Cumhuriyetin başka kadınları

21 Temmuz 2009

Mardin Midyat’ta Turabdin diye bir bölge vardır. Bundan on bir yıl önce, güzel bir sonbaharda oralarda epeyi bir vakit geçirmiştim. Çok güzel köyler var orda. Süryani köyleri. Ben gittiğimde çoğu boştu. Süryanilerin terk ettiği köylere tek tük korucular ve aileleri yerleşmişti. Şimdi değişti diyorlar. Bilmiyorum. Gideceğim gene. Şimdi hangisiydi hatırlamıyorum, boşalmış köylerden birinde dolaşırken bir evin avlusunda çamaşır yıkayan çok genç ve çok güzel bir kadınla karşılaştım. Esmer teni içinde zümrüt gibi parlayan yeşil gözleri vardı. Tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ben de o zamanlar tek kelime Kürtçe bilmiyordum. Benden korktu önce. Çamaşırdan kalkıp hafifçe geri çekildi. Arkamda kimse var mı diye dikkatle baktı. Olmadığını görünce biraz rahatladı. Cebimde şeker vardı. Verdim, almadı. Kenara koydum. Çocuk gibi gülümsedi. O genç yaşında dişlerinin yarısı yoktu. Gerisi de çürüktü. Bakıştık bir süre. Susamamıştım ama bir şey yapmış olmak için elimle su içme işareti yaptım. Hafif mahcup, ok gibi fırladı yerinden. Yamuk yumuk bir tası bir kovaya daldırıp uzattı. Su çok temiz değildi. Tas zaten az evvel çamaşırda kullandığı tastı. Ama istemiştim artık. İçtim. Sonra neden bilmiyorum beni evinin içine çağırdı. Girdim. Evin içinde pek bir şey yoktu. Yerde toprak üzerine atılmış, o da sadece duvar kenarlarında, muşamba vardı. Yastık, minder yoktu. Muhtemelen memleketin en yoksul eviydi. Tek zenginlik köşede plastik bir taburenin üzerinde duran, düğmeleri kopmuş ahşap taklidi kahverengi kasalı siyah beyaz televizyondu. Ve nereden bulmuşlarsa plastik bir gül. Plastik gül, ahşap taklidi kasalı televizyon ve yerdeki iki parça muşamba. Ve dışarıdaki sarı leğen. Bütün eşyaları tamı tamına buydu. Aynı ülkenin insanlarıydık. Nüfus cüzdanlarımızda aynı şeyler yazıyordu. Seçim zamanı aynı meclis için oy veriyorduk. Kocalarımız, kardeşlerimiz aynı ülke için askerlik yapıyordu. Ama o kadın benim için bir Avustralya aborijini kadar yabancıydı. Ben de onun için kimbilir kimin kadar. Birbirimizin her şeyine yabancı ve yabiniydik. Ne zaman kibirli bir “cumhuriyet kadını” lafını duysam bu kadınlar gelir gözümün önüne. İçimden hangi cumhuriyetin derim. Bu sefer dışımdan dedim...*****HALİS AĞA YAZILAMAZ ÇÜNKÜ...Kimse 71 yaşındaki Halis Toprak’ın 17 yaşındaki kızla evlenmesini yazmadı. Arkadaşımın teorisi şu: 1- Kadın yazarlar yazamadı çünkü bir gün kendi kızları da zengin ve yaşlı bir adama varabilir...2- Erkek yazarlar yazamadı çünkü kendileri de bir gün genç kız alabilirler...3- Genç kadın yazarlar yazamadı çünkü kendileri de bir gün yaşlı zengin bir adamla beraber olabilirler...Arkadaşımı fazla kötü niyetli bulsam ve tamı tamına fikrine katılmasam da üzerinde düşünmedim değil. İşin aslını henüz bilmiyoruz. Kızın babasının VATAN’a yaptığı açıklamalardan ben bir şey anlamadım. Fakat Hüseyin Üzmez vakasında hop oturup hop kalkıldı. Nefret edildi tiksinildi, tükürüklere ve yumurtalara boğuldu. 14 ile 17 arasında sadece 3 yaş fark var. Önemli bir 3 yaş ama hadiseyi hafifletecek kadar değil. Yasal olunca, belediye ve baba izin verince oluyor mu? O zaman hadise erkek açısından “gülünç”, kız açısından “acıklı” olmuyor mu?

