Dil değişmez, karışmaz, bulaşmaz diyenlerden değilim. Desen de fark etmez zaten. Her yıl kendiliğinden onlarca kelime giriyor hayatımıza. Gençler yaratıyor, yazarlar yaratıyor, senaristler yaratıyor, şarkı sözü yazarları yaratıyor... İngilizce’den Almanca’dan metroseksüeldi, überseksüeldi ha bire bir şeyler giriyor, üstelik bazılarına yanlış manalar da yükleniyor... Hepsinden çok hoşlandığımı söyleyemem. Dükkan isimlerinin, marka isimlerinin ezici çoğunluğun yabancı dilde olmasını ve dükkancıların “ama öteki türlü bizi adamdan saymıyorlar” şeklinde kendilerini savunmalarını sinir bozucu buluyorum. Sırf bu yüzden Mavi’den, Kahve Dünyası’ndan “destek” maksatlı alışverişlerim olmuştur. Lara, Maya, Melisa, Selin gibi hesapça uluslar arası tınıları olan isimlere de gıcık oluyorum. Ama yine de... Evet yine de bir espri, bir tat, bir doku katabildiği için uydurulmuş bu yeni kelimelere ve dilimize giren yabancı söz öbeklerine tümüyle karşı olamıyorum. Donuk, tatsız, esprisiz katur kutur bir seksenler Türkçesindense 2000’ler Türkçesini daha eğlenceli buluyorum. “Çikın Translation” gibi dalga geçecek şeyler çıkıyor. *** Fakat “Ermenileri, Rumları ve Yahudileri iyi ki attık bu topraklardan yoksa ulus falan olamazdık” derken araya İngilizce bir tamlama (“nation building”) sokuşturmak nasıl bir şeydir anlamakta güçlük çekiyorum. (bkz: Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün dinleyicilerinin tamamının Türk olduğu bir toplantıda sarf ettiği cümle)Hakikaten güçlük çekiyorum zira BİR: Nation Building öyle çok özel bir tamlama değil. “Ulus inşası” karşılığını eksiksiz bir şekilde ifade ediyor. İKİ: Savunulan ulusçuluk. Ve çok açık ki ırk bazlı bir ulusçuluk. Tek bayrak, tek DİL, tek din, tek etnisite. Farklı olanın, farklı konuşanın, farklı inananın ahengi ve bütünlüğü bozacağına inanılan bir ulusçuluk. Bu tarz ulusçuluk onayladığım bir şey değil, dönemin koşulları bunu hakikaten gerektiriyor muydu emin değilim. Zira kaybın bir çok açıdan çok daha büyük olduğuna inananlardanım. Ama bunu şimdi tartışacak değilim. Burada ironik olan şey şu: Biz bu insanları “VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ” diye diye gönderdik. Tarihe meraklı olmayanlar (ve gözlerinde bağ olanlar) bilemeyebilirler ancak ülkemizde çok uzun süre böyle bir kampanya yürütüldü. “Vatandaş Türkçe Konuş” afişleri basıldı, insanlar bu afişlerle mitingler yaptı, sokakta birileri birilerine bu lafı “tehdit” ve “baskı” amaçlı söyledi, afişleri yırtanlar veya yırttığı iddia edilenler tutuklandı, Türkçe konuşmadıkları için dövüldüler. Maksat gayri Müslimlerin Rumca, Ermenice ve Ladino denilen Yahudi İspanyolcasını kendi aralarında bile konuşmasını engellemekti. Daha doğrusu bu dilleri konuşanlara kendilerini yabancı, misafir ve de “gidici” hissettirmekti. Nitekim kampanya başka unsurlarla da birleşince çok “başarılı” oldu. Gittiler. 2008’e geldiğimizde ne görüyoruz? Bir bakan bu “tahliye”yi savunurken İngilizce’ye ihtiyaç duyuyor! Herhalde bu sokuşturmayla daha havalı, daha bilimsel, daha “derin” görüneceğini düşünüyor. Ne diyelim. Ne mutlu “I am Törkiş” diyene.
