Katiline aşık olan kadın

16 Ekim 2009

Böyle bir sendrom var. Kendini kaçıran adama aşık olan kadından sonra katile aşık kadın. Yazık ki bazen de bu “kendi” katiline aşık olma olarak tezahür ediyor. İki gündür bunu düşünüyorum. Daha önce nişanlısını öldürdüğü için yargılanıp hapse giren adam, hapisten firar ediyor ve bir başka kadınla beraber olmaya başlıyor. Beraber olduğu kadın adamın katil olduğunu ve hapisten kaçmış olduğunu biliyor. Adam, (sık sık girdiğini anladığımız) bir öfke krizinde kadını boğarak öldürüyor.Bile bile nasıl beraber olur dedik. Olur muyduk diye birbirimize sorduk. Bir katil ile beraber olmak bazı kadınlara hayli cazip geliyor demek ki. Mehmet Ali Ağca’nın da böyle bir sevgilisi vardı hatırlarsanız. (Sonra evlenmişler miydi bir de?) Sonra Ogün Samast’ın da böyle bir hayranı olduğunu öğrendik. Her celsesine gidiyor, çılgın aşk mektupları yazıyor. Muş.Ve bu son hadise. Aşık olduğu katil, kendi katili de oluyor. ***Bir katil, bazı kadınlara niye bilhassa çekici geliyor? Altında yatan ne olabilir? Bir genellemesi var mıdır?Mesela aranızda bilhassa bir katille beraber olmak isteyeniniz var mı? Bir insan öldürmüş bir insanı daha çekici, daha seksi bulanınız?Olabilir. Ve mutlaka bir açıklaması vardır diye düşünüyorum. Derinlerde bir yerlerde yatan bir açıklama. “Kadınlar neden arıza erkeklere kapılırlar, stresten, kavgadan, gürültüden ‘heyecan’ duymak da neyin nesidir” sorusunun da altında eminim aynı cevaplar yatıyordur... Burada tek değişen ‘arıza’nın miktarı. Kiminin üst sınırı huysuzluk, kiminin demek ki katillik...***Aklıma gelen şu oluyor: “Beni o kadar sevecek veya seviyor ki (yani ben o kadar sevilmeye değer biriyim ki) bana bir şeycikler yapmayacak..” umudu. Bir nevi “kaplan bakıcısı” vehmi. Sevgimle düzeltirim iddiası.. Olabilecek en zor vakayı insanlık namına ele alıp düzeltip bırakma iddiası. Adam tamir etme hastalığı. Yazık ki hiçbir zaman umulan olmaz, başkasına öfkeli olan, başkasına şiddet göstermiş olan kişi, kısa zamanda sana da aynı öfkeyi, şiddeti gösteriyor.Bazen de katilin olabiliyor. ***Herhalde “babasal” bir takım sorunlar yüzünden olmalı. Zira kadınlarda böyle bir takıntı var hakikaten. Babaları düzgün olmayan kadınların içinde “babamı düzeltemedim” uktesi kalıyor ve gidip bir başka arıza adam bulup onu düzeltmeye çalışıyorlar.Etrafımda bol miktarda var onlardan.Ne zaman ki baba takıntısından kurtuluyorlar o vakit arıza adamlardan da kurtuluyorlar. Ancak kolay kurtulabilinen bir takıntı değildir. Kimden çocuk yapacağınıza iyi karar verin. Bir ruh hastası yetiştirmeyin.

