Bir lokantanın vitrininde görmüştüm geçen haftalarda: “AÇILIM KÖFTESİ: Kola piyaz dahil 5 lira” Arabayla geçiyordum, nedir “açılım köftesi”nin içeriği soramadım. Dükkan mı yeni açılmıştı yoksa köfte değişik bir reçetenin ürünü müydü veya sahibinin etnik kimliğinden mi kaynaklanıyordu bu isim bilemedim.Velhasıl DTP’nin de kapatılıp Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin düşürülmesiyle anlaşılan o ki “açılım” dediğimiz şey bundan böyle sadece bir köfte ismi olarak kalacak literatürde. Kola ve salata dahil 5 liralık bir köfte... Muhtemelen Tokat baskınından sonra o da artık o isimle anılmıyordur. Manzara hiç değişmiyor farkındaysanız. PKK can alıyor, Kürtler PKK’ya olan gönül bağlarını bir türlü koparamıyor, mahkeme parti kapatıyor, geri kalan halk Kürtlerden nefret ediyor... Geldiğimiz nokta başladığımız nokta ile aynı. Yerinde duran bir trenin kompartımanlarından 30 yıldır aynı manzaraya bakıp duruyoruz. Ama bu arada ağzımızla “çuf çuf çuf” sesi çıkarıp tren ilerliyormuş taklidi yapıyoruz. Ne gadder güzel değil mi! Ordan bir la sesi alayım.. *****Yazarların yazıyla dans stilleri Cengiz Eren aradı. “Köşe yazıları sana da dans gibi gelmiyor mu? Her köşe yazarının bir dans tarzı var. Düşünsene bunun üzerinde” dedi. Düşündüm. İşte kategoriler:***Haşmet Babaoğlu: ZEYBEK. Kılı kırk yardığı, sakin sakin yazdığı, bir Egeli ehlikeyfine sahip olduğu, oraya basmayayım, buraya dikkat edeyim, aman kimselerin kalbini kırmayayım, etliye sütlüye fazla karışmayayım dediği için.Hıncal Uluç: VALS. Bütün salonu bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle durmadan dolaşıp her konuda bir fikir sahibi olduğu, her daim genç ve güzel “yeteneklerin” elinden tuttuğu, onlara destek olup dansı öğrettiği, alaturkalıklardan hiç hoşlanmadığı, valsçiler gibi daima dimdik durduğu ve hiç şaşırtmadığı için. Ahmet Hakan: HAKA. Avustralyalı yerlilerinin sert bir dansı. Hiç kimseden lafını esirgemediği, sürekli şaşırttığı, tahmin edilebilir olmadığı, bir sağa bir sola “hah! huh!” diyerek milletin ödünü kopardığı, sataşıp sataşılmayı sevdiği, bazen balyoz gibi bazen kadife gibi olabildiği tam da bu nedenle izlemesi çok eğlenceli olduğu için. Engin Ardıç: KILIÇ KALKAN. Her kuruma, her ideolojiye, her resmi tarih parçasına, her laf söyleyene, her yan bakana şakada şukada giriştiği, hiç öyle duygusallıklara prim vermediği ve tek başına takıldığı için.Ertuğrul Özkök: SEMA. Semazenler gibi bembeyaz olduğu, her zaman dengeyi gözetmeye çalıştığı, ne olursa olsun zarafetini kaybetmediği, sabit fikirli olmayıp dönmekten çekinmediği, dönerken en derindeki içine baktığı/bakabildiği için. Ayşe Arman: MODERN DANS. Orijinal, biricik, nevi şahsına münhasır, devrimci, yenilikçi, komple anti geleneksel olduğu ve insana “bunu ben de yaparım ne olacak ki” dedirtebildiği ama deneyince öyle olmadığını gösterdiği için. Serdar Turgut: SICAK SAC ÜZERİNDE YÜRÜYEN KEDİ DANSI. Kıyıda köşede ne kadar netameli konu varsa onlara girdiği, bastığı yere hiç dikkat etmediği, veya mazoistliğinden bilhassa tehlikeli yerlerde bastığı, bu yüzden insanların öfkesini üzerine çektiği, zaman zaman başını belaya soktuğu, sonra bir şey olmamış gibi koltuğa oturup keyifle kürkünü yaladığı ve bu yüzden onu izlemekten insan kendini alamadığı için. Yılmaz Özdil: ÇİFTETELLİ. Bir başa veya sona ihtiyaç duymadan, düğünlerdeki gibi hobara kendini ortaya atıp, sonra vızt diye hiç müdanesiz çekip gidebildiği, özel figürlere ihtiyaç duymadığı, coşkulu, neşeli ama basit, net ve bildik olduğu için. Bekir Çoşkun: TANGO. Hüzünlü ve duygusal olduğu, kelimelerle sevişir gibi dans ettiği, kızdı mı partnerini “göbeğini kaşıyorsun!” deyip pistin öte tarafına sertçe atabildiği, ama sonra tangodaki gibi geri gelip o çok sevdiği halkı ile yeniden dans ettiği için.