Bugün (dün) gazetelerde şöyle bir haber vardı: “12 yaşındaki küçük kızı İzmir’den kaçırıp kıza önce tecavüz eden sonra da bir aydır başka erkeklere satan çete, Çorum’da kaza yapınca ele geçti.” Haberin bizim gazetedeki yeri: Kibrit kutusundan birazcık daha büyük. Sabah’ta iki kibrit kutusu, Akşam’da üç kibrit kutusu. Hürriyet’te varsa bile göremedim. Sadece Taraf’ta ve Radikal’de geniş yer alabilmiş, adam gibi bir başlığa kavuşmuş. (“Trafik kazası dramı ortaya çıkardı” Taraf, “Sapıklar kaza yapınca yakalandı” Radikal) Bu küçük kızın başına gelenler, Hüseyin Üzmez’in taciz ettiği B.Ç.’nin başına gelenlerden çok daha mı hafif? Bu kızcağız da “bu toplum nerede gidiyor?” tartışmasını hak etmiyor mu?Bu kızcağız için de manşet atılması, on on beş köşe yazısı yazılması gerekmiyor mu?***Yazılmayacak elbette. Haberin devamı bile yapılmayacak. Kızcağız İzmir’den nasıl kaçırıldı, neden Çorum’a getirildi, insanlar 12 yaşında bir kızla nasıl ama nasıl öyle ellemece falan da değil düpedüz seks yapabildi...Bunlar sorulmayacak elbette. “Ay Allah korusun” denilip geçilecek. ***Şimdi hep beraber itiraf edelim: Kızlar kimsenin umurunda değil. Hüseyin Üzmez haberlerinde odak taciz edilen kız değil Hüseyin Üzmez’in kendisiydi. Verilen rapor eksikmiş, yanlışmış, kızın psikolojisi her halükarda bozulurmuş, olur muymuş öyle şey tartışmaları yine aslında kızı çok umursadığımızdan değil Hüseyin Üzmez’i biraz daha yerin dibine batırmak için. Batıralım elbette! Elimizden geleni ardımıza koymayalım. Keşke Türk medyası olarak insanlarımıza “gazetelere, televizyonlara düşersin, rezil kepaze olursun, bir daha insan içine çıkamazsın” korkusu salabilsek de kızlarımız rahat etse! Ama görüyoruz ki umurumuzda olan sadece Hüseyin Üzmez’in bir kızı üzmesi. Çorumlu Ali Y. İle Mustafa Y.’nin çok daha beter üzdüğü İzmirli P.T. umurumuzda değil. (İlgili haberdeki kişiler)İki yüzlülük. Başka bir açıklaması yok. Keşke bu kişiler de birazcık olsun ünlü olsalarmış da haber yine manşet olsaymış. Ama heyhat! Bu seferkiler sıradan. Daha beter bir ahlaksızlık görünmezden gelindi. Kız da gümbürtüye. Çünkü nedir? Kızlar kimsenin umurunda değil. ***Böyle yazmışken Ayşe Arman’ın bugünkü köşesine denk geldim. Küçükken dayısı tarafından düzenli olarak taciz edilmiş bir kadın ile yaptığı isimsiz röportajını koymuş. Aile içi tacizlerin ne kadar yaygın olabileceğine dikkat çekmek için. Hah işte dedim: Kızları umursayan bir Ayşe çıktı. Taciz edene değil edilene baktı. Çocukken başa gelen “fena” şeylerin nelere yol açabileceğini göstermeye çalıştı. Ne çıkacak, ne olacak göreceğiz. Ama eminim şu an Ayşe’nin posta kutusu dolup taşıyordur “benim de başıma geldi” konulu mektuplarla. Zira daha önceki bir yazımda dediğim gibi bu topraklarda yaşayan kadınların yarısı illa ki çocukken bir şekilde cinsel tacize uğramıştır. Ve çoğu da aile fertleri tarafından. Çok ciddi bir konu.
