Haberin kendisini görmedim. Haşmet Babaoğlu’nun Sabah’taki köşesinden okudum. Bir genç, intihar etmek maksadıyla elektrik direğine tırmanmış, polis ise “gel sana simit çay ısmarlayalım, oturup konuşalım” diyerek delikanlıyı direkten inmeye ikna etmiş.
Haşmet Babaoğlu, haberi “çiğ” bir şekilde verdiği için haklı olarak medyayı eleştiriyordu.
Ancak ben, Haşmet’in yazısını okuduktan sonra başka bir şey düşündüm. “İnsan” polisi ne kadar “özlediğimi” fark ettim...
Polisin bu hadisede yaptığı son derece insanî bir şey. İntihara teşebbüs edenlerin veya teşebbüs ediyormuş gibi görünenlerin ezici çoğunluğu yardım çağrısında bulunuyordur. Yardım dediğin de çoğu zaman şefkattir. Dinlenmek, hak verilmek, onaylanmak... İstedikleri budur. Polis de bunu yapmıştır.
Benim polislere dair şimdiye kadarki tecrübelerim yazık ki pek böyle insanî çerçevede olmadı. Şimdi yeniden yazmak istemiyorum (sanki daha önce bu köşede yazmıştım diye hatırlıyorum) fakat ehliyet, pasaport almak gibi bürokratik işlemler haricinde polisin cidden çok sevimsiz ve ahlaksız davranışlarıyla karşılaştım. O kadar ki başıma kötü bir şey gelse, yardım için polise gider miyim...
Açıkçası şüphe içindeyim.
Fakat işte böyle olmamalıydı. Polis dediğimiz zaman aklımıza hastanelere dahil (2 sene önceki 1 Mayıs’ı hatırlayın) kontrolsüzce biber gazı sıkan, ellerine düşene öldürene kadar dayak atan (Festus Okey’i hatırlayın), nefret ve kin (ve de galiba bol bol ideoloji) dolu insanlar gelmemeliydi. Polis ile halk birbirinden karşılıklı olarak nefret edip korkmamalıydı.
Bunun ne büyük bir eksiklik olduğunun farkında değiliz çünkü olması gerektiği gibi bir polis gücünü hiç tatmadık. Bilmediğin bir şeyin eksikliğini nasıl bileceksin.
Benim hayatımda hiç “polis amca” diye bir kavramım olmadı. Kimsenin de olduğunu sanmıyorum, babasının kardeşi polis olmadığı sürece. “Polis amca” dediğimiz eski Türk filmlerindeki hayali bir karakter sadece. O vakitler Türkiye’de müşfik polisler vardı da mı filmlere giriyordu yoksa filmcilerin hayali ve umudu muydu o Polis Amcalar bilmiyorum ama gerçek olanına rastlamadım.
Ben mesela kendi mahallemdeki karakola daha bir kere uğramış değilim. Halbuki küçük bir mahalle bizimkisi ve iki günde bir mutlaka önünden geçiyorum karakolun. Elektrik direğine çıkmadan veya evime hırsız girmeden de tanışmış olmamız gerekirdi mahalledeki polislerle.
Karakola uğramayı, iki çift laf etmeyi bırak önünden geçmek bile mümkün değil neredeyse. Önünden her geçişimde o kadar geriliyorum ki karşı kaldırımda yürümeyi tercih ediyorum. Es kaza o taraftaysam hızlanıyor, konuşmayı kesiyor, nöbetçi ile göz göze gelmemeye çalışıyorum. Zira nöbetçiyle göz göze geldiğimiz anda elindeki otomatik silahın namlusu da bana dönüyor olacak.
Bundan daha sinir bozucu ne olabilir bilmiyorum. Yolda, üstelik kendi mahallende yürüyorsun, ne güzel bir gün diyorsun ve pat! Sana doğrultulmuş bir silahla karşı karşıya geliyorsun. O an bir tarafını sinek ısırsa? Veya ayağım tökezlese ve nöbetçi beni karakola hamle yapmaya niyetli bir terörist sansa? Veya akla ziyan daha saçma bir şey olsa? Nereden bileyim ben silahın emniyeti açık mı kapalı mı?
Mahallemde hemen hemen herkesle selamı sabahı olan biri olarak bu bana tahammül edilmez geliyor. O bölge, sanki bizi korumak için değil de bilmediğim bir şeyi bizden korumak için tahsis edilmiş gibi. Veya daha fenası: Polis kendini bizden koruyor gibi. O silahlar onların eline kendilerini korusun diye verilmiş sanki. Kendi ülkemin kendi polisi değil de işgalci İngiliz kuvvetlerinin polisi sanki...
Var mı daha saçma bir şey! Var mı üzerimize doğrultulmuş otomatik silahlar kadar sinir bozucu başka bir şey?
Polisin intihar teşebbüsünde bulunan delikanlıya simit çay ısmarlamasını bir de bu açıdan bakmak lazım.
Ben o namluların üzerimizden çekilmiş olmasını ve en azından kendi mahallemdeki karakolla suç unsuru olmadan da tanışmış olmayı, direğe çıkmadan da simit yiyip çay içmeyi isterdim doğrusu. 86. yılında özlediğim Türkiye işte böyle bir Türkiye.
Üzerimize doğrultulmuş namlular ve simit çay paradoksu
Haberin Devamı