İki gündür Ece Vahapoğlu’nun Okan Bayülgen’in programında nasıl rezil olduğu konuşuluyor. Sitelerde programın o bölümü verilip duruluyor. Twitter’da (kurdu oldum) çakılsındı çakılmasındı konuşuluyor. Hadise şu: Ece Vahapoğlu yıllardır aşırı abartılmış, kendisine 5 beden büyük bir CV ile dolaşır durur. “5 dili anadili gibi konuşur, Papermoon’da yemek yemeği sever, annesi Boşnak’tır, Roma’daki Amerikan Üniversitesini birincilikle bitirmiştir, anne tarafı Saraybosnalıdır, Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın akrabasıdır, baskı üzerine baskı yapan iki kitabı vardır, Türkiye’nin genç başarı modeli olarak gösteriliyor, Amerika’da gelecekte ülke yönetiminde etkili olacak isimleri tespit ederek onlara özel bir eğitim verdiği programa katıldı, Osmanlı tarihi okumaya meraklıdır, Hillside’da spor yapar...” Nur Çintay, zamanında bu CV’yi, isimsiz olarak köşesinde yayınlamıştı. “Self promote” nedir görelim tanıyalım bilelim babında, memlekete hizmet olarak...CV yazmak bir sanattır biliyorsunuz. Amaç işvereni etkilemektir. Ama dozu aştın mı komik duruma düşüverirsin. Hakikaten var olan marifetlerin de görünmez olur. Fakat öte yandan memlekette böyle şeyleri “yiyen” de bol miktarda bulunuyor. Boğaziçi Üniversitesi lafını okur okumaz başı dönmeye başlayan (bölüm ve mezun olmuş olmak hiç önemli değil...) nice patron, şef, insan kaynakları müdürü tanıyorum. (Aksini iddia eden de var elbette...) Boğaziçi Üni. lafında başı dönenler “Amerikan...” “Roma...” “Birincilik....” “5 yabancı dil” “Uluslararası İşletme” laflarını arka arkaya görünce kim bilir neler oluyordur. Ayrıca Papermoon, Hillside... Ha bire buralarda takıldığını yazıp “müşterilerini” etkilemeye çalışan köşe yazarlarımız yok mu? Var. Ben nedir bilmiyorum ama demek ki bir manası var. Eh köşe sahibi değilsen ne yapacaksın? O vakit CV’ne yazıyorsun işte.. Ayrıca basınımız da bu CV’den hayli etkilenip bol bol röp. yapmadı mı Ece Vahapoğlu ile? Yaptı. Yedirebildiğin yere kadar gidiyor demek ki. Ama mesele bu değil. Ece Vahapoğlu, böyle bir CV’ye pek ihtiyaç olmayan bir sektörde (benden şimdiye kadar kimse CV istemedi) yani basında bir şekilde kendini var etmeyi başardı. Beğenirsin beğenmezsin ayrı, röportajlarıyla, yazılarıyla önce programını sonra köşesini kapmayı başardı. Kaç zamandır da kaptığı köşede duruyor. CV’nin vaadettiğini yapıyor mu tartışılır (veya tartışılmaz) ama olsun. E peki neden o zaman şimdi? Ne oldu? Niye birden göz battı? Bu CV yeni değil, 5 dil biliyorum iddiası da yeni değil. Twitter’da takip edebildiğim kadarıyla Ece Vahapoğlu ile zaten bir iki haftadır dalga geçiyor the “malum” ekip. Okan Bayülgen de belli ki Twitter takip ediyor. Veya ekibindekiler ediyor. Gaza gelip şunu bir de biz madara edelim demişler.. Ama Okan Bayülgen madara etmedi, konuğunu vahşice parçaladı. Hadiseyi IQ’su hayli düşük bir yabancı dil sınavına çevirdi. Sıfırcı hocanın sözlü imtihanı haline getirdi. Üstelik kendini de tekrar etti zira iki hafta önce Türkiye güzeline de aynı numarayı çekmişti. “Madara” etmek de CV gibi bir şey. Abarttın mı kendin de madara oluyorsun. Onun da CV gibi zarif olması lazım. CV’de olduğu gibi orada da marifetlerini kör kör parmağım gözüne sokmayacaksın. Tatlı tatlı vereceksin. Tatlı tatlı sokuşturacaksın. Vahşi hele hiç olmayacaksın. Yoksa işte böyle madara etmek istediğini mazlum haline getiriverirsin. Birden köşecilerin “ay ama hakikaten biliyor o dilleri yahu! Ben duydum. Süperkonuşuyooo..” dediği biri haline getirirsin. Buyrun. Kim neydi şimdi? Geliyor mu şöyle güzel bir transfer? 5 dilde “bez getir Cafer” demeyi bilen var mı?