Bir program var. “Yemekteyiz.” Perihan Mağden ikidir yazıyor program hakkında. Sosyo-psikolojik ve ekonomik çıkarımlarını ağzından zehir damlayarak (hastasıyız o zehrin) fışkırtıyor. Program bir yemek pişirme programı. 5 kişilik bir grup var. Her gece bir yarışmacı, evinde diğer yarışmacıları ağırlıyor. Yemekleri kendi yapıyor, sofrayı kendi hazırlıyor, kendi servis ediyor. Diğerleri de akabinde hem puan veriyor hem de çılgın gibi dedikodu yapıyor. Yiyip yiyip arkasından konuşmak üzerine bir program. Perihan Mağden katılımcıların hallerine takılmış. Bense evlerine takıldım. Türk evleri neden tek tiplikten asla kurtulamaz? Benim çocukluğumda bütün evler oymalı kakmalı berjer taklidi mobilyalarla doluydu. Her evde bir büfe, her büfede asla kullanılmayan bir yemek ve fincan takımı, asla yakılmayan bir şamdan, asla okunmayan Meydan Larousse’lar, asla oynanmayan bir takım oyuncak bebekler olurdu. Yerde göbekli bir halı, tavanda da avize. Oturma odası da karşılıklı iki çekyattan oluşurdu. O çekyatın arkasında da her dayandığında arkaya giden, bu yüzden içindekileri zıngırdadığı bir dolap olurdu. Buydu Türk evi! 70-80’lerin evi buydu. “ Alamancı”lar biraz ayrılırdı ama onların evi de tek tip “Alamancı” evi idi. Kahverengi koca bir büfe, L tipi yine kahverengi koca bir koltuk takımı, bir duvarı komple kaplayan koca bir Havai veya sonbahar ormanı posteri... Türkler oradan da tek tip ev getirmeyi başarmışlardı. Şimdi de çok fena bir IKEA tek tipliği var. Öyle böyle değil! Programa baktığımdan beri aynı sehpayı en az 7 kere gördüm. Aynı kanepeyi 2 kez, aynı televizyon altını üç kez gördüm. Belki de aynı değillerdi ama IKEA olduğu kesindi. O kadar benzerdi ki evler her gün aynı evdeyim hissini aldım. Avrupalı olabilmenin en kestirme ve en ucuz yolu IKEA evet ama mallar IKEA, hava Avrupalı değil. Bir İsveçlinin veya bir Alman’ın “rahat” ve “şahsi” evi değil o evler. Yapay. Ruhsuz. Güdük. Ne kitaplık var, ne duvarda bir resim, ne bir el emeği göz nuru bir iş, ne bir fotoğraf. Orası Ahmet’in evi mi, Nazan’ın evi mi belli değil. Hem hepsinin, hem hiçbirinin. Çocukluğuna, gençliğine veya ailesine ait tek bir ize rastlamak mümkün değil. Kendisine bile rastlamak mümkün değil! Köksüz evler. Köksüz dekorasyonlar. O kadar ki IKEA kataloglarındaki göstermelik evler veya mağazadaki “56 metrekarede yaşıyoruz” evleri bile daha şahsiyetli. Katalogdaki veya mağazadaki evleri birinin evi sanabilirsin ama bizimkilerin evini birinin evi sanamazsın. Ev yapmayı unuttuk, ev döşemeyi de unuttuk. Parayla da ilgisi yok bunun. Zengin evi de gördüm bol miktarda. Paralı adamın evinde de aynı “rahatsızlık”, aynı “karaktersizlik” aynı “donukluk” söz konusu. Onların evinde de “ruhunu mimara satmanın ruhsuzluğu” görülür çok acıklı bir şekilde. “Ben yokum, içmimardekörötör Eren efendi var. Duvardaki tablo da benim seçimim değil, sehpa üzerindeki yarım ay biblosu da benim tercihim değil, antredeki poster de.” Es kaza mimara sorulmadan alınan bir yeni mobilya o nedenle dam üstünde saksağan gibi sırıtır. Zira zenginimizin de zevki yoktur. Taklit bile edemez.Acayip bir şey. Hakikaten acayip bir şey. Bu kadar tek tip olmayı seven bir ülkede çıkıp da bireyselliğinizi koruyun, şahsi olun, kendi fikrinizi kendiniz oluşturun falan demek çok beyhude galiba. Veya zaten bu denmediği ve bireyselliğin yolu gösterilmediği için evlerimiz de tek tip. Tek tip tek tip tek tip... Saatin tik takları gibi. Tek tip tek tip... Güzel bir erkek ismi de olabilirmiş. Oğluuum Tektiiip.. Gel bakim buraya.
