Bolu’da bir dava: Bolu’da evlenen çift, kocanın, eşinin gerdek gecesi bakire çıkmadığını ileri sürmesi üzerine ayrılıkla sonuçlandı. Koca mahkemeye giderek kadının bakire çıkmaması yüzünden evliliğin iptal edilmesi davası açtı. Kadın ise Bolu İzzet Baysal Kadın Doğum Hastanesi’ne giderek bakire olduğu ve kızlık zarının duhule (ilişkiye) müsait olduğu yönünde rapor aldı ve kocasına boşanma davası açtı.Bu iki dava Bolu Aile Mahkemesi’nde birleştirilerek görüşüldü. Mahkeme, erkeğin açtığı evliliğin iptali davasını reddetti, ancak kadının açtığı boşanma davasını kabul etti. Erkek bu kararı temyiz etti ve dosya Yargıtay’a geldi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararında ise aynen şöyle denildi: “Kadının zifaf gecesi bakire (kız) çıkmadığı toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Bu suretle kadında bulunması lazım gelen vasfın bulunmaması sebebiyle kocanın davasının kabulü gerekirken reddi isabetsizdir.”Neresinden tutmak istersiniz? Önce hukukçulardan başlayalım. “Kadında bulunması lazım gelen vasıf..” cümlesi başlı başına bir fiyasko değil midir? Bu ülkede bekaret önemsizdir demeye çalışmıyorum. Ezici çoğunluk böyle istiyor. Tamam diyecek bir şey yok, turşusunu kursunlar da bu nasıl bir tanımlama böyle? “Karşı tarafın bakirelik beklentisini karşılayamama” falan dese anlaşılır olacak da böyle deyince hukukun da bekarette ısrar ettiği sonucu çıkmıyor mu? Bu ülkede yasalar böyle mi tanımlıyor kadını? “İki kollu, iki bacaklı, memeli ve bakire.” Hakimler dünya görüşlerini ortaya koymaktan kendilerini alamamış herhalde. Fakat burada bitse yine iyi. Yargıtay kadının bakire olmadığı yargısına kocanın beyanına göre varmış. Halbuki ortada aksini söyleyen kapı gibi bir hastane raporu var. Kadının bakireyim beyanının (zaten evvel ezel) bir önemi yok, doktorlarının muayene raporunun da nedendir bilinmez bir önemi yok ama iptal de iptal diye yırtınan adamın beyanı esas. Kadınları pek sevmeyen bir Yargıtay dairesine denk geldik galiba. ***Bu arada: Adam niye boşanmayı kabul etmeyip evliliğin iptalinde bu kadar ısrar etmiş açıklayabilecek olan var mıdır? Olur da bir nafaka bağlanır diye mi? Veya kayıtlara evlenmiş boşanmış diye geçmemek için mi? Geçse ne olur?*****İslami İşletim sistemi Allahü-DOS En güzel şey icat edilmiş: İslami işletim sistemi. Besmele ile açılıyormuş, namaz vakitlerini haber veriyormuş. Niye icat edilmiş en güzel şey dedim? Çünkü bu durumda ezan sesini biraz kısmak mümkün olabilir herhalde diye düşünüyorum. Zira nağmeli, gazinomtrak ve böğüren ezanlardan illallah geldi ve imama her şikayete gittiğimizde “ama duyamayanlar, sesini daha çok aç hoca diyenler de var” şeklinde palavrasonik bir cevapla karşılaşıyoruz. Külliyen yalan zira minicik mahallemizde 2 adet cami var. Ayrıca karşı kıyıdan da duyuluyor. Hâlâ duyamıyorsun git kendine İslami işletim sistemli bir bilgisayar al o zaman... Ayrıca o kadarına da gerek yok, minik sevimli programlar var, mevcut bilgisayarına yüklüyorsun oluyor bitiyor.Şu gerçek ki ezan sesi her geçen gün daha çok yükseliyor, her geçen gün ezan okumalar daha bir tuhaflaşıyor. İnsanların inançlarına saygılıyım, başörtülülerin her tür hakkını gerek bu köşede olsun gerek başka yerlerde olsun savundum durdum bugüne kadar. Ama ezan hakkı son 7 yılda çok fena suiistimal ediliyor. Ezan, namaz vaktini bildiren bir çağrıdan öte bir mana kazandı. Yarım saate kadar çıkan sabah namazları, arabeskçileri aratmayan nağmeler, bütün mahalleye yayılan Cuma hutbeleri... Ezanı savaş tamtamına çevirenler bunun vebalinin ne olduğunun farkında mı acaba?
