Haberin Devamı
Bugün köşemin bir bölümünü ablama bırakıyorum. Kendisi 25 yıllık tecrübeli ve başarılı bir rehberdir. Memleketi karış karış bilir. Bugüne kadar binlerce yabancıya memleketi tanıttı. Gitmediği tek bir yer yoktur. Son derece de dikkatli ve duyarlıdır. Kariye Müzesi’nde gördüklerine daha doğrusu “kokladıklarına” inanamamış. Gönderdiği yazıyı olduğu gibi yayınlıyorum... Bir ilgilenen olacak mı şiddetle merak ediyorum.
“Bir kaç gün önce İstanbul’daki Kariye müze-kilisesinde beni derinden düşündüren, şaşkın bırakan ve üzen bir olayla karşılaştım.
Başka işlerimin yanı sıra arada rehberlik de yaparım. Yanımda hayli büyük bir yabancı grup ile mekâna girdik, içerisi çok kalabalıktı. Amerikalı, Yunanlı ve bir sürü başka milletten ziyaretçiler can kulağı ile rehberlerinin anlattıklarını dinliyorlardı.
Bilmeyenler için tarif etmekte fayda var. İstanbul Edirne Kapı dolaylarındaki bu muazzam eser koskoca bin yıllık Bizans imparatorluğundan günümüze az yıpranarak kalmış en önemli yapıtı. Daha sonra yüz yıllarca Camii olarak kullanılmış, bunun sayesinde korunmuş, çatısı aktarılmış, üstü kireçle kaplı mozaik ve freskler gayet düzgün bir şekilde saklanmış. 1960’larda ciddi bir restorasyondan geçmiş (Amerikalılar sağ olsun), 1980’lerde çevresi düzenlenmiş. (Çelik Gülersoy sağ olsun)
Tarih 27 Ekim, tam öğle suları. Kilisenin dar koridorlarına hafiften kavrulan soğan kokusu yayılmaya başladı. Herhalde köşedeki tostçudan geliyordur diye düşünürken, kavrulan biberin kokusu eklendi. fark ettim ki burada birileri basbayağı yemek pişirmekteydi. Kilisenin, yani müzenin içinde, 800 yıllık mozaik ve fresklerin altında hem de!! Yemek buharının nasıl yayılıp, mutfak dolabı ve tavanlara yapıştığını ev hanımlarımız gayet iyi bilir. İçeride menemen hazırlanmaktaydı. Hiç şüphem yoktu. Bir saatlik anlatımım bitince dosdoğru yetkilileri aradım, öğle yemeği işini nasıl çözdüklerini sordum. Yapının içinde kapı ile ayrılan bir bölümde bazen evden getirdiklerini ısıtıyorlarmış, bazen de pişiriyorlarmış. O günkü mönünün menemen olduğunu söylediğimde pek bir şaştı. “Ya koku ve buhar?” dedim, bugüne kadar kimse şikâyet bildirmemiş. Buyurun, bu da devletin kadrolu bekçisinin yorumu. Bu ne gaflet, bu ne laubalilik!! Kavramakta güçlük çekiyorum. İlla ki yanması mı, yıkılması mı gerekiyor aksiyona geçebilmemiz için?
Üstelik burası Kars’ın bilinen Ani harbelerinin ötesinde yasak bölgede bulunan ve sistematik bir şekilde çökertilen “Horomos” Manastırı da değil. Burası Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul. Fakat Kariye’nin bahtı baştan kara! Daha önce de ‘dikkatsizliğimiz’ sonucu burada sergilenen en kıymetli ikonalarımızı çaldırdığımızı unutmadık. Uyanın eyy sayın bakanlarımız, uyanın sayın yetkililerimiz!!
Saygılarımla Müjde Tönbekici”
Aşıdan korkan başbakan
Aşı olacak mıyız olmayacak mıyız derken bir de böyle bir şeyle tanıştı Türkiye: Başbakanları aşıdan korkuyor!
Sonra anlaşıldığı ki aslında Baykal da Bahçeli de Kültür Bakanı Günay’da korkuyor! Hepsi de “olmayacağım, ihtiyaç duymuyorum” diyor.
Günde bin kişiyle tokalaşıp, öpüşüp koklaşan parti liderleri ihtiyaç duymuyorsa ev kadını Sabahat mı duyacak?
Gene olan çocuklara olacak anlaşılan. Vurun abalıya, vurun çocuğa!