Pakize Suda, Can Dündar’ın “Mustafa” isimli belgeseli üzerine kopan fırtına üzerine şöyle demiş köşesinde: “Türkiye’de Atatürk hakkında henüz karar verememiş yetişkin var mıdır? Yanında mı karşısında mı duracağını tam kestirememiş, nereye çekilirse oraya gidecek biri? Seven sevmiş, sevmeyen sevmemiştir bugüne kadar.” Hakkı Devrim, Pakize Suda’nın bu saptamasını pek beğenmiş, kendi köşesinde alıntılamış. ***Çocukken, odamın bir köşesini Atatürk köşesi yapmıştım. Gazetelerde çıkan fotoğraflarını, vecizelerini keser yapıştırdım. Hesapça hislerimi ifade eden berbat şiirler, korkunç akrostişler yazar, Atam atam ne üzülüyorum bir bilsen, Türklerin en büyüğü, Aman vermedin düşmana, Türkleri çıkardın aydınlığa, Ülkemin en büyük şansı, Rıza’nın oğlu falan..) onları da o köşeye asardım. 29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda bir tören de ben kendi odamda yapardım. “Ben Atatürk’e layık olmak için bugün ne yaptım” diye kendi kendime hesap sorardım. Kırık almışsam, kopya çekmişsem, arkadaşıma kötü davranmışsan özür dilerdim. Temizlik sırasında annem bir fotoğrafın ucunu biraz yırtmış diye ona yapmadığım eziyet kalmamıştı. Atatürk köşesinin muhafazası, anneme eziyet yapabileceğim tek konuydu. Başka konularda çıkardığım krizler daha ikinci cümlesinde nefis bir terlik darbesiyle sona ererdi zira. (bkz. Türk annelerinin terlik atmadaki göz yaşartan başarısı)O fotoğraflar, yazdığım o korkunç şiirler ve o berbat akrostişler, sararıp tanınmayacak hale gelinceye kadar o duvarda asılı kaldılar. O fotoğrafları oradan indirmek bir tabuydu. Ha şimdi ha yarın derken indirmek için taşınmayı beklememiz gerekti. Bu “sevmek” miydi? Bilemiyorum. Sevmek veya sevmemek diye bir duygudan söz edemem. Uzakta olup eve hiç gelmeyen ama bir babayı sevmeye çalışmaktı daha ziyade. Veya çok mükemmel, çok yakışıklı, çok yüce olduğu için tapınmaktı. Okul beyin yıkamalarının bir tezahürü veya. Aradan yıllar geçti. Pakize Suda’nın sorusuyla karşı karşıya kaldım. Atatürk hakkında bir karara varmamış yetişkin var mıdır? Bilmiyorum belki Pakize Hanım ve Hakkı Bey’in kuşağı için geçerli değil bu ama şunu anladım ki benim kuşakta pekala karara varamamış çok kişi var. Bir arkadaşım şöyle dedi: “Biz 12 eylül kuşağı metal yorgunu gibi Atatürk yorgunuyuz. O kadar çok dikte edildi ki Atatürk hakkında ne hissetmemiz gerektiği... His yorgunu olduk. Sev, sev, sev, sev\’85 Aksi taktirde alçaksın, hainsin, gericisin, nankörsün.. Anneni babanı seviyor musun, Allah’ı seviyor musun gibi bir soru bu. Düşünmek istemediğim bir konu. Sevip sevmediğimi bilmiyorum.” Bunu söyleyen arkadaşımın Atatürk’ün getirdiği modern düzenle en küçük bir alıp veremediği yok üstelik. Aksine daha da modern, daha da çağdaş, daha da açık olalım isteyen biri. Yani hemen akla gelebileceği üzere dini veya başka ideolojik karşıtlıklar nedeniyle değil bu söyledikleri. Bizler galiba en hırpalanan kuşağız bu anlamda. Ciddi bir yorgunluk söz konusu. Bir önceki kuşağın solculuk, Marxsizm gibi başka parantezleri de oldu. Bizim gibi 12 Eylül çocukları için non-stop bir durum. 30 küsur yıldır her şey Atatürk. Can Dündar’ın filmi “Mustafa” bu yorulmuşluğun üstüne bir tüy dikti diyebilirim. Kendisini de diyor 70 yıl geç kalındı bu filmi çekmek için!Evet aynen öyle! Çok çok çok üzücü geliyor bana. 85 yıldır tartıştığımız tek konunun neredeyse bu olması. Seviyor musun sevmiyor musun? Yana mısın değil misin? Yana ise şunların ekmeğine, değilsen bunların ekmeğine yağ sürüyorsun. Yok canım karar vermiş olamazsın. Aaa ne ayıp! “Tek kahramanımız o, niçin zedeliyoruz” diyorlar mesela yine “Mustafa” filmi için. Açıkçası bu laf bana göre Atatürk’e yapılmış en büyük hakarettir. Atatürk bir kahramanımızdı evet (ve bana sorarsanız bu kahramanımızı çok yormuş durumdayız) ama bunu söylerken Atatürk’ü yüceltmiş oluyor muyuz hakikaten? Zira kurduğu cumhuriyette 85 yılda kendisinden başka bir kahramanın çıkmamış olması onu mutlu eder miydi? Başka ülkeler bu zaman içinde sanatta, düşüncede, sporda yüzlerce kahraman çıkartmışken? Bizim 85 yılda başka kahramanlar da çıkarmamız gerekmez miydi?Tek kahramanımız Atatürk’se bu çok acıklı bir şey değil midir? Kahraman sadece savaşta çıkmaz. Nerede bizim düşünür kahramanlarımız? Nerede bizim sanat kahramanlarımız? Nereden bizim spor, sinema, roman kahramanlarımız? Bizim onların filmlerini çekmemiz gerekmez mi artık? Neden çıkmıyor bu topraklardan başka kahramanlar? Yorgunluktan olabilir mi?