Devamını Oku

Ekmeği sorgulamak

15 Ekim 2009

İki gün önce, yazımı okumuş olan bir hanımefendi aradı. Diyarbakır Lice’de koyun otlatırken ölen veya resmi raporla ifade edersek elindeki sopayla oraya nasıl ve neden geldiği bilinmeyen bomba atarı dürtükleyerek kendi kendini patlatan küçük kız hakkında yazdığım yazıdan dolayı çok kızgındı bana. “Sizin yüzünüzden bundan sonraki seçimde MHP’ye oy vereceğim. Beni kışkırttınız, ben tahrik ettiniz. Sizin yüzünüzden MHP en az bir oy fazla alacak..” dedi durdu. Yazıma tekrar baktım. Bir çok şeyden söz eden bir yazıydı. Herkesin herkese karşı keskin yargılarından, fikri sabitlerimizden, harcanan çocuklardan... Burası demokratik bir ülke, istediğinize verebilirsiniz dedim. Yine kızdı.. Ne yapmasını bekliyor acaba MHP’den diye merak ettim. Ağzıma biber mi sürmesini?***Nazi’ler, Yahudileri, Çingeneleri ve dahi uygun bulmadıkları herkesi toplayıp temerküz kamplarına ölüme yollarken, Almanların büyük çoğunluğunun bundan haberi yoktu. Almanlar, toplananların “çalışma” kamplarına götürüldüğünü sanıyordu. Almanlar, götürülenlerin biraz burunları sürttükten sonra tekrar döneceklerini sanıyordu.Almanlar olup biteni ancak 2. dünya savaşı bitip, ülkeye Ruslar geldiği zaman öğrendiler. Ruslar, biz söylersek inanmazlar diye Almanları otobüslere bindirip bindirip kamplara götürdüler. Kendi gözleriyle görsünler diye. Almanlar, yapılan korkunç şeyler kadar habersizliklerinden de utandılar. Burunlarının dibindeki soykırımı bilmiyor olmak en az soykırım kadar şoke etti onları. Gözlerini ve kulaklarını bu kadar kapamış olmalarından çok utandılar. Ne oluyor, neden götürülüyor bu insanlar demeyişlerinden utandılar. Söylenenlere kulak asmayışlarından çok utandılar. Ve kimse de onlara bu utançlarını unutturmadı. ***Soru sormak kötü bir şey değildir. Sorulara cevap vermek de kötü bir şey değildir. Medeni ülkelerde herkes herkese soru sorar. Sorumlu ve vazifeli insanlar da cevap verir. Cevap vermek zorundadırlar. İster hükümet adamı ister devlet memuru ister iş adamı ister gazeteci olsunlar. Çünkü halka karşı sorumludurlar. Biz bu ülkede yapılmış bir çok şeyi bilmiyoruz. Aynı Nazi zamanı Almanlar gibi haberimiz yok. Bize dokunmadığı için ve bilirsek inandığımız bütün değerleri sarsacağı endişesiyle galiba bilmek de istemiyoruz. Her ne olduysa bilinmeden kalsın istiyoruz. Soru sormak bu nedenle en büyük ayıp sayılıyor. Türk basını da hem yıllarca ağır bir şekilde sansürlendiği hem de okurunu (en yumuşak deyimle) “üzmek” ve “kaybetmek” istemediği için bazı gerçekleri yazmamaya devam ediyor. Birileri yazmaya kalktığı zaman da onu ya mahallenin delisi ya da satılık kalem ilan ediyor. ***Bu ülkede “Bu yediğim ekmek sağlıklı bir ekmek mi?” diye sorgulamaya başladığın zaman, “yoksa sen ekmek sevmiyor musun?” diye sorulmaya başlanıyor. “Daha düzgün bir ekmeğimiz olsa daha iyi nesiller yetişmez mi?” dediğin anda “ekmek düşmanı” oluyorsun. “Bu ekmeğin içinde olmaması gereken şeyler var” dediğin zamansa “nankör” ilan ediliyorsun.“Ben bu ekmeği yemek istemiyorum” dediğin anda da vatan haini ilan ediliyorsun. Ülkede işlerin doğru yürümesini istemeye hakkın yok. Ülkenin medeni büyük ülkeler gibi tarihiyle adam gibi hesaplaşmış, hatalarını telafi etmiş, düzgün bir yolda ilerliyor olmasını istemeye hakkın yok. Bu ülkede ne şehit olmuş Mehmetçiğin hesabını sorabiliyorsun ne de kendi kendini patlatan Ceylan’ın. Bu ülkede ne geçmişin izini sürebiliyorsun ne geleceğin... Hiç kimse soru sormasın. Hiç kimse hakikati istemesin. Hiç kimse hiçbir şey bilmesin. Öyle (dostlar iş başında görsün kafası), muhalefet yapar gibi görünelim yeter..

