada oduna para yok. Midilli’den boyna gelir. Ağaçlar kökleriyle sökülmüş halde vurur kıyıya. Artık kime kısmetse. Toplar yapar kışlık odununu” diyor Muammer Amca. Bir haftadır süren fırtınada nasıl ayakta kaldığını katiyen anlamadığımız kulübesinde bize yılın ilk lüferini pişirip getiren güleç balıkçı.Ne farklı hayatlarımız var diyorum kışın doğalgaza verdiğim neredeyse küçük bir servet miktarındaki parayı düşününce. Balık da odun da denizden. Zeytinyağı, domates, biber, soğan bahçeden. Başka ne lazımdır ki? Hesap İstanbul standartlarında geldi ayrı. (İman bayıldısı rüya gibiydi gerçi, hakkını yemeyelim!)Bir şeyler yazalım diye bize konuk defterini getiriyor Muammer Amca. Bir önceki sayfada Hasan Cemal’in yazısı çıkıyor karşıma. Hasan Cemal? Bu salaş yerde? Vay canına diyorum. Sonra hatırlıyorum. Midilli’den yazıp yolladığı, kendinin de beğenmediği felaket bir yazısını okumuştum iki üç gün önce. Demek önce buraya gelmişler. Sonra geçmişler karşıya. Yazık ki ben onu izleyemiyorum zira pasaportum ve hazırda bir Yunan vizem yok. Zaten tahmin ediyorum Yunan vizesini bir daha zor alırım. Konsolosluktaki Yorgo mimlemiştir beni. “Simi’ye ‘katsak’ giden sen değil misin? Yok vize sana”. Eh gittim mi gittim. Yalan yok. Takma ismimize güvenip yazdık da. Şimdi faş olduk, nah alırım vizeyi mizeyi. Şengen vizeleri de bildiğiniz gibi neredeyse saatlik verilir hale geldi. Hapishanelerdeki görüş izinleri gibi.. “Git gel 72 saat. Hadi yürrü. Oyalanayım deme sakın..” Her “Ya sev ya terk et” lafını duyduğumda “istesek de gidemiyoruz, zira siz hıyar beyler yüzünden bize de vize vermiyorlar” diyesim gelir. Hiçbir hükümet buna çare bulamayacak değil mi? Aynı kafese kapatılmış fareler gibiyiz. Yemek vermedikleri zaman fareler sonunda birbirini yer biliyorsunuz. Şu an o durumdayız. Fareler kadar dürüst de değiliz. İdeoloji diye bir kılıf uydurmuşuz. Ruh açlığı böyle bir şey olsa gerek. Her neyse.. Bunları düşünmek istemiyorum. Ayağımın altındaki kediyi besliyorum. Lüferi belli ki onlar da seviyor. Balıkların kralı. Lüferden öte bir lezzet yok. Doruk noktası bu işte. Sahilden odun toplayacağım bir hayatı isteyeceğim günler ne kadar yakın acaba? Ve mühim soru: Hasan Cemal benim salaş lokantama da gelir mi?