Ahmet Hakan dünkü yazısında memleketin en fanatik Obamacılarını sayıp dökmüş: Cengiz Çandar, Yasemin Çongar, İlter Türkmen...Fakat belli ki “Van’daki Obama fanatikleri” haberi henüz ajanslara düşmeden yazmış yazısını.Zira haber şu: Van’ın Gürpınar ilçesinin Çavuşköy sakinleri Obama’nın seçilmesine o kadar sevinmişler, o kadar sevinmişler ki Amerika’nın 44. başkanı oldu diye 44 tane koyun kurban etmişler!He he heee...Üstelik bu kadarla da kalmamışlar, dünyadaki savaş ve terörü durdurması için kendisine çağrıda bulunup kurban kanını fotoğraftaki Obama’nın alnına sürmüşler!Uzaktan kurban kesip, fotoğraf yoluyla kan yollama da böylece ilk defa gerçekleşmiş oldu herhalde. (Telepatik kurban)Şefkat ve umudun simgesi olarak bir de Van kedisi yollayacaklarmış Beyaz Saray’a...***Kurbanı, kanı alna sürmeyi, barış dileklerini falan anladım da bir Van kedisi için “şefkat ve umudun simgesi” demek biraz mübalağa olmuş. Hatta düpedüz yalan!Zira tanıdığım ne kadar Van kedisi varsa hepsi birbirinden beter, birbirinden baş belası hayvanlardı. Gelmez, yanaşmaz, kendini sevdirmez... Bir tanesi hele o kadar huysuzdu ki eve yabancı biri girdiği anda kanepenin altına saklanır, hiç umulmadık bir anda ayaklara saldırırdı. Kaç kere ödümü koparttığı gibi bir sürü de çorabımı kaçırmıştır eşek herif. Demek istediğim: Cana yakın, sempatik Van kedileri de muhakkak vardır ama yine de Türkiye’nin selameti bakımından Beyaz Saray’a Van kedisi göndermesek daha iyi olur. Kedi milletine güven olmaz. Zaten çok bilmiş köşeciler uyarıp duruyor Obama gelecek Ermeni tasarısını kabul edecek, bizi Kıbrıs’tan atacak, şunu yapacak bunu yapacak... O yüzden kedi elçiliği biraz yaş. Sivaslılar da Kangal olayına falan girer, aman! Fakat mevzu Van kedilerinin huysuzluğu değil. Bizim Vanlılar dahil bütün dünyanın Obama’ya bu kadar sevinmesi. (Kenya’nın iki gün milli bayram ilan ettiğini de duydunuz değil mi?)“ Obamania” desek herhalde yanlış olmaz. Bu herhalde bir ilktir. Amerika’da seçilen bir başkana bütün dünyanın topluca sevindiğini daha önce ne duydum ne de gördüm. Bir Vanlı Obama’nın başkanlığından ne umar? Ne umabilir? “Sen gerçek bir kahramansın” lafını ne ettirebilir ona? 44 tane kurbanı hangi duygu kestirebilir? 44 değil 4 tane bile olsa çok acayip değil mi? Bütün bu sevinmelerde şöyle bir aleni kabul da yok mu? “Amerikan başkanı esasen hepimizin başkanıdır.” Peee... Tuhaf tabii. Bu işten Rusların pek mutlu olduğunu sanmıyorum. Görürsünüz kimmiş başkan olayına her an girebilirler.
