Tüm Türkiye televizyonlara kilitlenmiş İstanbul’un yaşadığı felaketi izliyor. Fethiye’nin bir köyünde bir köy kahvesinde izliyoruz biz de.
Televizyonda bir yandan insan kurtaranlar gösteriliyor bir yandan yağma yapanlar.
Bir yanda ölen, evleri su altında kalan zavallılar...
Bir yanda az ilerideki ölülerden hiç etkilenmeden keyifle konteyner, fabrika deposu yağmalayan insanlar...
Aynı fabrikanın ön tarafında cenaze kaldırılıyor, arka tarafında yağma yapılıyor.
Aynı ağaçtan hem insan kurtarılıyor hem de eşya toplanıyor.
İnanmakta güçlük çekiyoruz. Kahvedeki köylü amcalardan çık çıklar, beddualar yükseliyor.
İnsan düşünüyor:
Her ikisi de bizim insanımız mı?
İkisi de bu toprakların mahsulleri mi?
Aynı dilin, aynı dinin, aynı kültürün insanları mı?
Aynı evden hem kurtarıcı hem yağmacı mı çıktı?
Tam da öyle. Her ikisi de bizim insanımız.
Ve işin garibi yağma yapan adam az önce birini de kurtarmış olabilir.
Birini kurtarmış olan az sonra yağmaya da gitmiş olabilir.
Ve onları televizyon önünde şimdi ayıplayan da belki orda olsaydı aynısını yapacaktı..
Karayolunda bir kamyon devrildiğinde de en yakın köydekiler yağmalamaz mı malları? Üstelik bir yandan da kamyoncuyu kurtarır veya kurtarmaya çalışırken..
İnsanın karanlık ve aydınlık tarafları tahmin ettiğimizden daha yakın, daha iç içe.
Böyle felaketlerde daha bir görünür oluyor.
Deprem yağmacılarını da gördü bu topraklar.
O alçaklığı da gördü..
Ben bunları yazarken “ O kadar da üzülme” dedi yine okur yazarlık ilişkisini abarttığım bir sigorta hukukçusu okurum. “ Ticari malların tamamına yakını sigortalıdır. Bırak fakir fukara da sebeplensin biraz. Kimse o malları toplayıp yeniden fabrikasına koymaz zaten.. Sigorta şirketleri esas ağlanıyor şimdi...”
Yine de yağmayı açıklar, gönülleri rahatlatır mı bu?
Bilemiyorum.