Dün, bir hanımefendi aradı. Çok kibar bir konuşma tarzı vardı. Orta yaşın biraz üstünde olduğunu tahmin ediyorum. Ancak söyledikleri beni her bakımdan çok üzdü.“Herhalde çok mutlusunuzdur” diye söze başladı. “Otobüste atılan molotof kokteyli nedeniyle yanan kız öldüğü için herhalde çok mutlusunuzdur. Zira siz sadece Kürtler için üzülürsünüz. Türk düşmanlığınız anlaşılır gibi değil...” Bu denli yanlış anlaşılmaktan ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Hiç bir halkın düşmanı olmadığım gibi hiçbir halkı da kayırmıyorum. Burada defalarca şehitlerimiz, öldürülen sivillerimiz adına da yazdım. Bu kirli savaşta ölen, öldürülen herkes adına yazdım. Derdim onun canı bunun canı değil. Hepimizin canı. Hepimizin barışı. Hepimizin mutluluğu. İdi. Fakat en çok bu iki gün üzüldüm. En çok bu iki gün kahroldum. Önce insanlar sokaklara çıktı, Diyarbakır’da 23 yaşında bir Kürt genci polis kurşunuyla öldü. Sonra otobüse atılan molotof kokteyli nedeniyle yanan 17 yaşındaki Serap kız öldü. Sonra da Tokat... 7 Türk genci şehit oldu. 26 yıllık manzarada değişen hiçbir şey yok...Diyarbakır’daki kurşun, İstanbul’daki molotof kokteyli, Tokat’taki saldırı sadece 9 gencecik cana mal olmadı. 9 can artı koca bir ülkenin zaten zor bela yeşermekte olan umuduna mal oldu. Koca bir ülkenin geleceğine mal oldu. Koca bir ülkenin barışına mal oldu. Kederimi kelimelere dökmekte zorlanıyorum. Kendimi bildim bileli süren bu savaşın, bu itişin, bu kakışın biteceğine dair umudumu hiç bu kadar yeşertmemiş ve ardından da hiç bu kadar ölümüne yitirmemiştim... Belli ki bu savaş bitmeyecek, bitirilmeyecek. Bu kadar konuşup yazmaya karşın karanlık güçler, karanlık odaklar durmayacak. Canımız daima tehlikede, yüreğimiz daima ağzımızda, içimiz öfke ve buruklukla yaşayacağız. Kimi otobüslerde, kimi dağlarda, kimi nöbetinde gidip duran canlara ağıt yakıp duracağız... Tokat’taki baskını kimin yaptığı sorgulanıyor. PKK’nın olmayabileceği söyleniyor. Doğrusunu isterseniz kimin yaptığının çok önemli olmadığını düşünüyorum. Diyelim ki PKK değil de başka bir örgüt. Ne olacak? Kim inanır? Kim “ha tamam o zaman, açılıma devam” der ki.. Demez. Belli ki bu ülkede terör hep devam edecek. Belli ki biz bir terör ülkesi olarak var olmaya... veya daha doğrusu “yok” olmaya devam edeceğiz... İçin için sigara gibi yanarak. Mardin taraflarında oturan Kürt arkadaşımla konuştuk az önce. O da en az benim kadar şaşkın ve üzgündü. “Barış başlayamadan bitti galiba” dedi... Üzüntüsünde o kadar samimiydi ki çok sevdiği şehrini, hatta ülkesini bile terketmeyi aklından geçirdiğini söyledi. Artık bundan böyle ne söylenebilir ki? İzmir’de konvoya taş attı diye kim nasıl eleştirilebilir ki... Hakkari, Şırnak ve Ağrı’da sokağa çıkıp 17 santimetrekare için ortalığı birbirine katan adam ne kadar ikna edici olabilir ki? Üstelik Kürtlerin büyük çoğunluğu da bu sokak eylemlerinden rahatsızken. Habire “dağa çıkarız haa” layan bir DTP niye kapatılmasın ki? Mesele dağa çıkmak değil insanları dağdan indirmek iken, bu mudur söylenecek laf? Dağa piknik yapmaya, mantar toplamaya çıkacak değiller herhalde. Terörle mi tehdit ediyorsun terörden bu kadar çekmiş bir ülkeyi? Hem de bu günde? Bu süreçte?Yazık oldu. Koca ülkeye yazık oldu. En çok da Mardinli arkadaşım gibi mahalle baskısı yüzünden sesini çıkartamayan ama olup bitene kızan “sessiz çoğunluk” a yazık oldu.