Devamını Oku

Acemi yazlıkçının notları

19 Temmuz 2009

Bildiğiniz gibi Bodrum’un bir köyünde yaşamaktayım bir süredir. Ne yalan söyleyeyim güzel bir hayatmış... İnsanlar boşuna satmışım anasını deyip kaçmıyormuş şehirden...Tamam hırsızlar girdi, Nikon’umu benden koparıp ciğerimi söktü ama ev güzel, arkadaşlar güzel, misafirler gelip gidiyor, güzel... Asil sokak köpeeemiz Bobi Van Kenobi var, her şeyi yiyip kemirip patlatıyor, o da güzel.. (Bu arada itiraf edeyim kedi-köpek sanayine çok fena yenildik. 1 buçuk aydır sırf sosyete köpeği olmasın, her tür yiyeceği yemeye alışık olsun, hayata dayanıklı yetişsin, hem ne o öyle gavur firmalarına dünyanın parasını vermeler diye kasaptan kemik alıp içine makarna koyup haşlayıp öyle besliyorduk kendilerini. Sonra bir gün fark ettik ki 30 km ötedeki en yakın kasaba git, kemik al, ama sırf kemik alamayacağın için yanında pirzola da al, getir, pişir, dondur... haftada en az 4 saatimizi alıyor. Üstelik mazotu, tüp gazı, pirzolasını falan düşününce daha da pahalıya mal oluyor. Dahası her seferinde ev leş gibi kemik kokuyor. Bir gün gene kasaba giderken, eeeeaah dedik, ilk hayvancı dükkanına gidip 50 liraya 15 kiloluk hazır mama aldık. Oh... Herkes memnun! En çok da çakma dobermanımız Bobi... Neyse ne diyorduk? Sonra deniz var, güneş var.. Güzel...Arada şarap var, rakı var, çakırkeyif olmak var...Sonra ay var, yakamoz, yıldız var.. Onlar da güzel. Temmuzla beraber iğrenç boynuzları, pis bacakları ile en az 10 santimlik dev böcekler ortaya çıktı ki onlar güzel değil. Doğanın yengesi açısından çok yararlı olabilirler, vırt olabilirler, zırt olabilirler ama umurumda değil. Uzağımda olsunlar. Hiç olmazsa o kadar büyük olmasınlar! Sonra bilgisayarımı tamir ederken bozup, beni delirtip sonra aletimi eskisinden de cillop vaziyette bana teslim eden sevgili Bodrumlu bilgisayarcılarım var. Onlar hele çok güzel! Zira itiraf edeyim klavyemin zaten başka nedenlerle çok önceden değişmesi lazımdı, ama meşhur cimriliğimden yıllardır idare ediyordum. Onlar bozduğu için bedavaya değişmiş oldu. Allah kendilerinin beceriksizliğinden razı olsun... Her zaman hizmetlerindeyim... Özetle mutluyum. Bu koşullarda mutlu olmamak için ruh hastası olmak lazım. Ve lakin sersemliğin de doruk noktasındayım. Benim gibi birinin hem yazlıkçı hem misafirperver olması mesela şöyle sorunlara yol açabiliyor. Herkese gelin gelin diyorum, sonra kim ne zaman gelecek karıştırıyorum, sonra aynı anda dört çift birden geliyor! Dabıl boking yapmış şaşkın otelciler gibi yayvan bir gülümseme ile öyle kalakalıyorum. Veya kalmakta olan misafirlerin hoşuna gider diye bir tekne gezisi davetini kabul edip, ben de bir güzel onlarla açılıp sonra aynı gün gelecek öbür misafiri unutuyorum. “Kapının önündeyiz, sen neredesin?” diye telefon ettiklerinde de utancımdan denizin ortasında kendimi gemi direğine falan asmak istiyorum. Veya daha fenası birbirleriyle konuşmayan, küs insanları aynı hafta çağırıyorum. Çok şükür insanlar anlayışlı, sersemliklerime alışık, onu oradan alıp, bunu buraya koyup hallediyoruz. En azından şimdiye kadar arıza çıkmadı. Hatta küsler bu bahane ile barıştı, Bobi’ye patlatacak birkaç lastik top daha çıktı falan. Fakat yazlıkçılık o kadar da kolay bir şey değilmiş. Kim hardal sevmiyor, kim et yemez, kim biracı, kim erkenci, kim geççi bilmek gerekiyor. Bilme ne olacak, herkes kafasına göre takılsın deyince olmuyor, kaos çıkıyor. Öte yandan bütün bir yaz bedavaya geliyor! Her gelen pazardan, marketten eli dolu geliyor. Eli boşsa bile illa ki alışverişe çıkıyor. Şu an mesela evimde 3 kutu nescafe, 5 kutu reçel, 2 paket nohut, 3 paket mercimek, 6 paket cips, 4 karpuz var. Gelenlerin cömertliği sayesinde bakkal dükkanına döndüm. Öyle yapmayanlar da lokantalardaki hesapları ödüyor. O tabii daha da iyi... İyi bir şeymiş... Daha ne diyeyim.

