En doğrusu yine Ayşe Arman demiş. “Onlar Türkiye Vatandaşışsa, ben değilim gibi geliyor. Ortak hiçbir yanım yok o zihniyetle. Kendimi özdeşleştiremiyorum. Üzülüyorum o kadınlara, çocuklara ama ne yapılır bilemiyorum. Acı ama hayatıma Türkiye’nin o bölümünü yok sayarak devam edeceğim”.
Hepimizin yaptığı ve yapacağı gibi... Ay aman nasıl böyle konuşulur, bu nasıl bir duyarsızlık falan hiç demeyin. İdeal değil belki ama gerçek tam da budur. Bu ülkenin bir yanı uzay çağını yaşarken bir yanı taş devrini yaşıyor. Evet bildiğin taş devri. Mardin şehir merkezini görürsün, zamanıda medeniyetin ağa babası gelmiş (sonra tekrar gitmiş) ama köyü bildiğin taş devri.
“50 çocuk anneler gününü annesiz kutlayacak” demiş Ayşe yazısının sonunda ama anneler gününü “anneli” de hiç kutlamadılar ki zaten.
Ne “anneler günü”, ne “kutlama”sı?
Ölen çocukların suçu “var” olmaları. Zira amaç çok belli: Söz konusu ailenin soyunu kurutmak.
Her şey olduğu yerde anlam ifade ediyor. Bizim manasız, tırıvı şeyler onlar için hayatlarının tek manası. Bizim dert etmeyi aklımıza bile getirmeyeceğimiz şeyler onlar için savaş nedeni.
Bizim için “çok manalı” şeylerin onlar için “tırıvı” olması gibi.
Aynı dünya, aynı ülke üzerinde ayrı çağların, ayrı devirlerin insanlarıyız.
Hiç karışmamak en iyisi diyesim geliyor. Zira karıştık da çok mu iyi oldu, hiç emin değilim. Köyün ismini değiştirip “Bilge” koymak dışında neye yaradı o karışmalar, düşünmekteyim.
İşte o kadar uzak, o kadar yabancı yerler için dökülüyor bütün kanlar. Gitmediğimiz, gitmek istemediğimiz, “Türkiye’nin yok sayarak” hayatımıza devam ettiğimiz yerler için.
Bütün şahinlenmeler oraları için. O sevmediğimiz, ortak hiçbir tarafımız olmayan yerler için.
Burada bunu en az yirmi kere yazdım: O zaman niye?
Türkçe ağla diye dipçikle dürtülen anneler
Bu hükümetin muhtemelen tek beğendiğim adamı. O da zaten onlardan değil. Ama öyle bir tek ki bütün böyle “tek”leri barındırmayan hükümetleri silip süpürüyor.
Şöyle demiş Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay Uçan Süpürge Kadın Filmleri festivalinde:
“80’li yıllar, Türkiye’nin bir büyük tuzaktan geçerek bir büyük çukura düştüğü ve hala içinden çıkmak için çırpındığı en karanlık yıllarıdır.
Bu ülkede insanlar ne kadar akılsız olmalı ki bunca darbe yaşandıktan sonra bir darbeci generale dünyanın başka ülkesinde katil muamelesi yapılırken, ülkemizde ressam-sanatçı muamelesi yapıldığını yaşadık biz. Başka ülkelerde yargıdan kurtulmak için bunak rolünü yaptılar, bizim ülkemizde hala alkışlanabiliyorlar. Bununla Türkiye kendi içinde, yüreğinde mutlaka hesaplaşmalıdır.
Bu ülkede insanlar demokrasiden, insan haklarından, halk oyunun her şeyin üstünde olduğundan hiçbir zaman ödün vermezse, Türkiye kültürle, sanatla, bilimle Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ancak yürüyebilir. Yolumuzu demokrasi aydınlatabilir, insan hakları aydınlatabilir. Bu ülkede insanlara, ölen çocuklarına ağlayan annelere ’Türkçe ağla’diye dipçikle vurulduğu yılları hafızamızdan çıkarıp da nasıl bu ülkede insanlar hala ilericilik adına darbe kışkırtıcılığı ve ’ordu göreve’pankartları açabilirler ve yapabilirler, bunu akılla tarif etmek mümkün değil. Bu ülkede demokrasi var ve sadece demokrasi var.”
Henüz yok ama var diye düşünürsek belki olur.

