Sonunda kendi evimin karşısındaki eve geçebildim pek sevgili okurettolar. Biliyorsunuz bir planlama anti dehası olarak yanlış yunluş bir takım işler yapıp sokakta kaldım. Ve fakat, şansım yine yaver gitti, İsviçreli karşı komşum 1 aylığına New York’a gitti, kedilerine arkadaşlık yapayım diye evini bana bıraktı.
Kedi okşama karşılığı ev! Fena bir pazarlık değil ha? Tam bana göre!
Perşembe sabahından beri karşı komşumuzun evinde yaşıyoruz. Çok komik bir durum. Aynı apartmana giriyorsun, aynı merdivenlerden çıkıyorsun ama başka bir kapıyı açıyorsun.
Daha acayibi şu: Bu kadıncağızla iki yıldır karşılıklı oturuyoruz. Uzun zaman hiçbir ilişkimiz yoktu. Sonra benim çevirilerimi yapmaya başladı. Buna rağmen daha bir kez bile evlerimizde karşılıklı kahve içmişliğimiz yoktu. Halen de yok. Haberleşmemiz, işbirliğimiz tamamen e mail ile. Es kaza koridorda karşılaşırsak kuru bir “hay”laşıp kapıları kapıyoruz. O hatta kediler kaçmasın diye biraz sertçe kapıyor. Kıllığından değil. O bir Avrupalı. Avrupalıyla komşuluk da böyle bir şey. Herhalde. En azından bütün Alamancılar böyle anlatır.
Şimdi eşofmanlarımla kadıncağızın evinde kendime kahve yapıyorum iyi mi! Bafra pidecisinden kavurmalı pide ısmarlıyorum falan... Ve hatta buzluğunu kurcalıyorum, kitaplarına bakıyorum, filmlerini izliyorum. İzlemedim de izlerim diye hayal kuruyorum. Yani hayat böyle tuhaf olabiliyor. Daha önce kahveye bile çağırmadığın komşuna evini, bütün özel hayatını, geçmişini, geleceğini, değerlilerini, değersizlerini teslim edebiliyorsun. İhtiyaç duymaya gör...
Manita Bey’le hangi ev daha güzel diye konuşuyoruz. Benim ev sokağa, gelene geçene bakıyor, balkondan mahalle manzarası var. Otoparkta kavga çıktı mı film gibi seyredebiliyoruz. Bu ev apartmanlar arası börtüye böcege, ağaca, kediye bakıyor. Çok zorlarsan balkonun ucundan da leğende su şeklinde boğazı görüyor.
Sonunda karar verdik bu evin ışığı ve konumu daha güzel. Otlar arasında kediler kıvrılmış uyuyor, onları keşfetmek, evin içinde girmeye çalışan incir ağacının dalının ucundaki tomurcuğu okşamak daha eğlenceliymiş.
İki haftadır üç ayrı evde yaşadık. Üç ayrı hayatta demek daha doğru. Tesadüfen de ev sahiplerinin hepsi de başka yerdeydi. Yani ev bize kaldı olduğu gibi. Aslında hoş bir şey. Aile fotoğraflarına bakıyorsun, duvardaki resimlere bakıyorsun, ne zaman ve nasıl bir ruh halinde çekilmiştir acaba diye tahminlerde bulunuyorsun. Herkesin evinde illa ki bir şey oluyor sana ilham verecek. Göçebelik hep aşağılanan bir şey ya. Hani o bakımdan dedim.
New York’ta yaşayan arkadaşım geçen ay evini boşalttı. Eşyalarının hepsini de dağıttı, sattı, alınmayanları da kapının önüne koydu. En kıyamadıklarını dönünce almak üzere arkadaşlarına verdi. “Bundan sonra ev tutup döşemek yok” dedi. “Eşyalı ev tutacağım. Sıkıldık mı başka eve geçeriz. Canımız istediğimiz an evi bırakır Türkiye’ye geliriz, boşuna kira ödemeyiz. Eşyalar benim olunca ne oluyor ki.. Hem işte her yıl başka mahallede oturacağız. Fena mı?!”
İnsana önce tuhaf geliyor ama aslında son derece mantıklı. Eşya feci bir ayak bağı. Evimi arkadaşıma teslim etmeden önce bir toparlayayım dedim, ay ne çok pılı pırtı birikmiş inanmadım. Eşya detoksu şart. İnsan bir bavula sığabilmeli.
Polisten “Ben bilmez merkez bilir” cezası!
Bir meslektaşım mail attı. Kilitlenmiş trafikte araba kullanırken (!) telefonla konuştuğu için polis ekiplerine yakalanmış. Cezaya dediği bir şey yok ama biraz sitemli. Sözü ona bırakıyorum:
“Tarih: 18 Nisan 2009 Cumartesi. Saat: 13.45 civarı. Mecidiyeköy’e gitmek üzere otomobilimle yola çıktım. Boğaziçi Köprüsü’ne yaklaşırken trafik kilitlenmiş durumda. Köprüye yaklaşık 500 metre kala kaplumbağa hızı bile diyemeyeceğim, o kadar yavaş ilerliyoruz. Çamlıca yönünden gelip Boğaziçi Köprüsü’ne bağlanan son katılımın bulunduğu noktada bir polis ekibi var. Tam bu ekibin bulunduğu noktada yol şişe ağzı gibi daralıyor ve trafik tam durma noktasına geliyor. Ve ben işte bu noktadayım. Duran trafikte cep telefonundan işyerime geç kalacağımı bildirirken sağdaki polis ekibinden bir memur, orta şeride kadar gelerek bana sağa çekmemi işaret etti. O trafikte zar zor sağa çektim. Her halde yanlış bir ihbar alındı diye düşünürken görevli polis “Direksiyon başında telefonla konuşuyordunuz” diyerek 61 TL ceza kesti. Hatalıyım kabul. Ancak durmuş bir trafikte polisin öncelikli görevi bu mudur? Hemen sağımızdaki emniyet şeridi ise inanın yol geçen hanı. Tepe lambası yanmayan, içinde tek kişi bulunan, kimi 34, kimi 06 plakalı araçlar emniyet şeridinde vızır vızır geçiyor. Polis “Onlar emniyet aracı” diyor. İspat için sadece sürücünün bulunduğu bir aracı (yanılmıyorsam Doblo) durduruyor! Sürücü “Müdürümü almaya gidiyorum” diyor. Oysa emniyet şeridini kimlerin hangi durumda kullanacağı çok açık. Bunları geçiyorum, benim asıl sitemim şu: Polisin görevi durmuş bir trafikte ceza yazacak bir sürücü avlamak mı yoksa o trafiği rahatlatabilmek için çaba mı sarf etmek? O polis ekibi beni avlayarak neyi çözdü?”
Bu arada anladığım kadarıyla hafif ticari sınıfına giren aracıyla birinci köprüden geçmeyen (zira yasak) tek enayi de benim galiba!