Devamını Oku

Kulunç diyarı Türkiye

13 Ekim 2009

İki arkadaşım var. Deli gibi dertleniyorlar. Eyvah işler kötü gidiyor, ne olacak. Eyvah o müşterimi de kaybettim, ne yapacağım.. Yemeden içmeden kesildiler, böyle etleri çekiliyor. Sürekli bir ağlanma, vızıldanma, gerginlik durumu.. Birine sinirlendim artık. Yahu çoluğun yok çocuğun yok. Ne olur yani batarsan? Ne olur iflas edersen? Çocuksuz olmanın keyfi işte tam da budur! Millet sersem yavrularını bize övüp duruyor, ay aman daha büyük bir mutluluk yok deyip deyip nispet yapıyor, hah işte bir çocuksuz olarak şimdi sıra sende: “Çocuğum yok ve batma, dibe vurma kaygım da yok!” de... Dedim. Hiç tınmadı tabii. Sanki beslemesi gereken 6 çocuğu ve bir adet alkolik kocası varmış gibi ona sinirlendi, buna dertlendi, buna kaygılandı, 5 yıl sonrası için üç kez daha endişelendi.. Saçmalık..***Şirince’da konakladık iki gün. Üç Polonyalı ile tanıştık. İki erkek bir dünya güzeli kız. Bisikletle dünya turu yapıyorlar. Yıllardır (evet aynen öyle.. YILLARDIR!) yollardalar. Para? Müzik yapıp kazanıyorlar. O gün ne kadar kazandıysalar ona göre yiyip içiyorlar. Ablam, nerede kalıyorsunuz diye sorunca sevimli sevimli sırıttılar. Yanlarında çadırları varmış, bir yerde serip yatacaklarmış. Hadi bize gelin dedi ablam, büyük bir mutlulukla geldiler. Türkiye’ye gelene kadar müzikten hayli güzel para kazanabilmişler. Sadece Viyana’da 3 günde 400 Euro para kazanmışlar. Türkiye’de ise bütün paraları bitmiş. İnsanlar Türkiye’de müziğe para vermiyormuş. Sokakta gitar çalıp şarkı söyleyen bu üç kafadarı hayret ve hayranlıkla izliyorlarmış, el çırpıp dans ettikleri bile oluyormuş ama bozuk para vermeyi akıl edemiyorlarmış. Ama buna karşın 1 aydır neredeyse tek bir gece bile çadırda yatmamışlar. Herkes evine davet edip, bir güzel yedirip içiriyormuş. “Avrupa’nın en misafirperver ülkesi açık ara Türkiye” diyorlar. “Şaşkınlıklar içindeyiz. Her yanımızdan geçen illa ki bir şeyler veriyor. Meyve, bisküvi, ceviz. İki haftadır cebimizde çok az parayla dolaşıyoruz ama yemek ve konaklama için İstanbul’dan sonra hiç para harcamadık neredeyse..” Bunda tabii grubun güzeller güzeli kızı Adela’nın da etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Zira Türkiye’ye girdiklerinden beri günde en az 3-4 evlenme teklifi alıyormuş. “Türk erkekleri bu kadar hızlı mı aşık olur?” diye soruyor muzip muzip.. Ne zaman eve döneceklerine dair en küçük bir fikirleri yok. Anladığım kadarıyla böyle bir niyetleri de yok. Kış gelince kuşlar gibi güneye göç ediyorlar, yaz gelince yine kuzeye çıkıyorlar. Türkiye’den sonra Kıbrıs’a oradan da Afrika’ya geçeceklermiş.. Altı ay da Afrika’da dolaşacaklarmış.İnanılır gibi değil di mi? ***Özetle diyeceğim şu: Çocuklular için bir şey diyemem ama bekarların bu kadar üzülüp, sinirlerini bozmalarına cidden bir mana veremiyorum. En kötü ne olabilir ki!? Dibe batarsın, kiranı veremeyecek hale gelirsin.. Eee? Kapat evini, dağıt eşyalarını, atla bisikletine düş işte yollara! Önce canın çıkar. Sonra açılırsın. Bırak bütün kariyerler başkalarının olsun. Ne olur ki... Acı gerçek şu ki: 40 yaşına kadar bir halt oldun oldun, sonrası rutindir.. Vakit doldurmadır. Emeklilik için gün saymadır. Ayrıca bir halt olmuş olsan da fark etmez. Sonunda öleceğiz. Arkadaşıma onu diyorum. Madem o kadar bunaldın sat iş yerini, otur evinde. Orada da oturamıyorsan ailenin yanına taşın. O da olmuyorsa evine öğrenci al. O da olmuyorsa çık dolan.. Sinirini bozmak yerine şartlarını değiştir, minimum harcamada takıl git. Bırak dağınık kalsın. Kendini bu kadar kasmaya, germeye değer mi yahu... Bu ülkenin genel olarak bir gevşemesi şart. Her bakımdan. Dünyanın en kulunçlu insanları bizizdir herhalde.