Erzurum’da küçük Musa’nın başına gelene aklınız eriyor mu? Aklınız alıyor mu demiyorum aklınız eriyor mu diyorum çünkü cidden çok ama çok tuhaf bir cinayet bu. Bir nevi Matrix demekten kendimi alamıyorum. Başka alemlerde, başka boyutlardaki hesaplaşmalar giriyor işin içine ve küçük bir çocuğun kanına giriliyor. Haberi anlayabilmek için sabahtan beri okumadığım şey kalmadı. Çocukluğumuzun oyunu monopolyden beri işler çok ama çok değişmiş!Anladığım şudur: Bir takım oyunlar var. Bunlar internet üzerinden oynanıyor. Aynı anda binlerce kişi oynuyor. Herkesin kendini temsil eden karakterleri var. Karakterini güçlendirmeye çalışıyorsun ki bir takım seviyeleri atlayabilsin. Bu güçlendirmeler oynadıkça elde ediliyor. Tamam buraya kadar biliyordum. Bilmediğim şu: Silahları gidip başkasından da satın alabiliyormuşsun. Üstelik bildiğin parayla! Meğer bu işin bir ticareti olmuş. Fazladan silahı olan satabiliyor. Veya birilerinin tek işi bu silahları bir şekilde kapıp satmak. Sen de alıp seviyeni yükseltiyorsun. “10 bin lira harcadım şimdiye kadar” demiş Metin2 oyunun müptelası bir adam bizim gazeteye verdiği mülakatta. (Yabancı bir oyunun adı nasıl Metin2 o da ayrı bir muamma..) 2 yılda 10 bin lira. Ne için? Karakterinin gücünü arttırmak için. Üç rüzgar, bir şimşek, 20 bilmem ne kılıcı alıp “ level” atlamak için. Sayıp dökmüşler de karakterinin sahip olduğu güçleri. Fakat çok pis işler dönüyormuş oyunda. Artık korkuyormuş, sıkılmış. “Zivana” isimli 12-13 bin TL değerindeki karakterini 5 bin TL’ye satmaya karar vermiş... Haberin altına da başka bir müptela not yazmış. “ Satamaz. Oyunun kurallarına aykırı. Karakterler satılamıyor. Yakında banlerler Zivana’yı...” (Ban: Yasaklamak.) Fakat bir takım uyanıklar ise bir takım nümerolar geliştirip çalabiliyorlar bu güçleri. Çalıp sonra sahibine yine satmaya kalkabiliyorlar. İşte galiba Erzurum’daki cinayetin nedeni de bu. Bir seyyar satıcının oğlu olan küçük Musa meğer bir bilgisayar kurdu imiş. Ve bu işlerden çok iyi anlıyormuş. Bir nevi hacker. Musa sabah okula giderken, yüzünde bir çizik olan ve burnu çökük bir genç Musa’nın yanına yaklaşıp onu zorla başka yere götürmüş. Musa giderken ağlıyormuş. Cinayet, Müge Anlı’nın programında da ele alınınca biri şöyle bir ihbarda bulunmuş: Musa, bir çeteye oyun üzerinden çok iyi para kazandırıyordu. Bir başka iddia da Musa’nın bir takım numaralar çekip birinin gücünü çaldığı. Artık ne olmuşsa olmuş, çocuğu öldürmüşler. Olmayan bir karakterin olmayan gücünü çalmak, bunu satmak, zengin olmaya çalışmak, uğruna bir çocuğun kanına girmek...Çok ama çok acayip gelmiyor mu size de?Suç rehber kitabın mı? Jan Devletoğlu’nun dün bir haberi vardı gazetemizde. Lonely Planet, Frommers gibi rehber kitaplarının Türkiye’yi yerin dibine batırdığını söylüyordu. Turistleri kazıklayan taksiciler, tuvaletler, kapkaççılar, turistlere fahişe gözüyle bakan Türk erkekleri...Hepsi Türkiye’nin gerçekleridir. Turistleri fena halde kazıklayan taksiciler konusunu ben de yazmıştım. Hollandalı arkadaşlarım Sultanahmet Camii’nden Ayasofya Müzesine (araları yürüme 5 dk) Anadolu yakası üzerinden götürülmüşler. Yani birinci köprüden geçip ikinci köprüden dönmüşler ve ahlaksız taksici 250 lira gibi de bir ücret talep etmiş. Bunu burada bangır bangır yazdığımda da Murat Bey (duyarlı bir taksici) dışında kimse ilgilendi. TEK BİR KURUM, TEK BİR ODA, TEK BİR TAKSİ DURAĞI aramadı, mektup yazmadı, umursamadı. Yani bir manada yaptıkları namussuzluğu, ahlaksızlığı, alçaklığı kabul ettiler. Zira sükut ikrardan gelir. Özetle: Türkiye’de turistler taksiciler tarafından yüzde 99 oranında kazıklanırlar. Hem de öyle 3 lira 5 lira fazla olarak değil. Allah yaratmış demeden 200 katı, 300 katı olarak. Bir rehber kitap tam da bunları yazmak zorundadır. Yurtdışına giderken tam da bu nedenle o ülkenin Lonely Planet veya Rough Guide’ımı yanımdan ayırmam. Var olan olumlu yada olumsuz gerçekleri yazmıyorsa o rehber kitap değildir. Olsa olsa Turizm Bakanlığı propaganda broşürüdür ve yeri de çöp kutusudur. Türkiye’nin durumu utanç vericiyse suç bunu yazan rehber kitaplarda mıdır? “ Türkiye’yi yerin dibine batırdılar, vay alçaklar” deyince ne oluyor? Rahatlıyor muyuz? Müslüman soykırım yapmaz diyen başbakan gibi Müslüman kazıklamaz, Müslüman tecavüz etmez, Müslüman çalmaz deyip başımızı kuma mı gömelim yoksa? Müslümanlık yazık ki kimseye ekstra ahlak getirmiyor. Ne diktatöre ne esnafa.. insanın içinde varsa var, yoksa yok. Ve görüyoruz ki bayağı bir bölümünde de yok..
