Kreuzberg’de bir Hint lokantasında...

Haberin Devamı

Tam şu an Berlin’de, bizim Turkoların hayli yoğun bir şekilde yaşadığı, hatta komple ele geçirdiği Kreuzberg’de, AMAN isimli bir Hint Lokantasında “ev sahibimi” beklemekteyim. 8’de buluşacaktık, saat 9’a 5 var hala gelmedi eşek kafalı.

Ne işim var Berlin’de, neden bir ev sahibini, üstelik de bir Hint Lokantasında beklemekteyim?

Hadise şu: Küçük Oteller Kitabını birlikte hazırladığım sayın ablam, benim artık ciddi bir “turizmci” olduğuma karar verdi ve alelacele Berlin’de her yıl yapılan, dünyanın en büyük turizm fuarlarından biri olan ITB’ye yolladı.

Fuarlardan nefret ederim. Konusu ne olursa olsun. Kapalı alanlarda, sallana sallana dolaşan insan kalabalığı kadar ürktüğüm, içime fenalıklar bastıran başka bir şey yoktur. Hamam böceklerinin içine düşmüş gibi hissederim kendimi. Üstelik bu Berlin’deki fuar o kadar büyük o kadar büyük ki... Yan yana, alt alta, üst üste on dev salon!

Hayır diyemedim ve bir hafta içinde acele bir vize, acele bir uçak bileti aldım. Ama yer bulamadım. Bulduklarım 250 Euro falandı.

Son gün, internette Craigs List diye bir site var. Oraya baktım. Biri başka yere taşınmış, evini komple kiralıyor. 25 Euro geceliği. Oh ne ala! Açtım telefonu, konuştuk, anlaştık. Bir İtalyan. Sesi düzgün geliyor. Ev güzel, her şey var dedi. İyi. Bana evin bulunduğu yerin haritasını gönderdi. Birbirimizi kolay tanıyalım diye karşılıklı fotoğraflarımızı yolladık. Şu gün, şu saate köşedeki Hint lokantasında buluşmaya karar verdik.

Böyle tereyağından kıl çeker gibi hallettiğim için de pek memnun oldum. Vize alınabildi, bilet alındı, ev kiralandı...

Sabah işler kolay gitti. Berlin’e geldim, havaalanından direkt fuar alanına otobüsler kalkıyor, bindim gittim. Fuarda tam bir şaşkına döndüm. O kadar büyük ki nereye gideyim, nereye bakayım bilemeden, bir İspanya bölümüne atıyorum kendimi, şarap içiyorum, bir Türk bölümüne atıyorum, deli gibi çay içiyorum, bir Almanya bölümüne atıyorum... İlk gün tam bir bunalım filmi gibi geçtikten sonra (bir de Türkiye’den gelmiş herkese 25 Euro’ya koca bir daire kiraladığımı anlatıp hava satıp) kendimi tekrar bir servise atıp şehre döndüm. Ona buna sora sora metrolarla Kreuzberg’e ve de söz konusu Hint Lokantasına gelmeyi başardım.

Ben bu kadar badire atlatırken, ta Türkiye’den gelebilmişken, ev sahibim olacak eşek sıpası gelmeyi başaramadı! Yazıya başladığımda yedi buçuktu, saat oldu 9:25, hâlâ yok!

Daha ilk randevusunda ekilmiş gibi hissediyorum kendimi. Bu “bekleme” psikolojisi ne acayip bir şey yahu! Sanki kız arkadaşıymışım gibi “konuşma” hazırlarken buldum kendimi: “Bak Marco! Bu böyle olmaz...”

Ne olmaz ulen?!... Bir daha mı göreceğim sanki adamı! Evi gösterecek, anahtarı verecek, parayı alacak, hadi çav..

“İlk randevuna illa ki biraz geç git” diye şey okumuştum bir yerde. Bu salak saçma “adamı kendinize aşık etmenin on altın yolu” yazılarında birinde. “Geç gidin ki o sırada sizi düşünsün, sinirlensin, meraklansın, umutsuzluğa kapılsın özetle allak bullak olsun.. Kafasında bir idefix haline getirsin sizi. Siz de o darmadağın olmuş bünyeyi hamur gibi yoğurun”

Gerçekmiş! İki saattir hıyarı düşünüyorum! Pek olumlu bir yönde değil ama düşünüyorum işte! Kafasına, olmayan yüzüğü atmayı planlıyorum...

***


Geldi... Ve gele gele Okan Bayülgen’in Berlin versiyonu geldi iyi mi? Aynı boy, aynı renk, aynı tip... Allah’tan Okan Bayülgen gibi sevimsiz değil. Sorrimiş.. Hep geç kalırmış. Elinde olmayan bir şeymiş.. Sanatçımış, müzisyenmiş.. Onlar hep böyle olurmuş...

Bana zorla Hint yemeği yedirdiği yetmiyormuş gibi (zira açtım ve iki saat boyunca yemek yemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Ve lakin berbattı.. Alman damak tadına uyduracaklar diye tatsız tuzsuz bir şey haline getirmişler cânım Hint mutfağını) bir de kendine bir bardak şarap da ısmarlattı iyi mi!

Şimdi eve gidiyoruz. Beni nasıl bir sürpriz bekliyor şiddetle merak etmekteyim...

DİĞER YENİ YAZILAR