Köşecilik zor. Başına gelenleri de anlatsan, olaylar hakkında yorum da yapsan zor. Bir derdin olacak. Ve daha önemlisi bu derdini 40 bin kere anlatmaktan usanmayacaksın. Daha önce yazmamış gibi, yazdığın hiç okunmamış gibi aynı şeyi bin kere yazacaksın.
Derdin türban mı mesela? Okullara niye türbanın girmemesi gerektiğini her defasında aynı coşku, aynı öfke, aynı kararlılık ve en önemlisi aynı uzlaşmasızlık (veya onların daha sevdiği lafla) aynı tavizsizlikle yazacaksın.
Veya girsin mi istiyorsun? Her defasında insan haklarından, kadın erkek ayrımcılığından, bunun esasen hadiseleri daha da kışkırtacağından aynı şevk, aynı “yazdım mı herkes kafasını duvarlara vuracak, aklı başına gelecek” öz-telkiniyle, aynı kendi kendini goygoylamayla durmadan yazacaksın.
Derdin Kürt sorunu mu? Meseleyi demokratik haklar çerçevesinde mi bakıyorsun? Tamam. Müsaade edildiği ölçüde bin kere yazacaksın. Kürtçe serbest bırakılsın, TV’leri olsun, asker halka yumuşak davransın...
Derdin dinin elden gittiği mi? Yaz. Her Allah’ın günü nasıl şeytani plan ve komplolarla ketenpereye getirilip dinimizi unutturmaya, yok etmeye çalıştıklarını yaz. Reklam panosuna bak, yaz, TV dizisine bak yaz, yemek tarifine bak yaz.
Tam tersi de cumhuriyet elden gidiyorcu musun? Gir Atatürk heykellerinden, çık İstiklal Marşından yaz Allah yaz.
Şimdi pek kalmadı bir zamanlar da pozitifçiler vardı. Onlar da her şeyin içinde iyilik, güzellik bulurlardı. Denize bak yaz, gökyüzüne bak yaz, kopan tırnağına bak yaz. Sağlıklı yiyelim, sağlıklı düşünelim vs vs.
Çevreciler var. İki hafta üst üste oku sanırsın dünya çoktan Plüton gibi bir yer olmuş. Yediğimiz her şey zehir, içtiğimiz her şey pis. Güneş çoktan batmış, bir daha asla doğmayacak..
Yolsuzcular var. Her daim bir belge, bir duyum alırlar. Şu belediye, şu tapu, şu kadastro..
Bir de bunların alt fraksiyonları var. “Evet ama”cılar, “öyle olsun ama bu kadar olmasın” cılar, “ucundan acık”cılar.
Demek istediğim: Haklı oldukları yanlar vardır muhakkak. Yazılmasın da demiyorum. Ama bir Pazar boyunca Cumhuriyet’inden Yeni Şafak’ına kadar bütün gazeteleri hatmettikten sonra yeniden anladım ki köşecilik dediğin şey kafayı bir şeye takma sanatı. Kafayı kırma yani. Veya öyle imiş gibi yapma. “Benim bir meselem var” intibaını oluşturma. Dön dolaş aynı şeyi yaz mesleği.
Aksi taktirde nesin? Bir hiçsin. Uzmanlığın ne baba senin? “Türban, dincilik vs”. Ha tamam, önemlisin o zaman. Dayı senin neydi? “Asker canım kardeşim..” Ok. Hanımefendi sizin meseleniz neydi? “Kadın hakları, erkek hegemonyası ve şu an bininci yazımı yazmaktayım” Vay nefis!
Canım kardeşim sen? “Valla ben hayat mayat hakkında kendimce komik şeyler yazmaya çalışıyorum.” Aaaaa! Yok mu bir takıntın? “Yok.” Nasıl yok? “Meselelerim var benim de ama yazdığımı bir kez daha yazmaktan sıkılıyorum. Bir, en fazla iki kere yazarım. Sonra utanıyorum dön dolaş aynı şeyi yazmaktan. Anlayan anlamıştır. Aynı roman kaç kere yeniden yazılabilir ki!?”
Aaaaa... Olmaz o zaman. Sıkıcı ol, bin kere aynı şeyi yaz, 30 yıl önce yazdığın yazının aynısını sanki dünyada değişen hiçbir şey yokmuş gibi yeniden yaz ve hatta üşen, arşivden bulup yayınla ama yeter ki bir meselen varmış gibi yap. Bu dünya meselen varmış taklidi dünyası. Yoksa yaratacaksın. Kakala kakalabildiğin kadar.
Meselem var taklidi dünyası
Haberin Devamı