Devamını Oku

Fikri sabit açılımı da şart

12 Ekim 2009

Bu sabah, arabam bozulunca bir çekici çağırmak zorunda kaldım. Hayli konuşkan bir şoförü vardı. 10 dakikalık seferimiz sırasında dünya kadar şey anlattı. Trabzonlu sevimli bir gençti. Bir yıl olmuş Bodrum’a geleli, işleri iyimiş ama şikayeti Kürtlerin her tarafı ele geçirmesiymiş..“Ne oluyor her tarafı ele geçirdiklerinde?” dedim.“Bir şey olmuyor ama onlar vatan haini” dedi.“Hepsi mi?” dedim. “Hepsi değildir ama çoğu öyle” dedi. “Nereden biliyorsun?” dedim, “Bilmeyecek ne var... Kürt işte.. Bebelere kurşun sıkıyorlar” dedi.. ***Aklıma bir başka “bebe” olan Ceylan geldi. Diyarbakır Lice’de koyun otlatırken “param parça” olan (veya edilen) küçük kız. Savcının bugünkü açıklaması şu: “patlamadan mütevellit parçalanmış, deforme olmuş, üzerlerinde küçük oval çıkıntılar bulunan muhtelif ebatlarda 12 adet metal parçalarının 40 milimetrelik bomba atar mühimmatı iç gövdesinde yer alan ve parça tesiri yaratmak amacıyla kullanılan metal aksama ait olduklarının, başka bir deyişle bu metal parçalarının bir havan topuna ait olmadığı, 40 milimetrelik bomba atar mühimmatına ait olduğu, 40 millimetrelik bomba atar mühimmatlarının emniyetli atışa olanak vermek amacıyla namludan çıktıktan sonra belli bir mesafe sonra kuruldukları ve hassas tapalarının aktif hale geldiğinin, ancak her türlü fabrikasyon mühimmatın atıldıktan sonra düştüğü yerde patlamamasının olası bir durum olduğu, söz konusu 40 mm’lik bombaatar mühimmatının da daha önce atılmış, ancak patlamamış, sert bir cisimle üzerine vurulması neticesinde patladığı, Ceylan Önkol’un olay anında elinde olduğu iddia edilen ve olay yerinde görüntülenen tahra (Bir tür eğri budama bıçağı) üzerinde de patlamanın parça tesirlilerinden meydana geldiği, değerlendirilen deforme izinin mevcut olduğu, havan mühimatının cidar kalındığının fazla olduğu, bu seseple olay yerine 60 milimetrelik veya 81 milimetrelik bir havan mühimmatının düşmesi halinde mutlak surette çok daha büyük parçalar ile kuyruk kısımlarının olay yerinde tespit edilmiş olması gerektiği, örnek olması açısından söz konusu havan mühimmatlara ait başka bir olayda elde edilen patlama sonrası görüntü fotoğrafları ile karşılaştırma yapıldığı, tüm bu hususlar ışığında Ceylan Önkol’un menşei ve modeli tespit edilemeyen, daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 milimetrelik bomba atar mühimmatına eldeki tahra ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldığı’bildirilmiştir.” Yani? Özetle: Ceylan kendi kendini patlamış.***Kimindir o mühimmat? Henüz bilmiyoruz. Kim bırakmış oraya? Onu da bilmiyoruz. Sopayla vurup bomba (veya her ne ise) patlatılabilir mı? Bana biraz uzmanların açıklamasına muhtacız gibi geldi. Tabii biri sormayı akıl ederse.. Haberin altında bir okur şöyle yazmış: “Bence durup düşünülmesi gereken nokta” çocuğun “ölümünden ordu sorumlu olmasa da bu kadar insanın neden ordudan şüphelendiği. Acaba ordu nerde hata ya da hatalar yaptı da güvenirliğini zedeledi ve halkı ikna etmekte zorlanıyor? Kendisine yönelik olası şüpheleri birçok defa olduğu gibi niye bölücülükle suçluyor?” Karadenizli genç gibi... Galiba herkes fikri sabite takılmış gidiyor.

