Fırtına sonrası bahar

Haberin Devamı

Dedikleri kadar varmış gerçekten. Güneyin baharı meğer kışın geliyormuş... Tam 3 haftadır yoldayız. Asil sokak köpeemiz Bobi Van Kenobi’yi bırakmaya gittiğimiz Ayvalık’tan (bu hayatta bir sokak köpeğini de evlendirmeyi başardım ya artık ölsem gam yemem...) başlayıp Denizli, Afyon, Antalya, Kemer, Çıralı, Olympos, Hoyran, Kekova, Faralya, Yeşilüzümlü üzerinden devam eden “Küçük Oteller Kitabı 2010” turumuzu dün itibarıyla tamamlayıp Bodrum’daki “lüks” villamıza geri döndük.

Bu “lüks” lafı da sevgili Bodrum muhabirinin bir hediyesidir. Hatırlarsanız bu yaz bir grup köşeci olarak hep beraber soğan gibi soyulmuştuk Bodrum’da. Sonra şöyle bir haber çıktı gazetelerde: “Erman Toroğlu, Cüneyt Özdemir ve Mutlu Tömbekici’nin lüks villalarını soyan çete yakalandı, çalınan eşyalar sahiplerine geri verildi...”

Soyadımda n olması gereken m’ye mi, lüks villa lafına mı yoksa o yakalandığı iddia edilip yakalanmayan çeteye ve katiyen sahiplerine teslim edilmeyen eşyalara mı kafayı takayım bilemediğim bir haberdi...

Her neyse... 21 gün sonra canımız çıkmış vaziyette döndüğümüzde “lüks” villamızı hayli hüzünlü bir halde bulduk. Yağmur ve fırtınalar perişan etmiş zavallı evimizi. Her yer yaprak, meşe palamudu, servi kozalağı, kırılmış dal, plastik şişeler...

Havuz hele tam bir facia. Yanına bile yaklaşmaya korkacağın bir ekosistem haline gelmiş. İçinde canlı cansız her şey var. Bir nevi genetiği değişmiş organizma.. Veya bataklık provası. Varsa kurtulmak istediğiniz biri yollayın bana, şakalaşma ayağıyla itivereyim havuza. Ölmez ama mutasyona uğrayıp başka bir canlı olarak çıkacağı kesin. Hiçbir şey olmazsa bile altı ay ağzını açamayacak hale gelir.

Fakat daha fenası insan “havuz kimyasalları” denilen şeyin ne kadar vahşi bir şey olduğunu anlıyor. Bir havuz, kimyasalsız bir hafta içinde bataklık haline gelebiliyorsa nedir hakikaten bu kimyasallar?

***


Fakat işte bulutlar çekilip yağmur bitince de şahane bir yere dönüşüyor buralar... Şu an her tarafı doğal bir çim örtüsü kaplamış durumda. Ve o çimlerin üzerinde de nergise benzer kokulu çiçekler...

Hani özendirmek için abartıyorum sanacaksınız ama yeminle değil! Ortalık çiçek cümbüşüne dönmüş durumda. Beyazlar, morlar, pembeler.. Akşam yatıyorsun yok, sabah bakıyorsun halı gibi kaplamışlar ortalığı...

Kimler tadını çıkartıyor peki?

Çok saçma ama bir biz, bir de inekler... Biz bakarak onlar afiyetle yiyerek...

*****


Lüfer mi grida mı?

Ege ve Akdeniz’de olmanın tek dandik tarafı: Lüfer yok. Varsa bile böyle tek başına bir köşede hüzünlü hüzünlü bakıyor adama. Hiç yiyesi gelmiyor insanın... Kendimi uzak diyarlarda askerlik yapıyormuşum gibi hissediyorum. Millet memleketinin meyvesini sebzesini özler bense lüferini. Arkadaşlar nispet yapıp duruyor. “Dün akşam senenin ilk lüferini yedik..” “Akşama lüfer var, gelmiyor musunuz?” gibi.. Pee.. Yazıyı yazarken bile ağzım sulanıyor. İnsanın 1 milyon tele borcu olsun ama tabağında lüferi eksik olmasın.. Öeeh.. Biraz abartılı mı oldu ne? Peki o zaman şöyle diyelim: Bir kış boyunca tek yeni tek bir kıyafet almayayım ama haftada bir lüfer yiyebileyim.

Hindu olsaydım kesin bir Lüfer tanrısı icat eder ve değerli ailesi için tapınaklar yaptırırdım. Lüfer tapınağı, kız kardeşi Sarı Kanat tapınağı, küçük erkek kardeşi Çinekop tapınağı.. Adeniz’de işler başka. Kekova’da Roma Hasan’ın yerinde iki grida, iki bira ve bir salataya 129 lira hesap gelince anladık ki buraların kralı grida. (Veya biz süper bir kazık yedik..)

Peki söz konusu arkadaş lüferin yanından geçebiliyor mu? Bittabi hayır. Yanından geçmeyi bırak kesip attığı tırnak bile olamaz.

Ama Akdenizli bir arkadaşa bunu anlatamadık. “Yok” dedi “illa ki grida.. Lüfer ne ki...”

Peeee... Memlekette lüfere kral demeyenler var arkadaşlar! Söyleyin ne ceza vereyim?

DİĞER YENİ YAZILAR