Kendimi daha fazla babaanne gibi hissetmeye dayanamadım ve “twitter” denilen ortama girdim bugün.Bu devirde babaanne kıvamına gelmek an meselesi. Herhangi bir yenilik olduğunda 3 ay ilgilenme, tamam bittin! Dünyaya boş gözlerle bakmaya başlıyorsun. Twitter tam da böyle bir şey oldu benim için. İran seçimleri sırasında duydum ilk adını. Twitterdan yollanan mesajlarla öğrendiğimiz iddia edildi protestoları ve protestolarda olan biteni. O vakit girmedim. Sonra Ahmet Hakan kullanmaya başladı bu twitter’ı. Her gün bir twit mevzuu. Şöyle demiş, şöyle yazmış, sigara gibi bir bırakıyor, bir başlıyor, arada birilerinden ayar yiyor. O vakitler de girmedim.Fakat hadise giderek bir batağa döndü. Bilmedikçe daha fena yabancı kalıyorsun. Gözünde daha büyütüyorsun. Kendini manasızca yaşlı hissediyorsun. Hiçbir şey bilmiyorum değilim. Bu bir adet site. Üye oluyorsun. Sonra oraya mesajlar yazmaya başlıyorsun. Bir seferde en fazla 140 karakterlik bir mesaj yazabiliyorsun. Peki nedir işin kıymeti harbiyesi? İsteyen senin mesajlarını takip edebiliyor. Bu kadar. Sonunda bu sabah girdim. (www.twitter.com) Neyse ki basitmiş. Tanıdık tanımadık ne kadar insan varsa hepsini aradım, buldum, kim ne yazmış hepsini okudum. Ve yuh dedim. Benden başka herkes ama herkes var! Hem de kaç zamandır. Har har har yazıp çizip har har har mesaj atıyorlar. “Londra’dayım”, “ay Ürdün’deyim”, “off Paris’teyim”, “Otelimi sevmedim” “aman şunu seyrediyorum”, “buna bakıyorum”. Sosyalleşmenin dalağı yarılmış fakat farklı olarak: Kamuya açık bir dalak yarma. Peki sonuç?Dünya delirmiş. ***Twitterci kategorileriKendini günün filozofu ilan edenler: Bunlar hayatı çok ciddiye alıp her gün bir adet vecize yumurtlamışlar. “Güvercin de yaşıyor. Basit ama duru...” Veya “Estetikler kırışığını alır ama 40 yılını almaz...” Veya “Aşk yolu olmayan bir ülkeye pusulasız seyahattir...” Tabiatıyla böyle zırvalıkların pek meraklısı yok. Takipçileri en fazla 20 kişi. Kendini önce filozof ilan edip sonra dedikoduya vuranlar: “Mavi değil midir hepimizi sakinleştiren.. Yorum bekliyorum.” “Proust der ki vik vik vik. Yorum bekliyorum...” 3 hafta sonra: “Aa ne giymiş o kadın!? Yuh bu kiloya giyilir mi o?” “Okan Bayülgen’i haftaya hep beraber seyredelim.” Gazetedeki köşesinde yazacakları bir gün öncesinden arkadaşlarına ve takipçilerine haber veren köşeciler: “Şuna ayar çektim. Yarın okuyunuz...” “Üç gün içinde bu konuda yazacağım, takip ediniz...” “Antalya’ya gideceğim. Hava durumu nedir bildiriniz...” Takipçilerine günlük ıvır zıvır bildirmek yerine sadece yazılarının linkini gönderen yazarlar. Ben zaten yazdım yazacağım, bir de günlük mesaj çekemem havasındalar. Haliyle takipçileri fazla değil. Yegane dertleri Taksim, Beyoğlu taraflarında nerede eğlenilir, nerede iyi müzik var, nerede güzel kız var onu yaymak isteyenler. Haliyle takipçileri hayli fazla.Şunu aldım bunu sattım diyen borsacılar. Çok takipçisi olsun diye komple zırvalayanlar. ***Neler öğrendim: - Ahmet Hakan’ın 11 bin 477 takipçisi var. Bu yazı yazıldığı sırada kendisini Antalya Mardan Palas’a intikal etti. (Ve “görgüsüzlüğün ayaklanışı, kitschin ihtişamı” diye ilk yorumunu yazdı.) - Cem Yılmaz’ın 12 bin 316 takipçisi var. Fakat Cem Yılmaz dahi manasına gelen de’leri da’ları ayırmayı bilmiyor. Ayrı yazılması gereken ki’leri de bitişik yazıyor. Ve en fecisi mı, mu, mısın’ları da bitişik yazıyor. Çok eğlenceli olduğunu söyleyemem. - Etyen Mahçupyan gibi hiç olmayacak isimler var. Bu kadar geri kalmış olabilir miyim yoksa biri çakma E.M.lik mi oynuyor emin olamadım. - Nazlı Ilıcak en faal twittercı. Notredamedesion ismiyle takılıyor. Daha çok cevap veriyor. Açık e mail kutusu olarak görünüyor sayfası. - Hiç ummadığım insanlar birbirleriyle ..cığım, ...cağım diye konuşuyor. - O gruba dahil değilsen yaptığın röntgencilikten başka bir şey değil aslında. Hangi lokantaya gitmişler, şu an beraber hangi programı seyrediyorlar, kimin dedikodusunu yapıyorlar... Ama bir yandan da eğlenceli tabi. Başlayan, biten dostlukların takibi falan. Acemi twitter’cıdan bugünlük bu kadar.