Devamını Oku

Sonbahar geldi, Bobi’ye yuva arıyoruz

11 Ekim 2009

Bodrum maceramız yavaş yavaş bitmek üzere. Kasım sonuna doğru herhalde döneriz İstanbul’a.Bildiğiniz (veya bilmediğiniz) gibi bu yaz daha çok çalışmak ama aynı zamanda yazlık yerin de keyfini çıkartmak üzere Bodrum’da bir ev tuttuk. Harikulade bir yazdı doğrusu. Gelen giden çok şükür hiç eksik olmadı. Görüşemediğim bir çok kişiyle burada görüştüm, yeni harikulade dostlar edindim.Üşümekten hiç denize giremezken şnorkeli keşfedip bol bol denize girdim. Yüzmekten hoşlanmamanın nedeninin kulaç atarken düzenli nefes almayı becerememek olduğunu anladım. Bunun üzerine yazdığım “Şnorkelle yüzen kıro yüzücü MT” yazısı nedeniyle şnorkel severler tarafından bol bol kınandım. Fakat öte yandan İstanbul’daki yüzme havuzlarından birine “sağ sol nefes almak çok yoruyor beni, zaten bu saatten sonra profesyonel yüzücü olmaya da niyetim yok, bırakın dağnık kalsın, ben acaba havuzda şnorkelle yüzebilir miyim?” dediğim zaman da bu seferde o taraftan bol bol kınama yedim. Bana yüzme bilmeyen insan muamelesi yaptılar ve havuza ders almadan giremeyeceğimi kati bir lisanla ifade ettiler. Havuza girip ne yapacaksın derseniz mesele şudur: Gelen giden sayesinde bol bol yedim ve af buyrun bol bol da içtim. Dolayısıyla bol bol da kilo aldım. Şimdi vermeye çalışıyorum hesapça. Hazır yüzmeyi sevdim kışın havuzda da yüzersem yardımı olur diye düşündüm. Benim süt beyazı tenim bile iki ton koyulaştı! Bu bir mucizedir. Hayatımda ilk defa renk değiştirdim! Buğday ve daha koyu ten rengi olanlar “ne diyor bu?” diyorlar olabilirler ama benim gibi beyaz peynirler ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır. Zira bizler bronzlaşmayız, haşlanırız ancak. ***Bu arada başımıza gelmeyen de kalmadı. İki bin liralık çılgın bir su faturası mı istersiniz (daha ödeyeceğiz onu...), hırsızların evimize girip cânım Nikon D80’imizi ve objektiflerini cebellezi etmesi mi istersiniz (başı dertten kurtulmaz inşallah), hemen dibimizdeki makilikte çıkan ve hayli yayılıp evimizin önüne kadar gelen yangın mı istersiniz, otel gezerken düşüp çömleği çatlatmalar mı istersiniz...Özetle çok renkli, çok eğlenceli bir yazdı. ***Bir de misafirimiz oldu. Bobi Van Kenobi. Kendi kendine geldi, kendi kendine bizi sahiplendi, kendi kendine bekçilik yapmaya karar verdi, sonra yine kendi kendine bekçi olmaktan vazgeçip kendini arkadaşımız ilan etti... Dünya sevimlisi bir sokak bobisi. Kimileri doberman falan mı diye soruyor ama yalan yok, bildiğin sokit. Uzun bacaklı, dikimsi kulaklı, kısa tüylü, açık kahverengi bir arkadaş. Erkek. Zaten tipinden daha önemli olan şahsiyeti. Cana yakın, oyuncu, dost canlısı bir köpek. Öyle olur olmaz havlama huyu da yok. Düşmanlık etmeyen köpeklerle de çok güzel oynuyor. Ayrıca kuduz aşısı da yapıldı, bit ve keneleri de ayıklandı. Üç numara öğrettik. Otur, yat ve pati ver. Hepsini gayet güzel yapıyor. Bir halta yaramıyor bu öğrendikleri ama olsun. Üstelik özgür bir ruh. Bağlanmaya alışık değil. Dolaşıp dolaşıp gelmeyi seviyor. Ama eğitim tasmasıyla bağlı yürümeyi de öğrenebilir. Öğrenmeyi seviyor. Lafın kısası: Bakacak birini arıyoruz. İstanbul’a götürelim dedik önce ama ev sahibim Muzaffer Ağbi köpek fikrini şiddetle reddedince ona yeni bir ev aramaya karar verdik. Ey okur! Ocağına düştüm! Aranızda, Bodrum taraflarından çok da uzak olmayan bir yerde, sevimli mi sevimli bir köpek isteyen var mıdır? Lütfen yazın. Şuncağızı ziyan etmeyelim. İlgilenene fotosunu yollayacağım. İlk iki paket maması da benden.