Geçen hafta “Müzede menemen” başlığı altında yazdığım yazıya ilişkin Ayasofya Müzesi Başkan Vekili Doç. Dr. Haluk Dursun’dan bir telefon aldım. Konuyu hatırlatayım önce: İstanbul’da Bizans döneminden kalan ve 14. yüzyıla ait fresklerin en iyi korunduğu yapılardan biri olan Kariye Kilise-Müzesi uzun süredir öğle vakitlerinde buram buram yemek kokuyor. Zira müze personeli kilise-müze içinde yer alan bölümlerinde kendilerine yemek pişiriyor ve bu koku da bütün müzeye yayılıyor. Bu hem ziyaretçileri rahatsız ediyor hem de o eşsiz fresklerin bozulmasına neden oluyor. Rehber olan ablam Müjde Tönbekici’nin konuya ilişkin mektubunu köşemde yayınladıktan sonra yine rehber olan Ayşecan Varışlı’dan da bir mektup aldım. Müzeyi her gezdirişinde o da bu yemek kokularından çok rahatsız oluyormuş. Sadece o değil tüm rehberler. İstanbul Rehberler Odası 25 Mayıs 2009 tarihinde müze müdürlüğüne konuyla ilgili bir şikayet dilekçesi yollamış. O vakit dilekçeye cevap verilmemiş ama aynı dilekçe benim yazımla birlikte yeniden yollanınca İstanbul Rehberler Odası’na bu sefer bir cevap yazılmış. Söz konusu cevap bana da yollandı. Ayasofya Müzesi Müdür Vekili Doç. Dr. Haluk Dursun bey özetle şunu diyor. “ Böyle bir durum elbette ki hiç hoş değil, ancak ibadethane olarak inşa edilen bir binada altyapı eksikliklerinin olması normal. 11 Mayıs 2009 tarihinde 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı tarafından Kariye müzesi rölöve, restitüsyon ve tesisat projeleri işinin yapımına başlanmıştır. Kariye Müzesi bahçesinde yeni hizmet binası yapıldıktan sonra hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Söz konusu olumsuz davranışların tekrarlanmaması için müze personeli de uyarılmıştır.” Kendisinin ilgisi için teşekkür ederiz. Bu arada ek bina yapılana kadar personel sandviçe talim edecek anladığım kadarıyla.Fakat benim anlamadığım şey şu: 2010’a sadece 7 hafta kalmadı mı? 7 haftada İstanbul nasıl olacak da bir kültür başkenti olacak şiddetle merak ediyorum..Lüfer: 78 Grida: 3Lüfer Grida karşılaşmasını tahmin ettiğim gibi ezici bir farkla lüfer kazandı. Geçen gün sormuştum: Lüfer mi grida mı diye.. Okurlarım lüfer diyor. (Sevgili Süleyman yalnız kaldın..) Gridacılar ya balıklarını tanımadılar (zira öbür ismi lağos/laos/lahos) ve bizim VATAN Akdeniz bölgesinde pek satmıyor. Okurlarımdan Numan bey şöyle demiş: “Kimi lüfer yer, kimi grida. Ama esas şunu soracaksın: Lüfer ne yer, grida ne yer? Lüfer canlı balık yer. Yani et yer. Grida ise ot yer çöp yer, yosun yer. Onun için lüfer denizlerin prensidir...” Heh! Tabi ya! Ne prensi, kral o kral!Bir başka ehlikeyf okurum Bora bey de şöyle yazmış: “Yıllardan beri ailem ve dostlarımla tartışırım, lüfer haricindeki balıklar boşa dolaşıyor sularda diye, hele hele Egeli ve Akdenizli dostlar asla yediklerinin pırasa tadında balıklar olduğunu kabullenemezler. Bugünkü yazınızda aynı fikirde olduğumuzu okuyunca çok memnun oldum. Ellerinize sağlık. Geçtiğimiz perşembe akşamı Fener’de Patrikhane’nin kıyısında küçük bir balıkçı teknesinde dostlarımızla 2 kilo çinekopu mangal ve rakı ile ehlileştirdik, mehtap Kasımpaşa Asker Hastanesi’nin sırtından öyle bir hışımla çıktı ki “hani bana” der gibiydi inanın. Darısı başınıza...” Yaşşa! Bakın nasıl belli oluyor lezzetçiler! Gridacılardan hiç gelmedi böyle iştah açan mektuplar. ***Bu arada “güneyde olmanın en dandik taraf lüfer bulamamak” dedim ya.. Kapak oldu o laf bana. O gündür bugündür gittiğim bütün marketlerde karşıma boyna lüfer ve ailesi çıkıp durdu. Ortakent’in açık tek lokantası Köşem’de de lüferin amca oğlu çinekop vardı. Fakat Hamide Teyze dolaptaki balıklarını sayarken ne derdi dersiniz? “Çinekop da pişirebilirim ama ne gerek var? Üç kuruş et..” Güldüm tabii.. Bu da Ege kafası. O üç kuruş ete kurban olurum ben yav...
