Kariye müzesi artık yemek kokmayacak

Haberin Devamı

Geçen hafta “Müzede menemen” başlığı altında yazdığım yazıya ilişkin Ayasofya Müzesi Başkan Vekili Doç. Dr. Haluk Dursun’dan bir telefon aldım.

Konuyu hatırlatayım önce: İstanbul’da Bizans döneminden kalan ve 14. yüzyıla ait fresklerin en iyi korunduğu yapılardan biri olan Kariye Kilise-Müzesi uzun süredir öğle vakitlerinde buram buram yemek kokuyor. Zira müze personeli kilise-müze içinde yer alan bölümlerinde kendilerine yemek pişiriyor ve bu koku da bütün müzeye yayılıyor. Bu hem ziyaretçileri rahatsız ediyor hem de o eşsiz fresklerin bozulmasına neden oluyor.

Rehber olan ablam Müjde Tönbekici’nin konuya ilişkin mektubunu köşemde yayınladıktan sonra yine rehber olan Ayşecan Varışlı’dan da bir mektup aldım. Müzeyi her gezdirişinde o da bu yemek kokularından çok rahatsız oluyormuş. Sadece o değil tüm rehberler. İstanbul Rehberler Odası 25 Mayıs 2009 tarihinde müze müdürlüğüne konuyla ilgili bir şikayet dilekçesi yollamış. O vakit dilekçeye cevap verilmemiş ama aynı dilekçe benim yazımla birlikte yeniden yollanınca İstanbul Rehberler Odası’na bu sefer bir cevap yazılmış. Söz konusu cevap bana da yollandı.

Ayasofya Müzesi Müdür Vekili Doç. Dr. Haluk Dursun bey özetle şunu diyor. “ Böyle bir durum elbette ki hiç hoş değil, ancak ibadethane olarak inşa edilen bir binada altyapı eksikliklerinin olması normal. 11 Mayıs 2009 tarihinde 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı tarafından Kariye müzesi rölöve, restitüsyon ve tesisat projeleri işinin yapımına başlanmıştır. Kariye Müzesi bahçesinde yeni hizmet binası yapıldıktan sonra hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Söz konusu olumsuz davranışların tekrarlanmaması için müze personeli de uyarılmıştır.”

Kendisinin ilgisi için teşekkür ederiz. Bu arada ek bina yapılana kadar personel sandviçe talim edecek anladığım kadarıyla.

Fakat benim anlamadığım şey şu: 2010’a sadece 7 hafta kalmadı mı? 7 haftada İstanbul nasıl olacak da bir kültür başkenti olacak şiddetle merak ediyorum..

Lüfer: 78 Grida: 3

Lüfer Grida karşılaşmasını tahmin ettiğim gibi ezici bir farkla lüfer kazandı. Geçen gün sormuştum: Lüfer mi grida mı diye.. Okurlarım lüfer diyor. (Sevgili Süleyman yalnız kaldın..)

Gridacılar ya balıklarını tanımadılar (zira öbür ismi lağos/laos/lahos) ve bizim VATAN Akdeniz bölgesinde pek satmıyor.

Okurlarımdan Numan bey şöyle demiş:

“Kimi lüfer yer, kimi grida. Ama esas şunu soracaksın: Lüfer ne yer, grida ne yer? Lüfer canlı balık yer. Yani et yer. Grida ise ot yer çöp yer, yosun yer. Onun için lüfer denizlerin prensidir...”

Heh! Tabi ya! Ne prensi, kral o kral!

Bir başka ehlikeyf okurum Bora bey de şöyle yazmış:

“Yıllardan beri ailem ve dostlarımla tartışırım, lüfer haricindeki balıklar boşa dolaşıyor sularda diye, hele hele Egeli ve Akdenizli dostlar asla yediklerinin pırasa tadında balıklar olduğunu kabullenemezler. Bugünkü yazınızda aynı fikirde olduğumuzu okuyunca çok memnun oldum. Ellerinize sağlık. Geçtiğimiz perşembe akşamı Fener’de Patrikhane’nin kıyısında küçük bir balıkçı teknesinde dostlarımızla 2 kilo çinekopu mangal ve rakı ile ehlileştirdik, mehtap Kasımpaşa Asker Hastanesi’nin sırtından öyle bir hışımla çıktı ki “hani bana” der gibiydi inanın. Darısı başınıza...”

Yaşşa! Bakın nasıl belli oluyor lezzetçiler! Gridacılardan hiç gelmedi böyle iştah açan mektuplar.

***


Bu arada “güneyde olmanın en dandik taraf lüfer bulamamak” dedim ya.. Kapak oldu o laf bana. O gündür bugündür gittiğim bütün marketlerde karşıma boyna lüfer ve ailesi çıkıp durdu. Ortakent’in açık tek lokantası Köşem’de de lüferin amca oğlu çinekop vardı. Fakat Hamide Teyze dolaptaki balıklarını sayarken ne derdi dersiniz? “Çinekop da pişirebilirim ama ne gerek var? Üç kuruş et..”

Güldüm tabii.. Bu da Ege kafası. O üç kuruş ete kurban olurum ben yav...

DİĞER YENİ YAZILAR