Devamını Oku

Topraktan, baldan, ilikten ve gözyaşından yapılan boyalarla sıra dışı resimler

9 Ekim 2009

Bugünlerde İstanbul’un her tarafında bir serginin dev afişleri asılı: “Yüksel Arslan Retrospektifi.” Yüksel Arslan’ın “artür” ismini verdiği eserleri için her şey aynı anda söylenebilir: Çarpıcı, şoke edici, tüyler ürpertici, kışkırtıcı, esprili, dalgacı, koca bir insanlık tarihi, iç kaldırıcı, bunaltıcı, kör güzün parmağına anlatımcı, gamlı, takıntılı, çıfıt çarşısı, bir dahinin eserleri, bir kaçığın eserleri, mağara resimleri, eski zaman resimli doğa tarihi ansiklopedisi, anatomi atlası, portreler geçidi, modern Karagöz resimleri, grafiti, penis çeşitlemeleri, zihinsel yeraltının arkeolojisi, minyatür, tuhaf rüyalar alemi, aklın karanlık tarafı. Her bir resme saatlerce bakıp detaylarda kaybolmak da mümkün, “daha fazla dayanamayacağım” deyip sergi salonunu terk etmek de. Serginin düzenleyicisi Levent Yılmaz müthiş bir iş çıkarmış. Santralİstanbul binasının üç katını kaplayan sergi, Yüksel Arslan’ın 60 yılı geçen sanat hayatının tüm fazlarını da gösteriyor. Üstelik en güzeli: Kendi cümleleriyle. Nerede nasıl başlamış, nasıl yurt dışına gidebilmiş, kimlerle tanışmış, kimler hayatına girmiş, yaşadığı aşklar, acılar, sıkıntılar, mutluluklar, okudukları, dinledikleri, yediği içtiği ve bağımlısı olduğu her şey kendi ağzından. Koca bir hayatın kağıda geçmiş hali. Etkilenmemek mümkün değil. Daha çok isteyenler için Arslan’la yapılmış bir röportaj videosu da gösteriliyor. Hatta yeterince şanslıysanız kendisiyle bile tanışmanız mümkün.Kendi malzemesini kendi yapıyorYüksel Arslan’ın en çarpıcı tarafı kendi malzemesini kendisini yapması. 22 yaşına kadar satın aldığı boyalarla resim yapıyor. 22 yaşında ilk sergisini açıyor. Galerinin sahibi ve Türk sanat tarihi meşhur figürlerinden olan Adalet Cimcoz elinde çıngırakla tanesini 50 liradan hepsini satıyor. Cebine 800 lira giren Yüksel Arslan, hemen Haşet Kitapevi’ne gidip “Modern Sanatın 40.000 yılı” kitabını alıyor. Tarih öncesi çağlara büyük ilgisi olan Arslan orada malzemesini keşfediyor: Toprak, bal, yumurta akı, yağ, kemik iliği, sidik, kömür... O güne kadar bildiğimiz boyalarla yaptığı resimlerin hepsini yok ediyor. Kendi boyasını imal ediyor. Bir daha da hiç yapay boya kullanmıyor. Eserlerine isim yerine numara veriyorYüksel Arslan eserlerine resim demiyor, “artür” (arture) diyor. Sanat anlamına gelen “art” ile resim manasına gelen “pentür” (penture) kelimelerinin birleşimi. Artürlerine isim de vermiyor. Numara veriyor. Bugüne kadar 655 tane artür yapmış. Yılda en fazla 15 adet artür yapıyor. Zira vaktinin çoğunu okumak alıyor. Nietzsche, Marx, Gide, Sade okuduğu ve etkilendiği yazarlar. Hayatının altı yılını “Das Kapital”i okuyup resimlemeye veriyor. Das Kapital serisinin en bilinen artürü (“dev el”) 11. İstanbul Bienali kapsamında Karaköy Antrepo 3’de sergileniyor. Yazar Yüksel Arslan Türkiye’ye 42 yıl sonra geldiKastamonu Daday’dan göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1933’te Eyüp’te doğan, babası yine Haliç kıyısında bir kontrplak fabrikasında çalışan, İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okuyup 1961 yılında Paris’e giden; 1967’den beri de bir daha memlekete hiç gelmeyen dünyaca ünlü bir ressamımız. Doğup büyüdüğü Eyüp semtine, tam 40 yıl sonra ironik ve tesadüfi bir şekilde dev bir sergiyle döndü. Eyüp sınırlarındaki Bilgi Üniversitesi Silahtarağa Kampüsü içindeki Santralİstanbul’da neredeyse tüm hayatını kapsayan olağanüstü bir sergi. 40 yıldır neden Türkiye’ye hiç gelmediği sorulduğunda çok basit bir yanıt veriyor: “Çalışıyordum.” 1961 yılında gittiği Paris’te türlü sıkıntılara rağmen hayli başarılı olan Arslan altı yıl aradan sonra 1967 yılında İstanbul ve Ankara’da da sergi açar. Ankara’daki sergi “müstehcen” olduğu iddiasıyla savcı tarafından daha 2’nci gününde toplatılır. Davası 8 ay sürer. Kendi tekniğini keşfettikten sonra bir daha asla suni boyalara el sürmez. Etkilendiği yazarlar, etkilendiği besteciler, romanlar, anılar, incelemeler, felsefe kitaplarını kendi süzgecinden geçirip resmediyor. Sanat hayatı belli başlı dönemlere ayrılıyor. “Phallizm” adını verdiği döneminde artürlerinde neredeyse her şeyi erkek cinsel organı olarak görüyoruz. 1960’da Nietzsche dönemi başlıyor1960 Nietzsche, 1967 ise Marx dönemi... Altı yıl boyunca Marx’ın ve Marx hakkında yazılmış neredeyde bütün kitapları okuyor ve 50’yi yakın artür yapıyor. Kapital serisi büyük başarı kazanıyor. Ödüller kazanıyor, resimlerinden yola çıkılarak tiyatro oyunları yapılıyor. 1980’den sonra “Sanatçılar, şairler, düşünürler, yazarlar, müzisyenler” dönemi başlıyor. 1984’ten sonra çocukluğuna döner ve kendine ve kendisiyle özdeşleştirdiği yazarlara dair artürler yapıyor. 1986-2000 arasında “İnsan” dizisine başlar. İnsana dair en çok sinir hastalıkları ilgisini çeker. Şizofren resimleri başlıyor. 2000 yılından sonra tekrar okumalarına dönüyor ve “Yeni Etkiler” dönemi başlıyor.‘Arture’ nasıl yapılır kendi ağzından tarifi“Elinizdeki toprak boya stokunuzdan (tercihan sarı renkten) iki çorba kaşığı alın, iyice incelene kadar öğütün. Küçük bir tencereye 40/50 gram tereyağı, yarım kaşık bal, üç kahve kaşığı şeker, bir çay kaşığı tuz koyun, üzerine 4 gram sabun rendeleyin ve on damla kadar tütün suyu ekleyin. Sonra tencerenin içine işeyin. (1/10 litre kadar) Son olarak tencerenizi ateşe koyun. Kaynamaya yüz tuttuğunda daha önce hazırladığınız iki kaşık toprak boyayı ekleyin, ağdalı sıvıyı bir çatalla karıştırarak 3-4 dakika kaynatmaya bırakın. Biraz soğumaya bırakın ve içine beş yumurta akı ekleyerek 3-4 dakika çırpın. Tencerenin içindekileri büyük bir kağıt üzerine boşaltın, sıvıyı bir fırça yardımıyla kağıdın tüm yüzeyine yayın ve on saat kurumaya bırakın. Ertesi gün kağıdınız çok daha zor ve tehlikeli olan ikinci safha için hazırdır.”