Dedikleri kadar varmış gerçekten. Güneyin baharı meğer kışın geliyormuş... Tam 3 haftadır yoldayız. Asil sokak köpeemiz Bobi Van Kenobi’yi bırakmaya gittiğimiz Ayvalık’tan (bu hayatta bir sokak köpeğini de evlendirmeyi başardım ya artık ölsem gam yemem...) başlayıp Denizli, Afyon, Antalya, Kemer, Çıralı, Olympos, Hoyran, Kekova, Faralya, Yeşilüzümlü üzerinden devam eden “Küçük Oteller Kitabı 2010” turumuzu dün itibarıyla tamamlayıp Bodrum’daki “lüks” villamıza geri döndük. Bu “lüks” lafı da sevgili Bodrum muhabirinin bir hediyesidir. Hatırlarsanız bu yaz bir grup köşeci olarak hep beraber soğan gibi soyulmuştuk Bodrum’da. Sonra şöyle bir haber çıktı gazetelerde: “Erman Toroğlu, Cüneyt Özdemir ve Mutlu Tömbekici’nin lüks villalarını soyan çete yakalandı, çalınan eşyalar sahiplerine geri verildi...” Soyadımda n olması gereken m’ye mi, lüks villa lafına mı yoksa o yakalandığı iddia edilip yakalanmayan çeteye ve katiyen sahiplerine teslim edilmeyen eşyalara mı kafayı takayım bilemediğim bir haberdi... Her neyse... 21 gün sonra canımız çıkmış vaziyette döndüğümüzde “lüks” villamızı hayli hüzünlü bir halde bulduk. Yağmur ve fırtınalar perişan etmiş zavallı evimizi. Her yer yaprak, meşe palamudu, servi kozalağı, kırılmış dal, plastik şişeler... Havuz hele tam bir facia. Yanına bile yaklaşmaya korkacağın bir ekosistem haline gelmiş. İçinde canlı cansız her şey var. Bir nevi genetiği değişmiş organizma.. Veya bataklık provası. Varsa kurtulmak istediğiniz biri yollayın bana, şakalaşma ayağıyla itivereyim havuza. Ölmez ama mutasyona uğrayıp başka bir canlı olarak çıkacağı kesin. Hiçbir şey olmazsa bile altı ay ağzını açamayacak hale gelir.Fakat daha fenası insan “havuz kimyasalları” denilen şeyin ne kadar vahşi bir şey olduğunu anlıyor. Bir havuz, kimyasalsız bir hafta içinde bataklık haline gelebiliyorsa nedir hakikaten bu kimyasallar? *** Fakat işte bulutlar çekilip yağmur bitince de şahane bir yere dönüşüyor buralar... Şu an her tarafı doğal bir çim örtüsü kaplamış durumda. Ve o çimlerin üzerinde de nergise benzer kokulu çiçekler... Hani özendirmek için abartıyorum sanacaksınız ama yeminle değil! Ortalık çiçek cümbüşüne dönmüş durumda. Beyazlar, morlar, pembeler.. Akşam yatıyorsun yok, sabah bakıyorsun halı gibi kaplamışlar ortalığı... Kimler tadını çıkartıyor peki? Çok saçma ama bir biz, bir de inekler... Biz bakarak onlar afiyetle yiyerek... *****Lüfer mi grida mı? Ege ve Akdeniz’de olmanın tek dandik tarafı: Lüfer yok. Varsa bile böyle tek başına bir köşede hüzünlü hüzünlü bakıyor adama. Hiç yiyesi gelmiyor insanın... Kendimi uzak diyarlarda askerlik yapıyormuşum gibi hissediyorum. Millet memleketinin meyvesini sebzesini özler bense lüferini. Arkadaşlar nispet yapıp duruyor. “Dün akşam senenin ilk lüferini yedik..” “Akşama lüfer var, gelmiyor musunuz?” gibi.. Pee.. Yazıyı yazarken bile ağzım sulanıyor. İnsanın 1 milyon tele borcu olsun ama tabağında lüferi eksik olmasın.. Öeeh.. Biraz abartılı mı oldu ne? Peki o zaman şöyle diyelim: Bir kış boyunca tek yeni tek bir kıyafet almayayım ama haftada bir lüfer yiyebileyim. Hindu olsaydım kesin bir Lüfer tanrısı icat eder ve değerli ailesi için tapınaklar yaptırırdım. Lüfer tapınağı, kız kardeşi Sarı Kanat tapınağı, küçük erkek kardeşi Çinekop tapınağı.. Adeniz’de işler başka. Kekova’da Roma Hasan’ın yerinde iki grida, iki bira ve bir salataya 129 lira hesap gelince anladık ki buraların kralı grida. (Veya biz süper bir kazık yedik..)Peki söz konusu arkadaş lüferin yanından geçebiliyor mu? Bittabi hayır. Yanından geçmeyi bırak kesip attığı tırnak bile olamaz.Ama Akdenizli bir arkadaşa bunu anlatamadık. “Yok” dedi “illa ki grida.. Lüfer ne ki...” Peeee... Memlekette lüfere kral demeyenler var arkadaşlar! Söyleyin ne ceza vereyim?