Devamını Oku

Yanıbaşımdaki cinnet

17 Temmuz 2009

Bilgisayarım yaz sıcağına dayanamayıp çöktü. Çok uzun zamandır tırıldıyordu. Son iki haftadır da Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki depresif robot Marvin gibi inlemeye başlamıştı. Böyle bayağı “ıhhh”, “ıhhh” diye yorgun ve mutsuz insan sesi çıkartıyordu. İnleyen bir bilgisayar da çok komik oluyor. Her gelene dinletiyorsun. Bizim için pek komikti de bilgisayar için pek komik bir durum değildi belli ki. Biri de “fanı bozuksa bordu yanar” deyince koştura koştura Bodrum’da bulduğum ilk bilgisayar tamircisine götürdüm. İçimdeki şüpheci, karamsar, tırsak ses şöyle diyordu: “Bodrum’dakilere güvenmekle doğru yapıyor musun acaba? Kargo ile İstanbul’a yollasan daha iyi etmez misin?” İçimdeki şüpheci, karamsar, tırsak sese iyimser, cesur ve iyi niyetli bir başka sesim ise şöyle cevap verdi: “ Eh be kadın. Olur mu yahu öyle şey. Dükkan açabiliyor ve de tamir edebilecekleri markaları tek tek internet sitelerinde sayıp dökebiliyorlarsa her halde bir yetkinlik belgeleri vardır. Burası taşra diye küçümsemenin manası yok.” Temiz, düzgün, ikna edici bir dükkan. Baktılar ve “ muhtemelen fanında pislik birikmiştir, temizleyince büyük ihtimalle düzelecektir” dediler. Eh normal dedim içimden de. Aleti götürmediğim neredeyse hiçbir yer kalmadı. Bütün dünyanın pisliğini taşıyor yavrucak.. Ertesi gün akşam üzeri telefon ettiler. Laptop temizlendi, gelin alın. “ Gördün mü şüpheci hanım...” dedim içimdeki karamsar sese, “ olabiliyormuş işte..” Aman Allahım! Aletim cillop gibi olmuş. Tertemiz, ak pak bir gelin sanki! Az kullanılmış diye kakala sahibinden.com’dan. Denildiği gibi fanında pislik birikmiş, temizlenince büyük bir sevinçle fırıl fırıl dönmeye başlamış yine. E iyi. Açtım dinledim, hakikaten ses mes kalmamış. Servis parası 80 lirayı bayıldım, eve geldim.Fan nefis, programlar tıkır tıkır açılıyor, klavye tertemiz... Ama aaaaa... E tuşu basmıyor!Hadeee.. Hepsi basıyor, E basmıyor. E’siz bir Türkçe de yazık ki mümkün değil. (Kayboluş isimli romanını hiç e harfi kullanmadan yazan Georges Perec kadar da iddialı değilim doğrusu.) Gerisin geriye götürdüm yine. Bu arada sözünü ettiğim yol da yarım saatlik bir yol. Her gitme gelme 1 saat. Fakat daha fenası ben bu kayıp günlerde 5 dakikada bir kilitlenen, kapatıp açması 10 dakika süren eski laptopumla yazmaya çalışıyorum ki ha kanser oldum ha olacağım. A öyle mi olmuş, iki fısfıs üç hoh yapalım dediler ama düzelmedi. Merak etmeyin düzeltiriz ama açmak lazım yeniden dediler. Akşama gene gelin. Akşam tekrar gittim, ne yapmışlarsa, bu sefer klavye komple kaput olmuş. İstanbul’dan klavye ısmarlamışlar. İki üç gün sürebilirmiş. Başka bir bilgisayar vermeyi teklif ettiler fakat o da Q klavye. Ve ben hıyar gibi F klavyeye alışmış bir Türk gazetecisiyim. Memlekette F klavye kullanan bir biz gazeteciler (Hıncal Uluç hariç) bir de noterler kaldı zaten. O an çok sinirlendim. Tam olarak neye sinirlendiğimi bilmiyordum (adamların beceriksizliğine mi, F’den Q’ya dönmeyişime mi, içimdeki şüpheci sese kulak vermeyişime mi, buralara gelişime mi..) ama cinnet aşamasına geldim. Bir tık sonrası 3. sayfa. Gayet net. Selahattin Duman nasıl DVD çaları yere atmış benim de içimden dükkanı yıkmak geldi. Arabama binip, tam filmlerdeki gibi vitrin camlarına bodoslama dalmak, geri gidip, tekrar dalmak, tekrar geri gidip, tekrar dalmak...Bodrum’da büyük bir rezalet ve hatta felaket çıkartmak üzereydim ki telefonum çaldı. Telefonu açmadan önce “ne yaparsanız yapın” deyip dükkanı terk ettim. Telefonu dükkandan çıkınca açtım. Yanlış telefondu.Gavurların “Allah, gizemli yollardan hareket eder” diye bir lafı vardır. Bu sefer de karşıma yanlış telefon olarak çıktı sanırım. Hepimize geçmiş olsun diyorum başka bir şey demiyorum.