Devamını Oku

Timuçin Esen hadisesi hakiki bir rezilliktir

9 Ekim 2009

Şemsiyesiyle magazinciye gayet haklı olarak girişen Hande Ataizi olayından beri hep yazmak istedim, bir türlü elim değmedi, şimdi yazıyorum.. Bu ülkede magazincilik “faşizmin” en pespaye, en rezil versiyonu olarak tezahür ediyor. Yüksek lisans öğrencisi olsam tez konusu olarak kesinlikle “magazin faşizmi”ni seçerdim. İtekleme, kakalama, polise gidip ispiyoncu çocuklar gibi utanmadan arlanmadan şikayet etme ve sonra da yine utanmadan arlanmadan “Yazık.. Zavallı” başlıkları çakma... Ve bunu haber alma özgürlüğü diye yutturmaya kalk... Ama daha tehlikelisi de şu: Hiçbir filmde, dizide magazin programlarında olduğu kadar “değer” enjekte edilmiyor. Hiçbir başka mecrada bu kadar ırkçılık, bu kadar sınıfçılık ve bu kadar ahlakçılık yapılmıyor. Çok rahat bir şekilde Türk Ahlak ve Örflerini Koruyalım derneğinin bir yayını olduğunu sanabilirsiniz magazin programlarının. Mesela sevgili olmak altı çizile çizile vurgulanan bir şeydir. Hafiften ayıplarlar sevgililik ilişkisini. Ne zaman evlenecekleri durmadan sorulur. Yoksa ufukta böyle niyet o zaman niçin evlenmedikleri sorgulanır. Kızın bir kusuru mu vardır? Ünlü genç ve güzel kadınların zengin aile çocuklarıyla beraber olmalarıyla alttan alta ama hayli kaba bir şekilde alay edilir. Bu magazin programlarına göre bu zengin çocuklarının anneleri de bu güzel ve ünlü genç kadınları hep reddeder. Hep bir veto vardır hanımsultandan bilmem kim mankene. Bu “hayali kayınvalide vetosu” magazincinin bu genç ve güzel kızlar hakkındaki yorumudur aslında: Evlenilmeyecek, kabul edilemeyecek, namussuz kadınlar demenin dolaylı olarak söylenmesidir. Veya fakirin zenginle ne işi var demenin.. Sonra acayip bir şekilde maçodurlar. İki eski sevgili karşılaşınca muhakkak surette “köşe bucak kaçmalıdır birbirinden”. Hele yanlarında yeni sevgilileri varsa onlar da muhakkak surette “surat” asmalı, “kavga” çıkartmalıdır. Ola ki eski sevgililer, yanlarında yeni sevgilileri olduğu halde birbirinden kaçmamış, sarmaş dolaş olmuş ve hatta aynı masada oturmuşlarsa MÜTHİŞ şaşırırlar. “İlginç çift” “Medeni olmak da tabii ayrı bir şey” imalarıyla adamları açık açık “godoş” ilan ederler. Irkçıdırlar. Tamam Kürtlere, Rumlara, Ermenilere direkt kötü davranmazlar ama bir Kürt ünlü, hele bir yamuk bir laf etsin. Yüz kere, bin kere o kendi akıllarınca “çirkin sözler”i bangırdatırlar dururlar. Unutmayın Ahmet Kaya, Magazin Muhabirleri gecesinde linç edilmeye çalışılmıştı. Ahmet Kaya o korkunç ve utanç geceden sonra ülkeyi terk etmişti. (Kaya’ya çatal fırlatanları da unutmadık bu arada.) Alkollü olmak hep ayıplanan bir şeydir. Ünlünün sarhoş olma hakkı yoktur. Çakırkeyif olması bile yeterlidir zil zurna sarhoş damgası yemesi için. Saatlerce takip ederler. Yeterince eli ayağı dolaşmamışsa o zaman yere düşürmek için uğraşırlar. ***İşin tuhafı hukuk da magazinden yana. “Halka/kamuoyuna mal olmuş kişiler” diye ne manaya geldiğini asla anlamadığım bir teranedir gidiyor. Çok zırıldarsan hakim yapıştırıveriyor: “Halka mal olmuş kişilerin özel hayatları insanları ilgilendirir. Muhabir görevini yapıyor vs vs” Bir insan iyi oyunculuk yapıyor, iyi şarkı söylüyor, iyi yazıyor, iyi resim yapıyor ve işinin doğası gereği sahneye çıkıyor, ünlü oluyor, diye böyle hırpalanmak zorunda mıdır? Yeteneği onun laneti midir?Meşhur olmak için her tür rezilliği, yavşaklığı yapan yeteri kadar yeteneksiz var. Aç desen açacak, kapa desen kapayacak.. Doldurmuyor onlar saçma programlarınızı? Yetmiyor mu onların “beni çekin beni çekin, sırf benimle uğraşın” yaltaklanmaları? Magazincilerle al takke ver külah, canım cicim, ye beni, yiyeyim seni muhabbetleri? Yüz vermeyen kıza tecavüz eden ayılar gibi Türk magazini. Güzellikle laf alamayınca zorla ve Timuçin Esen olayında gördüğümüz gibi POLİS zoruyla laf alıyorlar. Allah bu ülkede bir şeyler yapıp yanlışlıkla ünlü olmaktan korusun insanları.