Bugün köşemin bir bölümünü ablama bırakıyorum. Kendisi 25 yıllık tecrübeli ve başarılı bir rehberdir. Memleketi karış karış bilir. Bugüne kadar binlerce yabancıya memleketi tanıttı. Gitmediği tek bir yer yoktur. Son derece de dikkatli ve duyarlıdır. Kariye Müzesi’nde gördüklerine daha doğrusu “kokladıklarına” inanamamış. Gönderdiği yazıyı olduğu gibi yayınlıyorum... Bir ilgilenen olacak mı şiddetle merak ediyorum. ***“Bir kaç gün önce İstanbul’daki Kariye müze-kilisesinde beni derinden düşündüren, şaşkın bırakan ve üzen bir olayla karşılaştım.Başka işlerimin yanı sıra arada rehberlik de yaparım. Yanımda hayli büyük bir yabancı grup ile mekâna girdik, içerisi çok kalabalıktı. Amerikalı, Yunanlı ve bir sürü başka milletten ziyaretçiler can kulağı ile rehberlerinin anlattıklarını dinliyorlardı.Bilmeyenler için tarif etmekte fayda var. İstanbul Edirne Kapı dolaylarındaki bu muazzam eser koskoca bin yıllık Bizans imparatorluğundan günümüze az yıpranarak kalmış en önemli yapıtı. Daha sonra yüz yıllarca Camii olarak kullanılmış, bunun sayesinde korunmuş, çatısı aktarılmış, üstü kireçle kaplı mozaik ve freskler gayet düzgün bir şekilde saklanmış. 1960’larda ciddi bir restorasyondan geçmiş (Amerikalılar sağ olsun), 1980’lerde çevresi düzenlenmiş. (Çelik Gülersoy sağ olsun)Tarih 27 Ekim, tam öğle suları. Kilisenin dar koridorlarına hafiften kavrulan soğan kokusu yayılmaya başladı. Herhalde köşedeki tostçudan geliyordur diye düşünürken, kavrulan biberin kokusu eklendi. fark ettim ki burada birileri basbayağı yemek pişirmekteydi. Kilisenin, yani müzenin içinde, 800 yıllık mozaik ve fresklerin altında hem de!! Yemek buharının nasıl yayılıp, mutfak dolabı ve tavanlara yapıştığını ev hanımlarımız gayet iyi bilir. İçeride menemen hazırlanmaktaydı. Hiç şüphem yoktu. Bir saatlik anlatımım bitince dosdoğru yetkilileri aradım, öğle yemeği işini nasıl çözdüklerini sordum. Yapının içinde kapı ile ayrılan bir bölümde bazen evden getirdiklerini ısıtıyorlarmış, bazen de pişiriyorlarmış. O günkü mönünün menemen olduğunu söylediğimde pek bir şaştı. “Ya koku ve buhar?” dedim, bugüne kadar kimse şikâyet bildirmemiş. Buyurun, bu da devletin kadrolu bekçisinin yorumu. Bu ne gaflet, bu ne laubalilik!! Kavramakta güçlük çekiyorum. İlla ki yanması mı, yıkılması mı gerekiyor aksiyona geçebilmemiz için?Üstelik burası Kars’ın bilinen Ani harbelerinin ötesinde yasak bölgede bulunan ve sistematik bir şekilde çökertilen “Horomos” Manastırı da değil. Burası Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul. Fakat Kariye’nin bahtı baştan kara! Daha önce de ‘dikkatsizliğimiz’ sonucu burada sergilenen en kıymetli ikonalarımızı çaldırdığımızı unutmadık. Uyanın eyy sayın bakanlarımız, uyanın sayın yetkililerimiz!! Saygılarımla Müjde Tönbekici” *** Aşıdan korkan başbakanAşı olacak mıyız olmayacak mıyız derken bir de böyle bir şeyle tanıştı Türkiye: Başbakanları aşıdan korkuyor!Sonra anlaşıldığı ki aslında Baykal da Bahçeli de Kültür Bakanı Günay’da korkuyor! Hepsi de “olmayacağım, ihtiyaç duymuyorum” diyor. Günde bin kişiyle tokalaşıp, öpüşüp koklaşan parti liderleri ihtiyaç duymuyorsa ev kadını Sabahat mı duyacak?Gene olan çocuklara olacak anlaşılan. Vurun abalıya, vurun çocuğa!