Devamını Oku

Babalı babasızlar, babasız babalılar

16 Temmuz 2009

Deniz Akkaya’nın ayrıldığı sevgilisinden çocuk yapıyor olması konuşuluyor iki gündür. Bu konuda dikkatimi çeken şu: Basında da şahıslar arasında da “babasız” çocuk yapma denilip duruluyor. Sen yapar mıydın “babasız”, kabul eder miydin “babasız”...Niye böyle deniliyor? Çünkü “evli” değiller. Evlilik dışı doğan çocuk da otomatik olarak “babasız” kabul ediliyor. Halbuki ortada aslan gibi bir baba var. Ne medyadan kaçıyor, ne de babalıktan. “Çocuğumu üstüme de alırım, mutlu da ederim” demiş. “Dünyanın en mutlu çocuğu olacak” demiş...İleride ne olur bilemeyiz tabii ama şimdilik iddialı bir baba. Tanıdğım ettiğim birdi değil ama iyi kötü var. Ortada. Kaçmıyor. Buna rağmen nedir bu “babasız çocuk yapıyor” “babasız doğuracak” “babasız bilmem ne..” lafları, anlamakta güçlük çekiyorum. İki nedenle:Birincisi ortada dünya kadar parçalanmış aile var. Çağdaş yaşam buna imkan veriyor. Geçinemeyince ayrılısın, hayatı birbirine zehir etmezsin. Efendi erkekler sadece karılarını boşuyor. Çocuklarını değil. Hafta sonlarında da olsa güzel güzel ilgileniyorlar çocuklarıyla. Yani ortada birbirleriyle nikahlı bir anne baba veya bildiğimiz klasik bir aile olmadığı halde becerebilen erkekler çocuklarını “babasız” bırakmıyor. Öte yandan efendi olmayan babalar ise ortada klasik manada bir aile bile olsa pekala çocuklarını “babasız” bırakabiliyor. Nikah bir işe yaramıyor. Bu nedenle baştan “parçalanmış aile” oldukları için çocuğun “babasız” büyüyeceğini farz etmek için cidden çok karamsar olmak lazım. Ve de çağdaş dünyadan bihaber. O nedenle ben bu “babasız” lafının altının masum olduğunu düşünmüyorum. Çocuğun pekala “babalı” olduğu bilindiği halde “babasız” lafındaki ısrarın altında çok derin bir muhafazakarlık ve tabii onun doğal uzantısı kadın düşmanlığı var. “Babasız” ne demektir? Ya baba ölmüştür ya da baba “belli” değildir. Baba ortada, adı sanı var, çocuğa sahipleniyor ama laf yine “babasız”. Niye? Çünkü kadınla erkek evli değil!Demek ki birinci manada değil ikinci manada kullanılıyor “babasız” lafı. Yani çaktırmadan veya çaktırarak, kadının namusu hatırlatılıyor. Hatırlatmakla kalmayıp sorgulanıyor. “Hani evli değiller, zaten ayrılmışlar, belki de başkasındandır, olamaz mı?” Deniz Akkaya özelinden konuşuyorum ama sözünü ettiğim çok genel bir mesele. “Kadına karşı sıradan faşizm” dediğim şeyler bunlar. “Bayan” lafı gibi. Çaktırmadan, bağırmadan, pasif agresif yaklaşımlar. “E ne var yani canım bunda bu kadar abartacak” denilen ama zaten tam da böyle böyle dev bir kartopu haline gelen bir mesele.Benim rahatsız olduğu şu: Bildiğin muhafazakar, sofu, maço veya töreci möreci ne derseniz deyin topluluklarda Deniz Akkaya’nın yaptığı zaten kafadan ölümlük, reddedilmelik, dışlanmalık. Evlilik dışı sevişmiştir, vurula. Ama öte yandan onların “çağdaş, demokrat, ilerici, modern” olmak gibi iddiaları da yok. “Ben beş bin yıllık töreme uyarım gerisi de beni ilgilendirmez, tasasını batıdaki kokoşlar çeksin” der, hatta bunu bile demez, çeker dan diye vurur. Olmadı pencereden atar, olmadı hastaneye gider bıçaklar, olmadı üzerinde kamyonla geçer. Asıl beni delirten güya bu tarz “ilkelliklere” çok karşı olanların DA aslında bu sistemi farkında olmadan desteklemeleri. “Babasız” lafı işte tam da böyle bir destektir. Kadını bildiğimiz aile sınırları dışında asla kabul etmeyen bir zihniyetin uzantısıdır. P ile başlayıp ç ile biten kelimenin kibarcası ve güya çağdaş, laik, demokrat versiyonudur. Arada fark var mı? Yok. Bu toplum istediği kadar çağdaşlık mağdaşlık mavalları okusun, istediği kadar ilerici sansın kendini aynı tas aynı hamam. Kusura bakmayın kadınlarımızı güpegündüz vurmadığımız için çağdaş falan sayamayacağım kendimi. Zira bu da karanlıkta vurmaktır ve daha alçaktır. Dünkü Taraf Gazetesinde Rasim Ozan Kütahyalı’nın “Laik Mahallenin İki Yüzlülüğü” yazısı da bu manada çok iyi bir yazıydı.