Devamını Oku

Protestoyu protestoya devam

7 Ekim 2009

Çok kızmışlar... Beyoğlu’nun ve esnafın canına okuyan “ pirotestoculara” kızdığım için küfür kıyamet mektuplar yazmışlar. Olay yerinden hızla kaçmak yerine orada kalıp neyi nasıl protesto ettiklerini daha iyi görseymişim... IMF’nin dünyaya verdiği zararın yanında banka camları neymiş ki.. Zaten hepsi büyük sermayeninmiş, niye bu kadar üzülmüşüm ki.. Camcı da esnafmış, o da kazansınmış... Ayrıca pirotestocular esnafa hiiiç zarar vermemişler, barikat kurarken dükkan önündeki saksıları kibar kibar kenara çekmişlermiş sadece.... Yok ya! Cehenneme dönmüş koca bir mahalleden söz ediyoruz. Biber gazı sanki nokta atış yapılabilen bir şeymiş gibi, sanki sadece göstericilere sıkılabiliyormuş gibi.. Orada kim var kim yok herkesin ciğerleri söküldü. Evet olay yerinden hızla uzaklaştım zira polis copunu da biber gazını da yeterince yemiş biriyim. Ve üstelik inanmadığım bir protesto yöntemini yakından görmek uğruna ciğerlerimin yeniden perişan olmasına razı olamazdım.Devam ediyor: “ Sistemin aldığı canların haddi hesabı yoktur Mutlu hanım. Bu sadece orada ölen amca değildir ayrıca.” (Amca da mı IMF’nin kurbanı oldu?) “IMF sayesinde her stand by anlaşmasıyla daralan sağlık harcamaları binlerce bebeğin ölümüne ve sakat kalmasına neden olmaktadır.” (Gerçek dışı iddialar..) Gerisini varın siz düşünün diyeceğim (tipik goy goy...) ama HSCB şu camlarını taktıramadan siz üzüntüden bir şey düşünemeyeceksiniz anlaşılan. (Ya evet. Hissem var HSBC.. Gitti paralarım...) Ülkeyi sattıktan sonra iki çöp bidonu ve bir kaç cam da iner, insin. (Yıllardır iniyor, ne faydasını gördük?) Ben çocuklarımıza üzülüyorum. Geleceği çalındıktan başka polis tarafından vahşice üzerinde tepinilen çocuklarımıza. (O polis benim zamanımda da üzerimizde de tepiniyordu, ablamın zamanında da tepiniyordu, anamın zamanında da... Ben benden çalınmış geçmişime yanabilir miyim müsadenizle?..) Esnafız ayağıyla eline sopa alan birkaç faşistin dövdüğü çocuğu korumak yerine kaldığı yerden döven polis olmalıydı bugün konumuz. Ama camlar çok canınızı yakmış belli. (Evet dedim ya hissem var bankaların her birinde..)” ***Cevap veriyorum: Hayır. Protestocuları samimi bulmuyorum. Böyle olacağı çok belliydi. Günlerdir başka başka yerlerde medeni medeni protestolar yapılıp duruyor. Ne cam indirdiler, ne taş attılar. Kimse de onların üzerine gaz sıkmadı. Onlar yüzünden kimse hastanelik olmadı, kimse ölmedi. Yahu polisimizi bilmiyor musunuz? Yeni mi tanıştınız Türk polisiyle? İki sene önceki 1 Mayıs’ı ve müdahale eden polisimizi ne çabuk unuttunuz? Son 5 yılda biber gazı diye bir şey keşfettiler ve bunu oyuncak gibi kullanmaya bayılıyorlar! Canı sıkıldıkça biber gazı sıkan, önüne gelene (kahvede oturan şaşkın turist dahil) tekme tokat girişmeyi seven bir teşkilat. Bunu inkar eden yok. Konumuz binlerce kere polis oldu zaten. Olmaya da devam edecek. Ama polis her zamanki gibi yüzüne gözüne bulaştırdı, yatıştırmak yerine kavgaya tutuştu diye öbür tarafı hiç mi eleştirmeyeceğiz? Aman ne romantik, tıpkı 68’ler gibi mi diyeceğiz? Olay yerine gaz maskesiyle giden, giderken de hatıra fotoğrafı çektiren, çantalarında çekiç, sapan ve molotof kokteyli taşıyan göstericiler kusura bakmayın ama bana samimi gelmiyor. Maksat IMF protestosu falan değil. Maksat kör terör. Hepsi 20 yaşın altında gençler. Muhtemelen hayatında hiç çalışmamış, hiç para kazanmamış. UNICEF toplantısı olsa onu da eminim aynı yöntemle (ve tabii yine teşkilat hakkında hiçbir şey bilmeden) protesto edeceklerdi. IMF’yı suçlamak en kolayı, en ucuzu.. Ben kendimi bildim bileli IMF’ye Türkiye’de işgalci kuvvet muamelesi yapılır. Adamlar zorla gelmişler de ülkenin yönetimini ele geçirmişler gibi. Ülke adam gibi yönetebilseydi 30 yıldır “IMF iki gözüm, gel aman bizi kurtar” denmezdi. Ülke adam gibi yönetilseydi bunca yoksulluk olmazdı. Ülke adam gibi yönetilseydi polisimiz de adam gibi olurdu.. Ülke adam gibi yönetilseydi her bir fırsatta öfke, kin, intikam patlamaları yaşanmazdı. Her şey IMF yüzünden demek “ kurban” psikolojisidir. Biz çok masumuz, aslında çok iyiyiz, ama işte ah o dış güçler yok mu... Bizi bir bıraksalar Amerika’yı bile geçeriz... Ama işte IMF izin vermiyor... AB frenliyor... Amerika’nın pis oyunları... Hele o Alman domuzları yok mu! Yahudileri de unutma abi. Ha tabii. Ermeni ve Kürt işbirliği de var zaten. Hepsi onlar yüzünden. Yoksa biz çok çalışkan, çok akıllı, çok ahlaklı, çok iyi ülke yönetmesini bilen bir toplumuz vs vs. İnanın siz daha bu palavralara.. Benim oğlum aslında çok zeki çok ahlaklı çok çalışkan bir çocuktur ama işte hep arkadaşları yüzünden bu hallere düştü diyen anne de böyle teselli ediyor kendini.. Kimse benim oğlum kötü, tembel, ahlaksız diyemiyor. IMF’ye çakmak en kolayı. En ucuzu... En ballı züğürt tesellisi. “Sistemin aldığı canlar” ı IMF almadı, bu ülke kendisi aldı. Bu ülke kendi çocuklarını kendi öldürdü. Öldürmeye de devam ediyor. Lice’de koyun otlatırken havan topuyla paramparça edilen Ceylan’dan bilmem haberiniz var mı... Çılgınca pirotesto ederken belki gözünüzden, kulağınızdan kaçmıştır... Yapacaksanız manalı bir protesto yapın. Size “yapın, kulunçlara iyi gelir” denileni değil.

Devamını Oku