Berlin’de kayıp bir fuar gülü

Haberin Devamı

Turizm Fuarı için Berlin’e gelmiş bulunuyorum. Dünyanın bütün ülkeleri kendini pazarlamak için buraya akmış vaziyette. Tacikistan’ından Hindistan’ına, İtalya’sından Azerbaycan’ına... “Benim memleketim daha güzel! Bana gel bana!” diye çığırıyorlar.

Fuar dediğin de bir çeşit semt pazarı aslında. Herkes aşağı yukarı aynı şeyi satmaya çalışıyor. Elma yerine plaj, portakal yerine tarih, pırasa yerine sağlık, karnabahar yerine doğa, kaplıca ıvır zıvır.. Her şey nasıl paketlediğine bağlı.

Ev sahibi olmalarından mıdır, yoksa hakikaten becerikli adamlar oldukları için midir nedir en başarılı ülke bana göre Almanya’ydı. Dağlarını bayırlarını şatolarını öyle bir pazarlıyorlar ki hani kış mış demeyip kalasım geldi. Sanırsın ki bir yaz Almanya’da bisikletle dolaşsan, dünyanın en mutlu insanı olup çıkarsın. Ne yazık ki bizim Türkiye standı için aynı şeyi söyleyemem. Çok para harcanmış ama fuarın en sıkıcı standlarından biriydi. Neden? Çünkü kimse daha 2009’a hazır değildi de ondan. Birtakım zavallı zavallı otel broşürleri, ve sefil sefil otelci kartvizi dağıtılıyordu sadece. İyiler de vardı ama aralarında kaybolup gidiyor. Bir gün biz de PR denilen şeyi, grafik tasarımı denilen şeyi ve en önemlisi yaza kıştan hazırlanmayı öğreneceğiz elbette. Matbaalara yaptırılan grafik tasarımıyla, “Abi baskı parasına dahil sana şöyle janjanlı bir tasarım da attırırız, hiç merak etme.. Ne verecen ajansa para... Kuş mu konduruyorlar” kafasıyla ancak bu kadar oluyor.

***


Benim Berlin maceralarım da bitmek bilmiyor. 25 Euro’ya kalacak yer buldum diye sevinirken ev sahibim hip hopçu “the Barotti” bey (Toskana’yı terk edip müzik kariyeri için Berlin’e gelmiş bir İtalyan düdüğü) daha ilk buluşmamızda beni iki saat bekletti. Ben bu arada üç bardak şarap içip, bir porsiyon berbat da olsa bir Hint yemeği yemiş, kafam güzelleşmiş, tek derdi uyumak olan bir insan haline gelmiştim. Beni eve götürdü, bir baktım felaket! Detayları anlatmayacağım ama değil 25 Euro, 5 Euro zor verirsin. Yapacak bir şey yok! Allah’ın Kreuzberg’inde, gece vakti kalacak bir yer arayacak değilim. Hoş her çalacağım üç kapıdan ikisi Türk çıkar ama olsun. Oğlan kendi evine gitti, ben üzerine iki kere kapıyı kilitleyip yattım uyudum.

Sabah erkenden kalkıp fuar içi yola çıktım. Marco Paşa bana hesapça birtakım yol önerilerinde bulunmuştu ama hiçbiri aklımda kalmadı.

Çıktım yola, metroya doğru gidiyorum. Yolda bir sandviççiden kahveyle sandviç aldım. Adamla on dakika Almanca paraladıktan sonra baktık ki ikimiz de Türküz. Hata bende! Kreuzberg’de esas bulunmayan Alman! Niye baştan bodoslama sormazsın ki.

Sonra metroya geldim. Bu sefer akıllıyım, bizim hemşolardan birine yol sordum. Hayatımda duyduğum en kötü Türkçe ve dahi Almancayla yolu tarif etti. Anlayabildiğim kadarıyla dediklerini uyguladım ama şehrin batı yakasına gitmem gerekirken doğu yakasına gittim.

***


Fuara üç saatte varmayı başaran dünyadaki tek “ciddi” turizmci herhalde benimdir. Niye? Çünkü inat ettim, kimseye yolu sormadım. Harita üzerinde kendim bulacağım diye tutturdum. Niye bilmiyorum. Önceki hayatımda muhtemelen berbat bir erkektim. Ve bilirsiniz erkek denilen mahluk, gay olmadığı sürece yol sormaz! Yanında yol sormaya kalkan karısını bile pataklamaya kalkar hatta.

Sormadım da ne oldu? Beter oldum. Şehrin içinde iyice kayboldum. 20 yıl önce olsa, yanlışlıkla Doğu tarafına geçer, bir de casus diye tutuklanırdım muhtemelen. Öyle bir kaybolma. Akşam olacak, ben hâlâ fuarı arıyorum.

Sonunda yakınlaşmışımdır diye bir taksiye bindim. Tam 18 Euro tuttu. 40-45 lira bir para. Yuh! Sabahtan beri U bahn (metro), S bahn (tramvay) ve otobüslerde sürünüyorum, yaklaşa yaklaşa ancak bu kadar yaklaşmışım... Kalacak yer konusunda yaptığım tasarruf komple taksiye gitti.. Bir pinti için utanç verici gelişmeler bunlar..

Dur bakalım bir şekilde acısı çıkartacağız bunun

DİĞER YENİ YAZILAR