Devamını Oku

Gümüşlük’te gerçekten iyi bir şey

13 Temmuz 2009

3 gündür “Gümüşlük Akademisi”ne gidip geliyoruz. Her sabah sekizde kalkıp, kahvaltı bile etmeden paldur küldür yollara düşüyor, Gümüşlük’e giden kıvrımlı yolu kat ediyor, yaşlı pırnal ağacının altına oturuyor, Latife Tekin ile edebiyat sohbetleri yapıyoruz. Neredeyse gece yarılarına kadar...Çok yazarla tanıştım ama içindekini bu kadar açan, kendini bu kadar sakınmayan bir Latife Tekin’dir herhalde. Şunu fark ettim ki birini basından takip etmek, etmeye çalışmak, ettiğini zannetmek hakikaten boş bir şeymiş. Röportajlar yalan söyler demek istemiyorum ama o röportajlarda söylenenlerin 50 yıllık serüvenini bilmeyince (ki bilme imkanı da yoktur, bir başlık, iki spot ve üç bin kelime ile birini tanımaya çalışırsın) o zaman röportajlar da “yalan” oluyor haliyle.. Eksikliğin doğurduğu yalan diyelim. Ki düz yalandan daha fena bir şeydir aslında.. Ne söyleyen, ne yazan, ne okuyan farkındadır... Her neyse. Benim anlatmak istediğim bu değil bugün. Gümüşlük Akademisindeki tecrübelerimi anlatmak istiyorum. Akademi deyince gözünüzün önüne kocaman kocaman beton binalar gelmesin. Kampusumuz Ege bölgesinin tüm güzelliklerini sunan bir arsa, bir kütüphane, bir mutfak ve bir meşe ağacından ibaret. Bir de kalmak isteyenler için küçük sevimli odalar. Çok farklı bir zihniyet, çok başka bir yerden bakarak oluşturulmuş bir kurum Gümüşlük Akademisi. Bir vakıf. Antik çağlardan kalma bir okul gibi. Latife Tekin’in şimdi oturduğu meşe ağacının altında 3000 yıl önce Sokrat da öğrencileriyle oturmuştu deseler kimse yok canım diyemez. Öyle bir hava. Neler konuştuğumuzu da tam hatırlamıyorum aslında. Üç gün boyunca binlerce cümle, yüz binlerce kelime döküldü ağızlardan. Yazılar okundu, yorumlar yapıldı, romanlar tartışıldı, kimileri lime lime doğrandı, kimileri yeniden birleştirildi\’85 Bir metodumuz da yoktu. Kendiliğinden oldu, kendiliğinden gelişti. Latife Tekin ile beraber başka türlü kolay kolay tanıyamacağım sekiz kişiyle de tanıştım bu sayede. Elif Sivas katliamından sonra dayanamayıp Türkiye’ye terk eden ve Nepal’e yerleşen, orada bir İngiliz ile evlenip yakışıklı mı yakışıklı bir çocuk yapan yumuşacık bir kadın. Manolya Çince öğrenmeye karar verip Şangay’a yerleşen cin gibi bir kız. Lale master tezini Latife Tekin’in Buzdan Kılıçlar romanı üzerinde yapan nefis gözlü dünya güzeli bir kadın araştırmacısı, Uran bir köpeği bir saat boyunca tek parmağıyla sevebilen değişik bir delikanlı, Murat babasının annesine aşkını anlatırkenkini halini anlatırken gözleri yaşarabilen bir oyuncu, Cem ise bir gün Nobel Edebiyat ödülünü alacağından emin aramızda roman yazmış tek kişi. Üstelik tanıdığım da en sevimli öğretmen... Memleketin dört bir yanından ilginç insanlarla üç gün boyunca edebiyat çekiştirdik durduk. Beraber denize de gittik, beraber pizza da yedik. Her akşam eve döner dönmez sözü edilen ama okumamış olduğum kitaplara baktım internette, bir çoğunu da şu an İstanbul’da olan Manita Bey’e ısmarladım. Tekrar 20 yıl önceki coşkulu öğrenci halime döndüm. Hakikaten mutlu oldum. Latife Tekin edebiyat atölyesi bitti ama Gümüşlük Akademisi bundan ibaret değil. Bodrum’da olup iyi bir şey yapmak isteyenler sitelerinden atölyeleri takip edebilir. (www.gumuslukakademisi.org)

Devamını Oku

Tek vezirle şah mat

10 Temmuz 2009

Yazı yazmak için oturduğum masanın öbür ucunda biri yarı Amerikalı yarı Türk biri tam Türk iki velet satranç oynuyor. Biri muhtemelen 8, biri de 9 yaşında. İki yaş büyük veya iki yaş küçük de olabilirler bu arada, emin değilim. Çocukların ve 30’u geçmiş kadınların yaşını katiyen tahmin edemiyorum. Hayatımda gördüğüm en komik satranç maçı! Ufak olan, satranç değil de kahvede okey çeviriyor sanki. İki de bir rakibinin taşını çalmaya kalkıyor, piyonları at, kale, fil gibi oynatmaya kalkıyor, öbürü itiraz ediyor, yakalarsa yakalıyor, yakalayamazsa bir piyon hop cebe veya bir vezir hop iki kare öteye... Bir ara şunu bile teklif etti: “Piyonlar olmasın! Zaten işe yaramaz onlar. Kalabalık yapıyor..” Bu ultra şahane teklifi kabul edilmedi tabii.. Son hamle olarak da tek başına vezirle kaldığı için vezirine süper güç verilmesini teklif etti. At gibi de gitsinmiş... Bu da reddedildi elbette. Ama ufaklık karakterini çok güzel belli etti. Hem kurallara “uymasın”, hem “kalabalıklardan” kurtulsun hem de “ayrıcalıkları” olsun. Bir Türk elitisti yetişiyor hem de tam gaz! Hayatı boyunca kurallara uymamaya, varsa aralarında bir boşluk onlardan sızmaya, kimse görmüyorsa birtakım nümerolar çevirmeye çalışan bir insan olacak. Sıralara girmeyecek, sigara içilmeyen yerde sigara içecek, uçaklar onun yüzünden geç kalkacak vs vs. Tatlı dilliyse, yakışıklıysa, üst sınıftansa sevilecek, sayılacak, çirkin, sevimsiz ve de muteber olmayan bir sınıftan veya etnik kökendense itilip kakılacak, ehlileşmesi için yapılmadık eziyet kalmayacak, köşe yazarları bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam diye aşağılayıp duracak. Yaptığı bire bir aynı da olsa... Çok şükür kadrajımdaki velet birinci kategoride de kimse ehlileşsin diye tüm imkânlarını zorlamaya kalkmayacak. Hatta “yaratıcı zeka, fırlama beyin zaten biraz kurallara karşı gelendir” diye bağırlarına basacak. Hele ki söylemelere doyamadıkları basmakalıp fikirlerini de tekrarlıyorsa “gençler çok akıllı canım” diye pek mutlu olacaklar. Babasının rütbesi yetmediği için askeri kampa alınmayan ama kurallara karşı gelip kaçak girmeye kalkan fakat tırmandığı direkte elektrik çarpan Emrah gibi olmayacak yani sonu. Kuralları hiçe sayıp gökdelen diken ve kıllarına bile bir şey olmayan adamlardan olacak. Kurallara bu ülkede sadece bazılarının uyması gerekiyor zira.. Küçüklerin ve en küçüklerin... ***Ben yazıyı bitirirken satranç maçı da bitti. Tuhaf ama ufak olan büyük olanı yendi. Hem de tek vezirle! Nasıl yaptı anlamadım ama yaptı.. Yarı Amerikalı şaşkınlık içinde hala satranç tahtasına bakıyor...