Türkler uzayda, Türkler taş devrinde, Türkler vahşi batıda.. Peki Türkler, Amerikalıların bin yıldır yaptığını yapıp bir noel filmi yapabilir mi? Hadi dini hassasiyetleri de göz önüne alıp noel demeyelim de yılbaşı filmi diyelim.. Yapabilir mi?Yapabiliyormuş. Hem de en güzelinden, en sahicisinden... Yılmaz Erdoğan, yılbaşı gibi bizim topluma sonradan eklemlenen, hani çok batılıyız, çok eğleniyoruz ayaklarına rağmen üzerimizde hayli çakma duran bir mefhumu o kadar “içeriden”, o kadar derinden, o kadar samimi işlemiş ki... Bir “yılbaşı”, eğretiliğinden hiçbir şey kaybetmeyerek ancak bu kadar “yerlileştirilebilirdi”. Büyük prodüksüyonlar, arka arkaya çakan espriler, çılgın tiplemeler, itiş kakış, aksiyon bekleyenlere göre değil film. Hatta komedi bekleyenler için de değil. Aksine, “Neşeli Hayat”, pek de neşeli olmayan hayatların hikayesi. Yoksulların hikayesi. Bir gecekondu filmi. Şehirde “yırtmaya” çalışmanın filmi. Ne bir yoksul güzellemesi ne de bir sistem eleştirisi. Ne fakirler hep iyi ne zenginler hep kötü. Mesaj vermeyen veya en azından göze soka soka vermeyen ve tam da bu yüzden insanın kalbine işleyen bir film. Fakat her şeyden önemlisi: Dürüst. Uçmuyor. Kendine tapmıyor. Sade. Öte yandan yoksulluğun, çaresizliğin, açmazların filmi olmasına rağmen insanın umutlarını da kırmıyor. Hüzünleniyorsun ama bedbaht çıkmıyorsun salondan. Yılmaz Erdoğan bu işi çok iyi yapıyor. İsmet Berkan’ın da dediği gibi uzun yıllardan beri gelmiş en iyi “anlatıcılardan” biri. Hikayesiyle, oyunculuğuyla, samimiyetiyle ciğerimizden yakalıyor bizi. Hırsızla hırsız oluyorsun, yoksulla yoksul, cahille cahil. Giriyorsun filme, onlardan biri oluyorsun, herkese hak veriyorsun.. Tabii Yılmaz Erdoğan kadar ekibi de başarılı. Neşeli Hayat’ta herkes mükemmel bir oyunculuk çıkartmış. Tek bir fire yok. Yazıyı, filmi seyrettikten 24 saat sonra yazıyorum ama gözümün önünde hala filmin karakterleri geçiyor. Hepsi tebrik edilesi bir iş çıkartmış. Sanat yönetmeni de aynı şekilde. Gecekondu gustosu ancak bu kadar iyi verilebilirdi. *** Nükleer enerjiye karşı olandan şahane ırkçılıklarFacebook’ta “Türkiye Nükleer Santral İstemiyor. Rüzgar, güneş dalga enerjisi istiyor” diye bir platform var. Konu ilgimi çektiği için bir bakayım dedim. 6000 adet de üyesi var. Güzel.Tahmin edilebileceği gibi nükleer enerjinin insanlara ve gelecek kuşaklara olan zararlarından söz ediliyor, alternatif enerjiler öneriliyor, kanserden söz ediliyor vs vs.Fakat bir yerde şöyle korkunç bir cümleye rastlıyorum: “Grubun kurucusu olarak tahmin edersiniz ki ben nükleere karşıyım ama illa yapılacaksa Ermenistan sınırının hemen yanına yapılmasını isterdim. Veya Kuzey Irak sınırı boyunca bi yere... Ama bilerek isteyerek sızıntı yaptırılmaz. Bu insanlık dışı bişeydir. Olur da sızıntı olursa yarısı bizim ülkemiz dışına ve bizi düşman olarak gören bir ülke sınırında olsun bence... Dünyanın en pis milletinden birisi bunlar. Hatta ilk 5 te diyebiliriz..” Oldu canım. Zaten İstanbul’a da uzak oraları, yanacaksa Ermeniler, Kürtler, İranlılar yansın di mi ama... Hep beraber kurtuluruz. (Ay iveeet...)