Obama’nın ABD başkanı seçilmesi hadisesi dev bir meselemizi hortlattı.Adama ne diyeceğiz? Zenci? Siyah? Siyahi? Afrika kökenli Amerikalı?Köşe yazarları ağır bir kafa karışıklığı içinde. Aynı makalede beşinin birden kullanıldığını görüyorum. Televizyonlarda konuşanlar da öyle. Anneannem yaşasaydı o da “Arap” diyecekti muhtemelen. Zira nedendir bilinmez anneanneler kuşağı zenciye ısrarla Arap der. Ölene kadar televizyonda gördüğü her zenci için “ay Arap çıktı” derdi. Zenciye artık Arap denmiyor, hiç olmazsa bu konunda anlaştık ama gerisi tümüyle karışık. Zenci lafına karşı olanlar var. Ayıpmış. Spor sayfalarına bakarsam görecekmişim ki zenci futbolcu, zenci basketbolcu lafı kullanılmıyormuş. Siyah, siyahi daha terbiyeliymiş. Zencisi olmayan bir toplumda “zenciye zenci demek ayıptır” sonucu nasıl çıkar şiddetle merak ediyorum. Zenci lafı ne zamandan beri ve ne gerekçeyle aşağılama içeriyor?Aramızda olmayan bir ırkı aşağılamamız mümkün değilken (zira olmayan bir şeyi aşağılayamazsın) nasıl oldu da zenci kelimesi ayıp kategorisine girdi ve yerini siyah veya siyahi gibi tümüyle uyduruk bir kelimeye bıraktı tümüyle açıklamaya muhtaç bir durum.Alınan kim? Kime ayıp olacak da kibarlık etmeye çalışıyoruz? Bunun “Marslılara Merihli demeyelim artık, çok ayıp oluyor” demekten bir farkı var mı?Şunu söylemeye çalışıyorum: Bizim Amerikalılar gibi utanılacak bir geçmişimiz yokken, onlar yirmi otuz yılda bir zencilere verdikleri isimleri değiştiriyor diye biz niye böyle telaşa kapılmış durumdayız anlamakta güçlük çekiyorum. Amerikalıların yaptığı gayet anlaşılır bir şey. Zira 400 yıldır zencilere etmediklerini bırakmamışlar ve devir değiştikçe, bir önceki karanlık devri hatırlatan kelimeleri hem utandıkları için hem de zenciler alındığı için lügatlerinden ayıklamışlar. Köle olarak getirip insandan saymadıkları dönemde nigger demişler (ki esasen Latince siyah manasına gelen niger kelimesinden türemedir), kölelik kalkınca ayıp oluyor diye nigger’i kaldırıp 1800’lerde colored (renkli) demişler, ama o da ırkçılığın yasal olarak devam ettiği dönemleri hatırlatıyor diye kalkmış ve 1960’lardan itibaren siyah manasına gelen “ black” kelimesi kullanılmış. Son olarak bir türlü anlamadığım nedenlerle (karamsar oluyor diye midir nedir?) siyah kelimesini de kaldırıp yerine Afrika kökenli Amerikalı manasına gelen African-American kelimesi gelmiş. Hadi hop değiştiriyoruz şeklinde olmuş bir şey değil bu. Çok uzun ve acılı bir süreç. Toplumsal bir konsensüsle olmuş. Amerika’ya ait bir takım dinamikler. Biz böyle bir süreçten mi geçtik? Bizim zencimiz vardı da ona otobüse, metroya binmesini yasak mı ettik? Okullara mı almadık? En iyi zenci ölü zencidir mi dedik? Klu Klux Klan’ımız mı vardı da böyle Amerikanvari bir kompleks duyuyoruz?Şimdi tarihten üç beş örnek verilebilir tabii. Köle ticaretine hiç bulaşmamış değiliz. Hadım harem ağalarımız, hizmetçi olarak kullandığımız Arap Bacılarımız olmuş. Bunlara türlü eziyet edilmiş olması muhtemeldir. Ve lakin zenci ırkçılığı diye bir şey olmuş mu bu topraklarda? Hayır. Bu durumda, Amerikan filmlerinde kötü çevirinin bir sonucu olarak duyduğumuz “ pis zenci” lafından çıkarak “ayıp oluyor ama” demek için nasıl bir gerekçemiz var anlamıyorum. Zenciye zenci denir bunda da bir hakaret yoktur. Amerikalıları taklit etmeye en azında bu konuda ihtiyacımız yok üstelik haysiyetli bir gerekçemiz de var.