Devamını Oku

Nedir bu baraj ne bu patırtı?

10 Temmuz 2009

22 barajın yapılması planlandı, bunun yarısı tamamlandı. Fırat nehri üzerinde yapılan Atatürk ve Birecik bunlardan ikisi. Ilısu Barajı Dicle nehri üzerine yapılıyor. Amaç enerji üretmek. Ama aynı zamanda içme ve sulama suyu sağlamak. Ama bu arada 199 yerleşim yeri yok olacak ve üzerinde yaşayan 70 bin insan yerinden edilecek. Bu konuyla ilgili adam gibi bir çalışma yok, varsa bile göremiyoruz. Halfeti örneğindeki gibi teneke mahalleler Öte yandan 15 bin yaşında olduğu tahmin edilen Hasankeyf gibi, UNESCO’nun on dünya mirası kriterinin dokuzuna uyan bir yer de tamamen yok edilecek. (Taç Mahal sadece bir kritere uyuyor.) Çevre Bakanı “Yukarısı sular altında kalmayacak, aşağısı kalacak” diyor ama asıl hazine de aşağıda. Zira 1970 yılında Süleyman Demirel burayı ziyaret edip “Benim halkım mağarada yaşayamaz” deyince, aşağıdaki tarihi alan buldozerlenip üzerine acele acele afet evleri yapılıyor ve o halk hala o evlerde oturuyor. Daha önemlisi başka hiçbir yerde olmayan sadece Dicle havzasında yaşayan birçok canlı da aynı şekilde yok edilecek. Dünya barajları terk ediyor zira harcanan para kazınılan paradan daha az ve üstelik 20 yıl sonra başka felaketlere neden oluyorlar. Ama DSİ kafası 1950’deki gibi devam ediyor.Neden çekildiler? Nedir bu meşhur 153 şart meselesi?Alman, İsviçre ve Avusturya, Ilısu Barajı inşasında yer alacak olan şirketlerine verdiği hazine garantisinin sürmesi için 153 şart koşuyor. Bu 153 şartın en önemlileri yerinden edilecek olan 199 köy ve 70 bin insanın yeniden yerleşim planının yapılması, son çalışmalarla 15 bin yıllık bir yerleşim yeri olduğu anlaşılan Hasankeyf’ten tarihi eserlerin nasıl taşınacağına dair bir planın çıkartılması ve bölgedeki biyolojik çeşitliliğin envanterinin çıkartılması. Bu şartların çok büyük bir bölümü yerine getirilmiyor. Yerine getirilmiyor ama bu arada inşaata başlanıyor. Bilirkişilerden oluşan bağımsız komite 2007 Mart ayında gelip bölgede durumu inceliyor. Dünya Bankası standartlarından çok uzak bir çalışma olduğuna dair bir rapor düzenliyor. 6 ay sonra tekrar geliyor ve yine aynı raporu veriyor. 2008 Aralık’ta komite başkanı değişmiş olarak geliyor. 199 köyün sadece 6’sının nereye ve nasıl yerleşeceği planlandı notu eklenerek yine olumsuz rapor veriliyor.Bu işler nasıl yürür?Çok büyük projeler olduğu için çeşitli uluslardan şirketler bir araya gelip bir konsorsiyum kurar. Biri alt yapısını üstlenir, biri inşaatını yapar, biri türbinlerini takar, biri enerjisini nakleder vs. Bütün bu şirketler bankalardan kredi alır. Ancak bunlar büyük krediler olduğu için şirketler bulunduğu ülkelerin kredi kurumlarından hazine garantisi talep eder. İlgili Avrupa ülkesi kendi ekonomisini geliştirmek için ve şirketlerine destek olmak için bu kredi garantisini vermeye can atar. Ancak şirketlerin Türkiye gibi ülkelerde çevresel, kültürel ve insani açıdan olumsuz projelere girmelerini ve yürütmelerini engellemek amacıyla Avrupa ülkeleri kredi garantilerini belli koşulların yerine gelmesi halinde verir. Bu koşulları OECD ve Dünya bankası belirlemiştir. Her kredi anlaşması için ilgili Avrupa ülkesi koşulların yerine gelip gelmediğini inceler. İşte Ilısu Barajı’nda söz konusu bağımsız denetim komisyonları çevresel ve kültürel konulara onaylarını vermedikleri için ülkelerin hazineleri kredi garanti desteğini çekiyor, konsorsiyumdaki şirketler de bankalarından kredi alamadıkları için projeden çekilmek durumunda kalıyor.Ilısu Barajı Projesi’ndeki şirketler İhaleyi veren: DSİ- Devlet Su İşleri Ülkeler/mali sorumluluk: Avusturya (Kontrollbank