Evet üzülerek belirtmeliyim ki senin gibi faşist ve erkek zihniyeti taşıyan kadınların var olduğunu bile bilmek midemi buladırıyor. Sen bir aşağılık ve gerizekalının birisin. Toplu sexsi ancak senin ve Serdar gibi sapıklar yapıyorlardır. Tam da kendi sapık fantezilerinizi anlatıyorsunuz. Senin gibi sürtüğe de bu yakışır zaten. Evet sen faşizan duygularla büyüyen ve erkek kölesi bir kadınsın. Bunu şimdiye kadar bilmiyorsan bil. Yazıklar olsun senin gibi kendine kadınım diyen birine. Seni lanetliyorum.Kahrolsun senin gibi Kürt ve kadın düşmanları!Yaşasın Kürt kadınları ve PKK!” ***Dün yazdığım “biraz rahatlayalım artık” yazım üzerine gelen bir e mail. İşte tam da söz konusu yazımda anlatmak istediğim insan tipi. Komple kafayı sıyırmış. Bu hakareti rahatlıkla ediyorum zira bu kadar cevval yazdığına bakmayın. İsmini vermemiş. Uyduruk bir e mail adresinden atmış. Yani aslında bir “hiç kimse” ye ediyorum bu hakareti.Gardlar o kadar yüksek ki ne demek istediğimi bile anlamamamış. Anlamayacak da. Çünkü tüm dünya onun gözünde Kürt düşmanı.. Bazıları için de biliyorsunuz tüm dünya Türk düşmanıdır.Bazıları için de tüm dünya kadın düşmanıdır. Bazıları için de tüm dünya havyan düşmanıdır.Bazıları için tüm dünya din düşmanıdır. Onlara ne dersen de fark etmez. Onlar hassasiyetleri içinde debelenip dururlar, tüm dünyaları o hassas kanatlarına birinin dokunup dokunmadığını gözetlemekle geçer. Onlar paranoyalarını gerçekleştirmek için yaşarlar. Her şey şüphelerini teyit ediyordur. Bir detektif gibi arar bulurlar ne lazımsa.. Bu köşede yazmadıysam en az 50 adet kadın hakları yazısı, en az 25 adet Kürt hakları yazısı en az 10 havyan hakları yazısı yayınlamışımdır. Ben bile hem kadın hem Kürt düşmanı olabiliyorsam... Söylenecek pek bir şey kalmıyor demektir. Ne demiştim? Bir yazıyla adam asarlar.. ***Bir okur da şöyle yazmış: “Bu devirde hala internet kullanmıyor olmanız inanılır gibi değil. Bir okuyucunuz olarak hemen bir bilgisayar edinmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. İnanın sonunda, bilgisayarsız yıllarınıza çok üzüleceksiniz.” Zira yazımın bir yerinde “şimdi Serdar Turgut’un yazısına tekrar bakamıyorum çünkü internetim yok” demiştim.Buna ama gevrek gevrek güldüm müsaadenizle. Bu bey veya hanım da sanırım tüm dünyayı teknoloji ve İnternet düşmanı görenlerden. “İnternetim yok” cümlesinin önüne “şu an” kelimelerini eklemediğim için Kürt ve kadın düşmanı olmam yetmiyormuş gibi bir de teknoloji düşmanı oldum iyi mi.. Bilgisayar kullanamayan bir takım kaknem yazarlarla eş tutuldum iyi mi! Hay bin kunduz! Hayır ben ne teknoloji düşmanıyım ne de internet. Hatta daha ötesi kendi bilgisayarımı kendim tamir etme aşamasına bile gelmek üzereyim. Ama yağmurlu ve fırtınalı günlerde memleketin ADSL’leri, 3G’leri ve bilumum internete erişimleri kesilip durabiliyor. Ben ne yapayım... Bu da mı benim suçum? ***Bu mektup elbette daha iyi niyetli ama aslında yine aynı zihniyetten çıkma. Görmek istediğin gibi bakma zihniyeti. Tüm dünya cahildir dersen evet tüm dünyanın cahilliklerini görürsün. Tüm dünya bize düşman dersen evet tüm dünyanın düşmanlıklarını görürsün.Tüm dünya beceriksiz dersen “internetim yok” cümlesinden yazarın bilgisayar bile kullanmadığı sonucunu çıkartırsın. “Düzgün erkek yok” diyen kadınlar da bildiğiniz gibi gidip gidip düzgün olmayan erkekleri bulur. Zira onlar da sadece düzgün olmayan erkeği “görür”. Bilmiyorum anlatabildim mi...