Vay be! Obama ha!? Tamam iyi kötü izliyorduk seçimleri, Cengiz Çandar falan çoktan ilan etmişti başkanlığını evet ama... Yine de açıkçası bütün hüsnü kuruntuma (wishfull thinking) rağmen kıl payı kaybeder diye düşünüyordum. Bir zencinin Amerikan başkanı olması ancak “24” dizisinde “fantastik” bir öge olarak kalır sanıyordum. Kalmazmış. Olabilirmiş. Kadını (henüz) seçmediler ama zenciyi seçtiler. Bu durumda Beyaz Saray’a Siyah Saray diyebilir miyiz bundan sonra? Kimse açıkça bunu ifade etmez belki Beyaz Saray’ın “beyazlığında” beyazların hakimiyet ve üstünlüğünü ifade etme kaygısı yok mudur sizce? Gerçi Obama ne kadar zenci o da ayrı bir tartışma. Tuhaf bir sevinç yaşanıyor. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada. Fakat bu adamdan ne bekleniyor veya ne beklenmesi gerekiyor en ufak bir fikrim yok. Açıkçası Obama, bana biraz “ornitornek” hayvanını hatırlatıyor. Bilir misiniz ornitorenk nasıl bir hayvandır? Avustralya’ya gitmediyseniz muhtemelen bilmezsiniz. Bilebilmek için çocukluğunuzun çok ama çok sıkıcı geçmiş olması ve yegane yaz tatili eğlencenizin komşudan aldığınız Meydan Larousse ciltlerini karıştırmak olması lazım. Başka türlü bu tuhaf hayvana rastlamak olası değildir. (Gerçi sonra Atilla Atalay bu isimde bir oyun yazmış. Ama oyun hayvanla mı ilgili bilmiyorum. Bu arada hazır lafı gelmişken. Meydan Larousse’ların efsanevi editörü sevgili Hakkı Devrim’e büyük geçmiş olsun diler, Radikal’deki köşesine döndüğü için hoş geldiniz derim)Bu hayvancık tam anlamıyla ne idüğü belirsiz bir hayvan. 40-60 santim boylarında Doğu Avustralya ve Tasmanya dolaylarında yaşayan tuhaf bir şey. Esasen bir memeli ama yumurtlayarak çoğalıyor. Yavrusunu emziriyor ama meme başı olmadığı için yavrusu annesinin kürkünü yalayarak besleniyor. Ördek gibi bir gagası var ama gaga kuşlarınki gibi açılıp kapanan bir gaga değil. Alt tarafından bir deliği olan bir duyu organı sadece. Üstelik elastik! Üstelik de neyi algılıyor onunla? Elektriği. Zira hayvanımız aynı zamanda elektrik algılamasına sahip tek memeli. Başka canlıların konumunu, onlardan aldığı elektriğe göre saptıyor. (“Elektrik aldım” lafını bir bu hayvan edebilir yani!) Kara hayvanı ama suda avlanıyor. Sıcak kanlı bir havyan ama vücut ısısı diğer memeliler gibi 38 derece değil 31 derece. Yumuşak, çekingen bir hayvan ama kızmaya görsün erkek ornitorenkler düşmanına bir zehir zerkedebiliyor günlerce kendine gelemiyorsun. Zehirin nasıl etki ettiği bilinmediği gibi bilinen hiç bir ağrı kesici de ağrıyı durduramıyor. Falan filan. Obama tam da öyle bir adam işte. Annesi beyaz ama o kapkara. Biyolojik babası Kenyalı bir Müslüman ama babasının sadece bir kere görmüş. (Kenyalılar niye sevinir?) Onu büyüten annesinin ikinci kocası da Endonezyalı bir Müslüman ama bizimkinin Müslümanlıkla en ufak bir ilgisi yok. (Müslümanlar niye sevinir?) Avukat ama hiç avukatlık yapmamış. (Avukatlar niye sevinir?) Zenci ama zenci kültüründen değil. (Zenciler niye sevinir?) Yani kuş değil, kurt değil, böcek değil... Latin Amerika kökenliler niye sevinir, Türkler niye sevinir, solcular niye sevinir, Iraklılar niye sevinir belli değil. Amerika’nın (dolayısıyla hepimizin) başında Bush’un devamı bir McCain olmasındansa bir “ornitorenk” olsun elbette daha iyi. Sadece hain hain gülmek ve WASP kültürüne nanik çekmek için bile iyi gelen bir şey. Ama hani Amerika’dan bu kadar nefret edilirken, dünyaya biraz sevimli görünsünler ve işlerini daha rahat yapsınlar diye getirildiyse başa o vakit aynı hamam aynı tas devam edecektir.