Bir kere İsviçre’de yapılmasına karşı çıkılan cami değil sadece minare. Cami açabilirsin ama minaresi olmayacak. Minaresi olan 4 adet cami de var zaten. “Bundan sonra camiler minaresiz olsun bitte” dediler. Bu kadar. Bunda bu kadar büyütecek ne var ben açıkçası anlamış değilim. Hadi başbakan tribünlere oynuyor. Kürt açılımı saçılıma dönüştü, tabanı biraz okkalamak gerek, biraz bağırıp çağırmak lazım dedi. Hadi Cumhurbaşkanı da öyle diyelim. Peki köşebazlara ne oluyor? Üç gündür bir İsviçre aleyhtarlığı, inanılır gibi değil. Yok zaten çok soğukmuşlar, yok zaten onlar özgürlükten ne anlarlarmış...Özgürlük? Bunu biz mi diyoruz?Biri demiş ki Türkiye’de çan kulesini yasaklasan hoş olur mu? O zaman ben de şunu sorayım. Türkiye’de son 80 yılda nereye bir kilise çan kulesi dikilebildi? Hiç sormuyor ki Türkiye’de -bırak çan kulesi dikmeyi- kilise açılabiliyor mu bakalım? 2003’te AB ile uyum gereği kilise yapımına tekrar izin verildi evet ama kaç kilise için başvurulmuş kaçı kabul edilmiş bir sorun bakalım! Peki acaba İsviçre’yi İslam düşmanı, ırkçı, vırtçı zırtçı ilan eden köşebazlar hiç soruyorlar mı memlekette ki mevcut kiliselerin durumu nedir diye? Bin yıllık Gürcü kiliselerinin, Rum kiliselerinin, Ermeni manastırlarının başına neler gelmiş? Büyükşehirlerdekiler ve Ahtamar gibi artık iyice göze batanlar (ki Ahtamar da yeni kurtarıldı) hariç hemen hemen hepsi ya çoktan yıkılmıştır, ya yıkılmak üzeredir... Üstelik yıkılmalarının nedeni deprem değil bizzat devlettir. Cami ve okul inşaatı yapılsın diye dinamitlenmiş kaç tarihi kilise var inanamazsınız. Yarım yamalak ayakta kalmış olanların da içlerindeki bütün freskler kazınmış, tabanlarını da defineciler oymuştur.. Bütün uğraşılara rağmen yıkılamayanlar da ahır olmuştur. Diz boyu tezek içinde kilise. Daha büyük hakaret nasıl olabilir acaba?Bir şekilde cami olabilmişlerse mutluluk duyuyoruz. Müslümanlık adına değil, mimari adına. Cami mami, hiç olmazsa bin yıllık bina bir şekilde ayakta kalmış diye. Gerçi onlar da pimapen, oluklu levhadan çatı gibi unsurlarla pek güzel dejenere olmuşlardır ama olsun. Hani günün birinde müze yapalım diyen biri çıkarsa en azından müzeye döndürülecek bir bina var ortada. Kantarın topuzu nasıl kaçar Refik Erduran’ın Sabah’taki utanç verici yazısını okumanızı öneriyorum. Veya önermiyorum, durduk yerde içiniz kalkmasın. Minareye karşı çıktıkları için tüm İsviçreli erkekleri üç kuruşluk tarih bilgisiyle paralı asker, tüm İsviçreli kadınları üç kuruşluk kötü seks deneyimiyle fahişe ilan etmiş. Sadece terbiyesizlik değil alenen ırkçılıktır bu. Üstelik minareye ırkçı nedenlerle karşı çıktıklarını savunan bir yazıda yapmış bu hakikaten rezil genellemeyi. Tüm Türkleri, kızlarını camdan baktı diye öldüren sarımsak soğan kokulu çirkin mağara insanları diye ilan ettikleri zaman çok kızıyoruz ama. “Eğitimli eğitimsiz tüm Türkler sinirlenince ırkçı edepizler kesilirler” desem nasıl olur? İsviçre gibi mimarisini özene bezene korumuş kollamış ve turizmini de bu korumacılığına oturtmuş bir ülke, elbette ki inanç özgürlüğü adına birilerinin canı istediği gibi minare dikmesine izin vermez. Vermemeli de. Çünkü inanç özgürlüğü dedin mi bizimkiler gider çakmanın çakması bir Sultanahmet minaresi yapmaya kalkarlar. Memleketin her tarafında yaptıkları gibi. Dünyanın en güzel camilerini yapabilirken dünyanın en çirkin soba gibi galvaniz kaplı camilerini yapmayı başarmış bir ulus olarak gider İsviçre’nin de göbeğine yaparız aynılarından. Karşı çıktıklarında da “ama inanç özgürlüğü?... Ama medeniyet?... Ama demokrasinin beşiği?!... diye de vız vızlanırız. (Hani sanki bunları kendimiz pek güzel başarabilmişiz gibi.) Mimari başarısızlık ve garabet konusunda kimse kolay kolay elimize su dökemez. Ankara’daki Kocatepe Camii’ni görmek bile yeter yasaklamak için. (Bir de altında market yok mu... Kimse de sormaz camide ticaret olur mu diye..) İsviçre’deki tek Müslüman topluluk Türkler değil elbette ama Müslümanlar arasında en inşaatçı biz olduğumuz için cami, minare inşaatını kimselere bırakmayacağımız kesin. Üstelik yarım kalma tehlikesi de var. (Bkz: Anadolumuzdaki bağış gelmediği için yarım kalan onlarca camiimiz.) Özetle: İyi olmuştur. Bunu da benden başka kimse yazamazdı. Beni, İslami kesimin popüler yazarı ilan eden Ahmet Arsan’a duyurulur.