AG - ÖKB), Almanya (Euler Hermes) ve Isviçre (Isviçre Export Risk Garantisi - SERV) Firmalar: Andritz AG (Avusturya) - Konsorsuyum başkanlığı İnşaat Firmaları: Züblin AG (Avusturya/Almanya), Alstom Ltd., Stucky, Maggia, Colenco (Isvicre), Nurol, Cengiz, Çelikler, Temelsu (Türkiye) Bankalar: Bank Austria Creditanstalt (Avusturya), DekaBank (Almanya)Finansman: Sociètè Gènèrale (Fransa), Garanti Bankası ve Akbank (Türkiye)Tartışmalı barajın tarihçesi1954: Projeye dair ilk tartışmalar yapılıyor. Tüm dünya o sırada büyük nehirler üzerinde büyük barajlar kurma çılgınlığına girmiş, Afrika, Hindistan, Çin, Güney Amerika gibi ülke ve bölgelerde dev barajlar yapılıyor. (Türkiye bu sürece 1950 Hirfanlı ve Sarıyar ile giriyor, 1966 Keban ile büyütüyor, 1983 GAP dahilinde Atatürk ile doruk noktasına ulaşıyor.) 1971: Projeye yönelik ilk araştırmalar yapılıyor.1982: Proje planı kabul ediliyor.1996: Finansmanın sağlanması için yap işlet devret modeliyle ihaleye sunuluyor ama kimse girmiyor.1997: İhaleye kimse girmeyince yüzde yüz “dış kredi” ile yapılmak koşulu ile hükümetler arası ittifak anlaşmasına dayanarak belli şirketlere Ilısu Barajı’nın yaptırılması işi ihalesiz olarak veriliyor.1997 - 2000: İsviçre Firması Sulzer Hydro öncülüğünde İsviçre, Avusturya, İngiltere, İtalya ve İsveç firmalarında oluşan bir Konsorsiyum hazırlık çalışmalarına başlıyor. 2002: Projeye kredi veren İsviçre bankası UBS “Ilısu Baraj Projesi’nin doğuracağı sosyal ve ekolojik sonuçlara ilişkin süregelen belirsizlikler” gerekçesiyle projeden çekiliyor. 2004: Sonbaharı Türkiye, yeni bir ortaklık oluşturmak üzere girişimlerde bulunuyor.2004 - 2005: Avusturya firması VA Tech Hydro, Almanya’dan Züblin, İsviçre’den Alstom, Stucky, Maggia, Colenco ve Türkiye’den Nurol, Cengiz, Çelikler, Temelsu firmalarından oluşan yeni bir ortaklık oluşturarak Almanya, Avusturya ve İsviçre kredi kuruluşlarına projenin yapım garantisi için başvuru yapıyor. 2007 Mart: Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri, projeye hazine garantisi teminat edip, krediyi sağlayacaklarını belirtiyorlar. 2007 Nisan: Söz konusu ülkelerdeki kamuoyu “Siz nasıl olur da bizim vergilerimizde ne dünya bankasının ne Avrupa birliğinin standartlarına uymayan, çevresel ve kültürel bir felakete yol açacak bir projeye destek verirsiniz” diyerek ayağa kalkıyor. Bunun üzerine hükümetler kredi garantisini 153 şarta bağlıyor. (bkz. 153 şart kutusu) Bir uluslararası bilirkişi ekibini de bu yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğini izlemek üzere görevlendiriyor.2007 Temmuz: Zürih Kantonal Bankası (İsviçre) “Ilısu Baraj Projesi, bankanın sürdürebilir kalkınma prensiplerine aykırıdır” gerekçesiyle projeden çekiliyor. 2007 Ağustos: Türkiye, konsorsiyum ve Bank Austria Creditanstalt (Avusturya), Sociètè Gènèral (Fransa) ve DekaBank (Almanya) arasında barajın yapımı için anlaşma imzalıyor.2008 Mart: Proje ortakları tarafından kurulan bilirkişi komisyonu 153 şartı denetlemek için Türkiye’ye geliyor. Raporda yükümlülüklerden hemen hemen hiç birinin yerine getirilmediği, uluslararası standartlara uyulmadığı belirtiliyor ve inşaata başlamanın en az iki sene daha ertelenmesi gerektiğini söylüyor.2008 Aralık: DSİ inşaata başlıyor. Türkiye’ye inşaatı durdurun diye mavi mektup yollanıyor. Altı ay süre tanınıyor. 2009 Mayıs: İnşaat devam ediyor, komite yine geliyor ve yine olumsuz rapor yazılıyor. 2009 Temmuz: Raporlar neticesinde hazine garantisi kalkıyor, kredi anlaşmalar tek taraflı olarak fesh ediliyor, konsorsiyum atıl kalıyor, Türkiye Çevre Bakanlığı “biz de kendi başımıza devam ederiz” diyor.