Gene emlak sitelerine dadandım... Global kriz nedeniyle fiyatların düştüğü şeklinde bir laf dolanıyor ya ortalarda... Bakayım dedim. Tabii yalan.. Külliyen yalan. TOKİ’leri falan bilemem ama benim baktığım mahallelerde fiyatların düştüğü yok. Hatta ben bıraktığımdan beri (üç yıl önce hatırlarsanız hummalı bir şekilde ev arıyordum) öyle bir roketlenmişler ki kriz yüzünden bir nebze düşseler bile benim verebileceğim rakamlara asla gelmeyecekler belli ki. Bu da böyle bir kader. Üç yıl önce burun kıvırıp almadığım evler hâlâ satılmamış duruyor ama olmuşlar sana bir güzel 400 bin EURO! Delirmişler! Saçmalık şurada: Üç yıldır satamamış ama ısrarla fiyatını yükseltmiş! Dünyanın her yerinde satılmayan şeylerin fiyatı düşer, bizde yükselir! Bayılıyorum Türk emlak sahiplerine. Be adam! Madem ihtiyacın yok o vakit neden satışa çıkartırsın? İhtiyacın varsa neden satmazsın? Önerim şu: İhtiyacı olmayan adamın malını piyasaya çıkarması suç sayılmalı. Zira durduk yerde enflasyona yol açıyorlar. Adam tok, acelem yok diyor, 10 liralık malını 40 liradan piyasaya çıkartıyor. 40 lira hayatta etmez ama olsun. Maksat alıcı var mı yok mu yoklamak. Hani bir enayi de vurursa oltaya, oh ne ala hayatının vurgununu vuracak. Fakat ne oluyor? Onu gören başka satıcı panik olup kendi malını yükseltiyor. Bir başkası da bunu görüp yükseltiyor. Al sana lüzumsuz bir enflasyon. Satışa çıkan mal bir yıl içinde satılmak mecburiyetindedir diye bir kural olsa mesela, kimse “neymiş piyasa bir bakalım bakalım” deyip evini durduk yerde satışa çıkartır gibi yapamaz. Sadece ihtiyacı olanlar çıkartır, gerçek fiyat da o zaman belli olur. İhtiyacı olup da satmayanlar da enteresan. Bir çocukluk arkadaşım vardı. Kızı tanıdığım günden itibaren şu muhabbet vardı: “Didim’de bir arazimiz var, satılsın, çok rahat edeceğiz”. Durumları pek iyi değildi. Evleri kira, gelirleri düşüktü. Her nasılsa alınmış o arsa zamanında. Biz liseden mezun olduk, arsa satılmadı, üniversiteye girdik, arsa satılmadı, kız okurken bir yandan harıl harıl çalıştı, arsa satılmadı, üniversiteden mezun olduk, arsa satılmadı, kardeşi çok akıllıydı yurtdışında bir üniversiteye kabul edildi, arsa satılmadı, oğlan ertesi yıl gideyim dedi, arsa satılmadı, kız evlendi arsa satılmadı, doğurdu arsa satılmadı, boşandı arsa satılmadı, yeniden evlendi, arsa satılmadı, tekrar doğurdu, arsa satılmadı, işi bozulur gibi oldu, arsa satılmadı, ev aldılar, dünya taksit ödediler, arsa satılmadı... Bu arada Didim’deki arsa hep satılık! 25 yıl boyunca satılıktı o arsa! Nedir? Verilen fiyatları baba bey beğenmiyor. Az buluyor. Len ne anladım ben bu işten? Senin karın gençliği boyunca sürünsün, çocukların çocuklukları boyunca ezik kalsın, okuyabilecekken yurtdışında okuyamasın, işleri bozulduğunda sap gibi kalsınlar, ev alırken burunlarından ter damlasın ama arzu edilen para (her ne ise o miktar!?) verilmediği için arsa dursun orda! Niye? Çünkü tek bir şans var! Hayatının vurgunun vuracak, yegane hayal bu, o yüzden çok dikkatli olmak lazım! Tamam da ne için? Gençlik gitmiş, çocukluk geçmiş, yıllarca sürünülmüş, şöyle yada böyle işler yoluna koyulmuş, bundan sonra süper zengin olunsa ne olacak? Koca bir hayat bir arsanın satılmasını bekleyerek ziyan edilir mi yahu? Bizim mahallede de görüyorum. Canım ahşap evler on yıldır satılık! Her yıl bir yüz bin YTL daha artıyor fiyatları. Bir parçası daha döküldükçe değeri artıyor. Ama alan eden yok. Sadece bir takım tevatürler dolaşıyor. “Köşedeki bir milyon dolara satılmış... Otel olacakmış.” Her dedikodu bir on bin YTL daha ekliyor. ***İşte böyle... Sonunda ev alamayacağım ama belli ki ciddi bir emlak uzmanı olacağım. “Mülk sahibi Türklerin anti ekonomik garip davranışları” isminde bir tez yazabilecek kadar hem de!