Rahmi Turan’ın pek sitemli, pek kırılgan, pek mağdur ve mağrur “Günümüzde Türk olmaz zor dostum” yazısı üzerine ben de kendi versiyonumu yazdım. Dünden devam ediyoruz... (Tırnak içindeki cümleler Rahmi Turan’a aittir)***“Türk olmak, teröristi öldürdüğün zaman hapse girip yargılanmak demektir.” Hayır Türk olmak terörist ile fakültede sınıfı arkadaşı olduğun için Aylin Duruoğlu gibi tutuklanıp 34 yılla yargılanmak demektir. Hayır Türk olmak Ferhat Gerçek’i vuran ve felç kalmasına neden olan polisin hâlâ tutuklanmamış olmasını protesto ederken gözaltına alınıp Engin Ceber gibi işkence ile ölmek demek. Türk olmak Şemdinli’de kitapçıya bomba atıp iki kişinin ölümüne neden olmak ve fakat “tanırım, iyi çocuktur” olup tutuksuz yargılanmaktır. ***“Türk olmak, ulusuna söven bölücülere, hainlere ve işbirlikçilerine ses çıkarmamaktır.” Hayır Türk olmak karşı görüşte olan herkesi bölücü, hain ve işbirlikçisi ilan etmek, bu kişiler derhal yakalanıp asılmadıkları takdirde kendini fena hissetmek, bunalıma girmek ve “ses çıkarmadığını” sanmaktır. Sesiniz 50 yıldır, başka hiçbir sesi duyulmaz hale getirecek kadar gürdü halbuki. Merak etmeyin. Sadece çok sesliliğe geçtik. İlk etapta baş ağrısı yapabilir, sonra geçer. ***“Türk olmak, yabancılara satılan yerlerde ırgat olarak çalışmaktır.” Irgatlık ne zamandan beri dolgun bir maaşı düzenli olarak almak, toplumda saygın bir konumda olmak, sosyal haklara sahip olmak demek? Bütün Fortis, ING, Demirdöküm, AFM, UN Ro-Ro, Eczacıbaşı İlaç, Ray Sigorta, Falım Sakız, Genel Sigorta, Doğan Burda Rizoli ve şimdi aklıma gelmeyen bir çok şirket çalışanı “ırgat”mıdır? Sahibi tamamen Türk bir şirkette çalışanlardan daha mı az haklara sahipler? Daha mı az maaş alıyorlar? Daha mı güvencesizler? SSK primleri mi yatmıyor? Günde 18 saat mı çalışıyorlar? Acılar içinde mi kıvranıyorlar? İtilip kakılıp horlanıyorlar mı? Peki ya Hürriyet, Axel Springer’e satılsaydı ne olacaktı? ***“Türk olmak, haksızlığa ve açılımlar nedeniyle aşağılanmaya razı olmaktır”. 80 yıldır dilini konuşuyorsun, 80 yıldır oğluna kızına Ayşe, Mehmet, Zübeyde, Elif, Ebru, Berkecan, Hıyarcan istediğin ismi veriyorsun... 80 yıldır mahkemelerde kimse seni başka bir dilde konuşman için zorlamıyor. O dili bilmediğin için şahitliğin yok sayılmıyor. Kimse sana Türksün diye otomatikman terörist, otomatikman hırsız, otomatikman uğursuz muamelesi çekmiyor. Kimse senin ‘kuyruklu’ olduğu iddia etmedi. Kimse çocuklarınla oynamasın diye çocuğunu uyarmadı. Kimse “Türk diye bir şey yok, onlar dağ Yunan’ı, yerlere çok tükürdükleri için isimleri böyle” demedi. Kimse Türkçe şarkı söylemek istiyorum diyen sanatçını linç etmeye kalkmadı, sonra fotoşopla arkasına bir harita ekleyip “işte pis emelleri!” diye manşet yapmadı. Neren aşağılandı, neren uf oldu bir göstersene amca! On tane adam güle oynaya dağdan indi diye mi bunca tafra? Bu mudur? Yara bantı vereyim ister misin?***“Velhasıl, günümüzde Türk olmak çok zordur!” Ya evet! Hakikaten zor. Bayrağımızı balkonlarımızda, pencerelerimizde dilediğimiz gibi asıyoruz, Türklüğümüzle dilediğimiz kadar gurur duyuyoruz, her sabah çocuklarımız varlıklarını Türk varlığına armağan ediyor, her sabah “amiral” gazetesi “Türkiye Türklerindir” sloganıyla çıkıyor. Türk olmanın bir zorluğu yok ama bu topraklarda yaşamak zor. Türkün en büyük düşmanı yine Türk zira... Durmadan yemekteyiz. Birbirimizi.