Devamını Oku

Formanın fakirliği örttüğü nerede görülmüş..

8 Temmuz 2009

Memleketimizde okullardaki formanın kaldırılması tartışılıyor. Bu korkunç uygulamanın kaldırılması hakikaten çok iyi olur. Nimet Çubukçu iyi bir iş yapacak. Ama bazılarının hâlâ formayı savunduklarını görüyorum inanamıyorum. Forma giyilmezse çocuklar arasındaki gelir farkı belli olurmuş. Fakir çocuk kendini kötü hissedermiş. Bunu söyleyenlerin tekinin bile çocuğunun, yeğeninin devlet okulunda okuduğunu ve o şapşal mavi önlüğü giydiğini sanmıyorum. O günlerde konuya giremedim zira evim fena halde soyulmuştu ve tek derdim hırsız sayesinde kendi ani fakirleşmemdi. Fakat içimde kaldı. Ben, şehrin en zenginlerinin çocukları arasında okuyan fakir denmese de dar gelirli bir çocuktum.Niye zenginlerin okulunda okuduğum apayrı bir mevzu, apayrı bir salaklık ama ona dalamanın manası yok. “O zamanlar herkes fakirdi” geyiklerini de hiç yiyecek değilim. Hayır efendim. Zengin her zaman vardı ve o günlerde ne yazık benim burnumun da dibindeydiler. Evde arabası, telefonu ve uzun süre çamaşır makinesi olmayan bir ben vardım. Yazlığı olmayan da tek bendim. Ve hatta tek ayakkabılı da yine tek bendim. Babasının küçültülmüş paltosunu, annesinin küçültülmüş elbiselerini de giyen tek bendim. Maksadım merhamet yaratmak değil. Neyimiz yoktu listesini uzatacak değilim. İyi gene giyecek palton varmış ne mızmızlanıyorsun da diyebilirsiniz ki son derece de haklı olursunuz. Fakat burada ısrarla ve manasızca iddia edilen şu: Fakir, zenginin yanında kendini kötü hisseder, okuldan soğur. Bu nedenle formanın kalkmasına “fakir kendini kötü hissetmesin, ay yazıııık” gerekçesiyle karşı gelenlere seslenmek istiyorum: Ben çok fakir değildim ama zenginlerin arasındaydım. Üzerimdeki gerizekalı formanın benim fakirliğimi örttüğünü bir gün ama bir gün bile hissetmedim! Bir an bile “iyi ki formam var, bak eşitim şimdi onlarla” gibi salakça bir hisse bir vehme kapılmadım. Kapılamazdım çünkü formalarımızın kumaşından daha belli oluyordu aramızdaki fark. Benimki pazardan alınmıştı, onların ki dükkandan. Benimki dar gelmeye başladığı halde değiştirilmiyordu onların yedekli yedekli her yıl değişiyordu. Zenginler arasında fakir olmak beş bacaklı eşek olmak gibidir. Beş bacaklı eşek olma durumunu örtecek bir forma yoktur, olamaz da.. Fakir dediğini bir kilometre öteden fark edersin. Işıl ışıl, zengin zengin parlayan çocukların arasında kara delik gibidir fakir. Örtülemez, kapatılamaz, tuhaf bir şeydir. Çünkü eziksindir. Eziklik de bir insanın başına gelebilecek en kötü şeydir. Bundan dolayı kimse beni itip kakmadı. Kimse bana kötü de davranmadı. Türk filmlerindeki gibi “fakirsin fakir kalacaksın” de demedi. Derslerim de iyidi, görünürde bir sorun yoktu. Ama kendimi hiçbir zaman iyi hissetmedim onların arasında. Yoktum ben. Görünmez, bakılmaz, dokunulmazdım. Forman bana hiç ama hiç yardım etmiyordu. Yardım etmediği gibi nefret de ediyordum. Forma diye giydirdikleri şeyi paspas yapmaktan başka hiçbir hayalim yoktu. Okuldan beni soğutan zenginler değil, beni güya zenginlerin kötü bakışlarından korumaya çalışan o korkunç formaydı. Kafama göre seçtiğim bir kazak pantolonu 200 gün üst üste giymeye razıydım o korkunç şeyin yerine. Özetlersek:- Fakir çocuk kendini her zaman kötü hisseder. - Forma fakirliği örtmez. - Zaten zengin zenginle, fakir fakirle okuyor. Fabrikatörün kızıyla kapıcının oğlunun aynı sıraları paylaştıkları dönemler çoktan bitti. 20 yıldır yok böyle bir şey. - Fakire fakir olduğu için bir de forma eziyeti çektirmeyelim. Zira o şapşal önlüğü bir tek onlar giyiyor. Zengin dediğin forma adı altında çok uzun zamandır başka başka şeyler giyiyor. Fakir de rahat etsin zengin de.

Devamını Oku