Haberin Devamı
Gazze’yi niye yazmıyorsun diyorlar. Ahmet Hakan da bundan söz etmiş bugün. “Gazze’yi yazamamak” başlıklı yazısında.
Günlerdir benzer bir ruh halindeydim ben de. Afili bir yazı ben de yazabilirim tabii ki. İsrail’i lanetlerim, çocuklar derim, vahşet derim... Ki tam da öyle. Ancak bu sadece burada yaşayanları rahatlatır. Filistinlilere bir faydası dokunabilir mi?
Yapılan gösteriler de öyle. Dünya televizyonlarında gösterildiğini bile sanmıyorum. Gösterilse bile ne olur.. Kimin umurunda olur?
İsrail’e gittiğimde Gazze’ye değil ama bir başka Filistin bölgesine gitmiştik. Etrafı çirkindi. Bizdeki gibi kötü, düzensiz bakımsız apartmanlar, kötü yollar, felaket kaldırımlar. Ama merkezi çok güzel, eski, sakin, küçük bir şehirdi. Gittiğimizde Hamas’ın bir mitingi vardı meydanda. Meydana yüzlerce sandalye koymuşlar, bir de küçük bir sahne. Bütün çocuklar komando kıyafetliydi. Kadınların da çocukların da başlarında bantlar vardı. Yüzler asık, bakışlar karalıydı. Saatler öncesinden gelip yer kapmışlardı. Biz de oturup izledik. Liderleri çıkınca sahneye ortalık inledi. Ne dediklerini anlamıyorduk ama her şey çok belliydi.
Sonra yanımıza İngilizce bilenler geldi ve bizimle sohbet ettiler. Dünyanın onları yalnız bırakmasına sitem ediyorlardı. Bilhassa da Türkiye’ye. Madem gazetecisin, madem buralara kadar gelmişsin niye yazmıyorsun demişti aralarından biri, derin derin gözlerimin içine bakarak. “Şurada şu kadar kişi öldürüldü, burada şu kadar, her gün bu kadar kişi tutuklanıyor. Bu işin sonu hiç iyi değil. Barış falan yok ortada. Niye yazmıyorsun?”
O korkunç Rabin duvarlarını gördük. Kimisi daha yeni örülüyordu. Şehirler tuhaf bir şekilde bölünmüş, giderken yolda birden barikatlar çıkıyordu karşımıza. Şehirlere giriş çıkışlar tümüyle kontrol altındaydı.
Kudüs’te ise hayat, canlı bombacılara göre yeniden düzenlenmiş, nispeten daha rahat bir şekilde devam ediyordu. Güvenlik taraması aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek her yerde yapılıyordu. Çarşılarda, pazarlarda, otellerde, otogarlarda, tuvaletlerde.. Hatta küçücük kafelerde bile. Kafelerin camlarına içeriye bir şey atılmasın diye kafesler geçirilmiş, kapıda hayli iri kıyım bir güvenlik görevlisi, girmeden önce herkesi detektörle didik didik arıyordu. Arkadaşım geçerken gösteriyordu “geçen yıl burası patladı, önceki yıl burada 5 kişi öldü, burada da otobüs yakıldı..”
İtiş kakış yaşamaya çalıştıkları yer dünyanın en güzel yeri mi peki? Değil. Toz toprak, çöl. Su yok, adam gibi toprak yok. Tepede cayır cayır bir güneş...
Ne için bütün bunlar?
İktidar dediğimiz illet için mi?
“Cehennem” kelimesi nereden geliyor bilir misiniz?
Kudüs’ün güneyindeki bir vadiden. “Hinnom Vadisi”. İbranicesi “Ge Hinnom”.
Hinnom’un oğlunun vadisi demek. Gözyaşı Vadisi olarak da bilinir.. (Arapçalaşırken Ge, Ce olmuş.)
Eski zamanlarda “Moloh” tanrısı için çocukların kurban edildiği bir yermiş. Kurban sırasında, babaları çocuklarının çığlıklarını duymasın diye rahipler davullara çılgınlar gibi vururlarmış.
Milattan önce 8. yüzyılda Kral Josiah çocuk kurbanını yasaklanmış ve oradaki tapınağı da yıktırmış.
Vadi lanetli sayılmış ve Kudüs kentinin çöplüğü olmuş. İdam edilen suçluların cesetleri ve hayvan leşleri buraya atılmış. Çöplerin yakıldığı, aşırı sıcak, korkunç bir yere dönüşmüş.
İşte Cehennem dediğimiz bu vadiden yola çıkılarak yapılmış bir benzetme aslında.
Aşağı yukarı 2800 yıl sonra aynı topraklarda şimdi başka bir “cehennem” yaşanıyor. Ve yine çocuklar kurban ediliyor. Yine.
Bu seferki tanrının adı ne dersiniz?