Rahmi Turan bir yazı yazdı geçenlerde. “ Günümüzde Türk olmak zor dostum!” Birileri de çok beğenmiş, slayt gösterisi haline getirip altına müzik döşemiş. “ÇooooKK iYi” “İşTe dOğrular” gibi “ sabcekt” lerle yollayıp duruyorlar birbirlerine. Ben de farklı bir versiyon yaptım. Bakalım bunu da birileri altına müzik ve foto döşeyip ona buna yollayacak mı... (Tırnak içindeki cümleler Rahmi Turan’a aittir..) ***“Türk olmak, çile çekmektir”. Çok doğru. 80 yıldır çözemediğimiz iç sorunlar yüzünden 300 milyar dolar SADECE savaşa gitti. Toplam maliyet 1 trilyon dolar. 9 GAP, 50 Atatürk Barajı, binlerce hastane, binlerce okul, binlerce kilometre yol ve ray demek bu. Her yıl hane başına 1000 dolar silaha gidiyor. Cebinizden çıkıyor bu paralar. Ama yol, su elekrik olarak değil “şehit” olarak “ gazi” olarak dönüyor. Bu yüzden yetersiz okullarda itiş kakış okuyor çocuklar. Bu yüzden biraz palazlanan yılda 15-20 bin lira bulup buluşturup çocuğunu özel okula vermek zorunda kalıyor. Bu yüzden plansız rezil kentlerde oturuyor, bu yüzden medeni toplu taşımaya harcayacak paramız kalmıyor, bu yüzden alabilen araba alıyor ve işte bu yüzden günde 2 saatimiz trafikte geçiyor. Bu yüzden işsizlik sigortamız güdük, bu yüzden emekli maaşlarımız kuş. Bu yüzden kimsesizlerimiz kimsesiz, bu yüzden alabildiğine fakir bir ülkeyiz. Evet Türk olmak kötü yöneticiler ve o kötü yöneticilerin goygoycuları yüzünden yıllardır çile çekmeye dönüşmüş durumda. ***“Türk olmak, kendi ülkende bile hor görülmek demektir.” Çok doğru. Gidersin bir konsolosluğa, bir tarafı kırık bir vize için şahane ülkelerine göç etmeyeceğini, Türkiye’ye geri döneceğini kanıtlaman için ebenin örekesine kadar kağıt isterler. Elinde koca bir dosya seni yağmurda, karda, kışta, sıcakta kapının önünde bekletirler. Canları istemezse vize vermezler. Verecek dahi olsalar illa ki şöyle güzel bir fırça atarlar. Kendi ülkende yabancıların maskarası olursun. Neden? Türkiye’yi 30 yıldır savaştan çıkaramayan, bu yüzden bizi fakir ve göçmen bir millet haline getiren kötü yöneticiler ve o kötü yöneticilerin goygoycuları yüzünden. ***“Türk olmak, yurduna ve ulusuna sahip çıktığın vakit faşist damgası yemektir.” Türkü, Lazı, Çerkezi, Kürdü, Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Süryanisi, Alevisi, dindarı, dinsizi, sağcısı, solcusu, komünisti, travestisi, türkücüsü, piyanisti, eşcinseli, topalı, körü, askeri, polisi, manevi redcisi, çıplağı, giyiniği, Etilerlisi, köylüsü ile yurduna ve ulusuna TÜM değerleriyle, TÜM kimlikleriyle sahip çıkarsan kim niye faşist desin ki sana? Yoksa “ ulus” derken eş, dost, akrabalar mı kastediliyor?***“Türk olmak soykırımla, kan dökmekle, vahşetle suçlanmaktır. Türk olmak, 1 milyon Ermeni’yi, 30 bin Kürt’ü öldürmektir.” Hayır! Türk olmak her şeyi şahsi almaktır. Ben kimseyi öldürmedim. Babam da öldürmedi. Dedem de öldürmedi. Büyük dedemi ise Çanakkale’de öldürdüler. Kimse kimseyi şahsi olarak suçlamıyor. Devlet politikasından söz ediliyor. İttihat ve Terakki’den söz ediliyor, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinden söz ediliyor. Ben tarihi gerçeklerle karşı karşıya kaldığımda suçlanmış hissetmiyorum. Daha önceki yöneticiler iyi yapmamış, keşke olmasaydı, umarım bundan sonra yapılmaz diyorum. ***Yerimiz dar, yarın devam ederiz..