Meseleyi Vatan okuru ne kadar takip etti bilmiyorum. Serdar Turgut, PKK’lılar Habur sınır kapısında güle oynaya girince “PKK’lı olmadığıma pişmanım. Keşke ben de terörist olsaydım.” diye bir yazı yazdı. Bunu da böyle iç bayıcı klişelerle değil son derece komik bir şekilde yazdı. Bir yerinde de “duyduğum kadarıyla PKK’lılar toplu seks de yapıyorlarmış. Benim gibi bir adamın arayıp da bulamadığı bir şey. Ve lakin beni heyecanlandıran PKK’lı bir kadın olmadı şimdiye kadar. Mecburen Rojin’i dağa kaldırıp, seks kölem yapmam gerekecekti..” diye yazdı. (Tam bu cümlelerle değil tabii. İnternetim yok, aklımda kalanı yazdım..)İşte bu noktada bardak taştı ve Rojin, Serdar Turgut’u mahkemeye verdi. Bir takım dernekler ve yazarlar Serdar Turgut’u protesto etti, Serdar Turgut televizyonlara çıkıp özür diledi, sonra bir özür yazısı yazdı ama özrü kabahatinden büyük bulundu, o da ayrı bir tartışmaya neden oldu, Ayşe Arman önce kızdı sonra pazar röportajını ST ile yaptı, Ertuğrul Özkök “Serdar Turgut bırak bir kadını dağa, dansa bile kaldıramaz... O kadar utangaçtır, şaka yapıyor yahu” diye koca bir yazı yazdı, bu arada eteğindekileri de döktü... falan filan. Ben başından beri durumu çok abartılı buluyorum. “Aaaa ama kendini Rojin’in yerine koy, hoş mu yani!?” diye soruyorlar. Orada benim ismim geçseydi açıkçası çok gülerdim. Seks kölesi yapmak için Serdar Turgut’un aklına BENİM gelmiş olmam (ki hiç sanmıyorum gelsin) beni cidden çok eğlendirirdi. Aklıma da hiç kadınlığıma, namusuma göz dikti gibi şeyler gelmezdi. Serdar Turgut’un bu cümleyi benim etnik kökenimi aşağılamak için ettiği de gelmezdi. Zira hem biliyorum ki Serdar Turgut ırkçı ve seksist bir insan değil hem de bunu sadece mizah için yapıyor. Ve üstelik bu mizah son derece “yeni” ve “cesur” bir mizah. Rojin meselesinden önce de aklımda Serdar Turgut hakkında bir yazı yazmak geliyordu fakat nasıl toparlayacağımı bir türlü bilemiyordum. Ben Serdar Turgut’un Türkiye için son derece gerekli bir yazar olduğuna inanıyorum. Bundan 12-13 yıl evvel Hürriyet Pazar ekine yazmaya başladığı zaman okuduklarıma inanamamıştım. Taptaze bir nefes gibi gelmişti. “Çocuk yapmadan önce şunları prova edin” diye bir yazısı vardı, çerçeveletip duvarıma asmıştım, bulabilsem (en azından buzdolabımın üzerine) yine asarım. Ne siyaseten doğruculuk umurundaydı, ne kim bozulur, kim alınır umurundaydı ne de edepsizlik.. Ve daha önemlisi: Mesaj kaygısı yoktu.Oh! Cem Yılmaz’ı da bu yüzden seviyoruz. Sonra günlük yazılarına başladı, ciddileşti, mesaj kaygısı taşımaya başladı, doğal olarak sıkıcılaştı. Yine de yüzlerce meslektaşından daha iyiydi. Genel yayın yönetmenliğini bırakıp 12-13 yıl önceki yazı üslubuna ve konularına dönünce o tadı tam yeniden almaya başladım.. Bu ülkede hiç olmazsa birinin olup biteni mesaj kaygısı gütmeden, samimi (veya sahte) bir yeise girmeden, okuyanı kasmadan, sıkıntıya boğmadan, bir şey öğretmeye, dayatmaya kalkmadan ve en önemlisi şehirli ve zeki bir üslupla sarakaya alması gerekiyordu. Ben Serdar Turgut’un mizahıyla rahatlıyorum. Bir konuda kasmadan mizah yapılabiliyorsa artık o konunda bir düzelme, bir gelişme vardır diye düşünüyorum.. Mesele “hassasiyet” gardlarını biraz indirmek. Beni de sinirlendirdiği, irite ettiği oluyor elbette ama biliyorum ki mesele onda değil bende. Hepimizin gardlar çok yüksek. Yumruk yemeyelim diye o kadar yüksek tuttuk ki artık önümüzü bile göremez hale geldik. Çok alıngan, çok hassasız. Sıkıcı ve boğucu bir ülke olmak için ne kadar hassas olmak gerekiyorsa işte o kadar hassassız. Biri bunu umursamıyorsa hakikaten iyi bir şey yapıyor demektir. Yine “bir yazıyla adam asarlar” durumu oldu. Hayatında ilk defa bu yazısıyla Serdar Turgut’un adını duyanlar onu ağır bir Kürt düşmanı, ağır bir kadın düşmanı ilan etti. Ve bu da olabilecek en saçma ve ya kendi deyimiyle absürd şey oldu. Bu kadar patırtıya değer miydi? Bence değmezdi. Kendi bunu demiyor ama bana ayrıca aptalca da geldi. Biraz rahatlayalım beyler, hanımlar.. Hakikaten biraz rahatlayalım artık..
