Gazanfer Özcan’ın ölümü kadar, bizi üzen bir başka ölüm daha oldu dün. Ünlü ressam, şair ve yazar sanatçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu ile ressam Eren Eyüboğlu’nun oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu’nu da kaybettik.
Mehmet Bey’i, on yıl kadar önce bir röportaj nedeniyle tanımıştım. Annesi ile babasının mektuplarını kitaplaştırmıştı. “Bedri Rahmi Eyüboğlu-Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları I-II-III”
Okuduğum en dokunaklı aşk mektuplarıydı. Ama aşk mektubundan öte, bir dönemin sivil tarihi idi. Mehmet Bey, derlemiş toparlamış, çevirmiş ve yayınlamıştı.
Bir saatliğine gitmiştim. Kitabı okuyup gelen TEK röportajcı olduğum için çok mutlu olmuş (evet biz gazetecilerin böyle de bir alışkanlığı vardır. Okumadan “kitap röportajı” yaparız!) sohbetimiz beş saat sürmüştü.
Beni sonra “yazma” atölyesine çağırmıştı. Yazma nedir çoktan unutmuş bir kuşağın temsilcisi olarak çok hoşuma gitmişti. Annesinin ve babasının tahta kalıplarını bulup, yazmacılığı yeniden hayata geçirmişti. Bütün gün, kalıplarla kumaşların üzerine desenler basmıştık! Bir yerlerde hâlâ saklarım.
Çok değişik bir hayat sevinci yayıyordu. “Ne boş ver, ne de dertlen” türünden bir sevinçti. Kalamış’ta, babasıyla annesinden kalma evinde yaşıyordu. Babasının “Erimek” şiirine gönderme yapıp “İşte ben de böyle, damar damar, nefes nefes eriyorum yazmalarımda” demişti. “Benim yazmamı eline alan Bedri Rahmi‘nin yüreğini tutuyordur elinde. Eren Hanım ağacının dalındadır. Onları yaşatmaktı dileğim. Kalıplarımı göz yaşlarımla oyuyorum. İçlerine de canımı katıyorum” demişti. Hemen arka tarafa dikilen 20 katlı apartmandan şikayet etmişti. “Sabah güneşimi kesti. Artık hıyar yetiştiremiyorum” demişti. Salatalık sabah güneşi severmiş meğer, ondan öğrenmiştim.
Ölmeden önce uzun süre hastanede yattı. Bir mektup yazdı. Yayınlanmasını vasiyet etti. Vasiyet borcu olarak köşeme bir bölümünü koyuyorum. Allah rahmet eylesin...
“Çok sevdiğim Türk halkına, belki de bu son seslenişimdir.
2008 Aralık sonunda evimde rahatsızlandım. Ailem hastaneye kaldırılmama karar verdi. Beni, Kartal Koşuyolu Devlet Hastanesi’ne kaldırdılar. Orada iki günü bir odada geçirdikten sonra, rahatsızlığım yeniden baş gösterince, bu sefer yoğun bakım ünitesine yolladılar. Orada anlatılamayacak bir zaman süresi geçirdim. Yuvarlak hesap on gün kadar bir süre ama asla unutamayacağım bir on gün. Çok koydu bana!
Adı üstünde yoğun bakım ünitesi! Allah’ım ne bakım.. ne yoğun..
Arkadaşlar burada sorunlar var. Benden söylemesi, sizden de çözmesi.
Bir numaralı sorun: Hastalara verilen gıdanın içinde gelen sandviçlerin getirilen yoğurtla karıştırılıp, kaşık kaşık ağzıma verilmesi lazım. Bu geçen zaman içinde sadece bir erkek hastabakıcı bunu yerine getirdi. Allah kendisinden razı olsun.
Gelen 24 sandviç ve yoğurttan ikisini bana yedirdiler. Ayıp değil mi?
Problem iki: Hastaneye geldiğimde karım ve oğlum bana yeni bir yatak önerdiler. Ben yoğun bakıma bu yatakla gittim. Yattığım bir hafta içerisinde, bir baygınlık anında beni karga tulumba yapmışlar. Uçtu uçtu kuş uçtu diyerek altımdan yatağı almışlar...
Problem üç: Koğuşumda iki yatak ötede yatan hanımefendi kalbine pil taktırmış Almaya’da. O piller bizim koğuşta birden canlandılar.. Şakur şukur atmaya başladılar.. Her çarpışta hasta yerinden sıçrıyor ve “Yeter ölmek istiyorum” diye bağırıyordu. Bu üç gün sürdü. Yazık değil mi? Hem hastaya hem de buraya şifa bulmak için gelen bana..
Problem dört: Geceleri koğuşumuzda bizlerle meşgul olması gerekenler sakin ve konforlu bir şekilde kikirdeştiler. Hatta saçları güzel örülmüş, güzel gözlü bayan nadide kuş sesleri çıkararak gecelerimize renk kattı. Olur mu bu? Bizim halimizle dalga geçiyor gibiydiler..
Problem beş: On gün zarfında hiç beni hareket ettirmeyi düşünmeyen aslan personel yüzünden sırtımda yaralar oluştu. Eve gelince bir de bunları tamire başladık. İşten anlayan biri, “Orada seni her gün kıpırdatsalardı bunlar olmazdı” dedi.
Halkım, işte size çektiğim sıkıntılardan naçiz bir demet. Allah aşkına bu işler böyle mi olmalıydı?
Mehmet Hamdi Eyüboğlu, 08. 01. 2009”