Haberin kendisini görmedim. Haşmet Babaoğlu’nun Sabah’taki köşesinden okudum. Bir genç, intihar etmek maksadıyla elektrik direğine tırmanmış, polis ise “gel sana simit çay ısmarlayalım, oturup konuşalım” diyerek delikanlıyı direkten inmeye ikna etmiş.Haşmet Babaoğlu, haberi “çiğ” bir şekilde verdiği için haklı olarak medyayı eleştiriyordu. Ancak ben, Haşmet’in yazısını okuduktan sonra başka bir şey düşündüm. “İnsan” polisi ne kadar “özlediğimi” fark ettim...Polisin bu hadisede yaptığı son derece insanî bir şey. İntihara teşebbüs edenlerin veya teşebbüs ediyormuş gibi görünenlerin ezici çoğunluğu yardım çağrısında bulunuyordur. Yardım dediğin de çoğu zaman şefkattir. Dinlenmek, hak verilmek, onaylanmak... İstedikleri budur. Polis de bunu yapmıştır. Benim polislere dair şimdiye kadarki tecrübelerim yazık ki pek böyle insanî çerçevede olmadı. Şimdi yeniden yazmak istemiyorum (sanki daha önce bu köşede yazmıştım diye hatırlıyorum) fakat ehliyet, pasaport almak gibi bürokratik işlemler haricinde polisin cidden çok sevimsiz ve ahlaksız davranışlarıyla karşılaştım. O kadar ki başıma kötü bir şey gelse, yardım için polise gider miyim... Açıkçası şüphe içindeyim. Fakat işte böyle olmamalıydı. Polis dediğimiz zaman aklımıza hastanelere dahil (2 sene önceki 1 Mayıs’ı hatırlayın) kontrolsüzce biber gazı sıkan, ellerine düşene öldürene kadar dayak atan (Festus Okey’i hatırlayın), nefret ve kin (ve de galiba bol bol ideoloji) dolu insanlar gelmemeliydi. Polis ile halk birbirinden karşılıklı olarak nefret edip korkmamalıydı. Bunun ne büyük bir eksiklik olduğunun farkında değiliz çünkü olması gerektiği gibi bir polis gücünü hiç tatmadık. Bilmediğin bir şeyin eksikliğini nasıl bileceksin. Benim hayatımda hiç “polis amca” diye bir kavramım olmadı. Kimsenin de olduğunu sanmıyorum, babasının kardeşi polis olmadığı sürece. “Polis amca” dediğimiz eski Türk filmlerindeki hayali bir karakter sadece. O vakitler Türkiye’de müşfik polisler vardı da mı filmlere giriyordu yoksa filmcilerin hayali ve umudu muydu o Polis Amcalar bilmiyorum ama gerçek olanına rastlamadım. Ben mesela kendi mahallemdeki karakola daha bir kere uğramış değilim. Halbuki küçük bir mahalle bizimkisi ve iki günde bir mutlaka önünden geçiyorum karakolun. Elektrik direğine çıkmadan veya evime hırsız girmeden de tanışmış olmamız gerekirdi mahalledeki polislerle. Karakola uğramayı, iki çift laf etmeyi bırak önünden geçmek bile mümkün değil neredeyse. Önünden her geçişimde o kadar geriliyorum ki karşı kaldırımda yürümeyi tercih ediyorum. Es kaza o taraftaysam hızlanıyor, konuşmayı kesiyor, nöbetçi ile göz göze gelmemeye çalışıyorum. Zira nöbetçiyle göz göze geldiğimiz anda elindeki otomatik silahın namlusu da bana dönüyor olacak. Bundan daha sinir bozucu ne olabilir bilmiyorum. Yolda, üstelik kendi mahallende yürüyorsun, ne güzel bir gün diyorsun ve pat! Sana doğrultulmuş bir silahla karşı karşıya geliyorsun. O an bir tarafını sinek ısırsa? Veya ayağım tökezlese ve nöbetçi beni karakola hamle yapmaya niyetli bir terörist sansa? Veya akla ziyan daha saçma bir şey olsa? Nereden bileyim ben silahın emniyeti açık mı kapalı mı? Mahallemde hemen hemen herkesle selamı sabahı olan biri olarak bu bana tahammül edilmez geliyor. O bölge, sanki bizi korumak için değil de bilmediğim bir şeyi bizden korumak için tahsis edilmiş gibi. Veya daha fenası: Polis kendini bizden koruyor gibi. O silahlar onların eline kendilerini korusun diye verilmiş sanki. Kendi ülkemin kendi polisi değil de işgalci İngiliz kuvvetlerinin polisi sanki... Var mı daha saçma bir şey! Var mı üzerimize doğrultulmuş otomatik silahlar kadar sinir bozucu başka bir şey?Polisin intihar teşebbüsünde bulunan delikanlıya simit çay ısmarlamasını bir de bu açıdan bakmak lazım. Ben o namluların üzerimizden çekilmiş olmasını ve en azından kendi mahallemdeki karakolla suç unsuru olmadan da tanışmış olmayı, direğe çıkmadan da simit yiyip çay içmeyi isterdim doğrusu. 86. yılında özlediğim Türkiye işte böyle bir Türkiye.