İnsan neyle yaşar?

Haberin Devamı

Deniz, kum, güneş, Bobi’nin kaybolma ve bulunma maceraları, Bodrum’un sonbahar rüzgarları, Cuma günü hemen evimizin arkasında çıkan maki yangını, hırsızlar iyi güzel de insan bir tek bunlarla yaşayamıyor.

Tam da bu nedenle “İnsan neyle yaşar?” temalı bienali görmek için kalktık bir haftalığına İstanbul’a geldik. (Bienal: İki yılda bir yapılan sanat etkinliği)

Kabul etmek gerek ki iyi soru: “İnsan neyle yaşar?”

Ekmekle? Risottoyla? Bilgiyle? Cahillikle? Özgürlükle? Bağımlılıkla? Mutlulukla? Mutsuzlukla? Dayanışmayla? Rekabetle? Sinirle? İyimserlikle? Kıskançlıkla? Kötümserlikle???

Mutsuzluğu yaşam enerjisi olan insanlar tanıyorum ben. Es kaza mutlu oldukları anda ölecek olan insanlar.

Hayattaki tek yaşama nedeni rekabet olan insanlar da tanıyorum. Tüm parlaklıkları bir rakibin varlığına bağlı olan..

Veya sinirlenmediği vakit komaya girecek olan..

Bianel’e katılan sanatçılardan olsaydım Türkiye için cevabım çok keskin olurdu: “Çakmalıkla”. Esere de “Tutkuyla sevdiğim yalnız ve çakma ülkeme” ismini verirdim. Birbirinden farklı olmaktan bu kadar korkan bizden başka ülke var mıdır acaba dünya üzerinde?

(Bu arada kitapçının birinde “Yalnız ve Güzel Ülkem” diye bir kitap gördüm geçenlerde iyi mi! Muzaffer Ayhan Kara Bey yazmış. Ve Nuri Bilge Ceylan’ın lafını alıp kitabına “çakmak” konusunda en küçük bir tereddüt yaşamamış. Kitabın konusu kolpacılık tarihi olabilir mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Şimdi baktım internete: Hayır yakın geçmiş Türk siyasini anlatıyormuş...)

***


Karaköy’deki Antrepo 3 binasına sanatçılar “İnsan neyle yaşar?” sorusuna ne cevap vermişler diye merakla gittik.

Soruya tek direk cevap verenler galiba Canan Şenol ile Hans-Peter Feldmann olmuş. Canan Şenol anne sütü demiş ve ucundan süt damlayan iki memenin görüntüsünü hediye etmiş bize. (İşin ismi de “Çeşme”) Hans Peter ise içi kemirilmiş bir dilim ekmek koymuş beyaz bir kaidenin üzerine.

***


Tabii maksat illa da soruya cevap vermek değil.

Geçen senelerdeki kadar değilse de güzel işler de yok değildi.

Bizi en etkileyen iş Miladen Stilinovic’in “Kimse görmek istemez” adını verdiği işti. İşin konusu şu: Dünyanın en zengin 3 kişisinin mal varlığı dünyanın en fakir 600 milyon kişinin mal varlığına eşit. Yani 3 zengin kişi 600 milyon fakirin malına sahip. Sanatçı ne yapmış peki? Karşılıklı iki duvarın bir tarafına ortasında bir adet 3 yazan büyükçe bir kağıt asmış. Karşı tarafta ise 200 milyon adet 3’ün yazılı olduğu binlerce kağıt koymuş. Kimisi duvarda büyük çoğunluğu yerde olmak üzere.

Öbür en iyi iş “Errorist Enternasyonel” işi olmuş. Erorizm (hatacılık) yeni bir terim. Temellerini yanlışlıklar üzerinde kuran felsefe. “Hata gerçekliğin başlıca düzenleyicisidir. Başarısızlık mükemmelliktir, hata ise en uygun hamledir” diyorlar. Errorist de hata yapan kişi yani hepimiz. Arjantinli bir grup sanatçının 1997’de kurduğu bir örgüt. Her şeyle komple dalga geçiyorlar. Bienaldeki iş bir adet “error kabaresi”. Gidip görmeye değer.

*****

Bienalcilere bir iki hatırlatma

* Rehberli tur iyi bir fikir, biz de katıldık ve yararlandık ancak rehberli turları bir buçuk saatte bir topluca yapmak yerine her yarım saatte bir yapsalar daha iyi olmaz mı? Gruplar birbirleriyle çakışıyor.

* Kitapta indeks yok. Gezerken sanatçıyı bulup okumak imkansız.

* Eserlerin yanında daha çok bilgi vermek gerekirdi. Sadece isim yetmiyor anlamak için. Rehberli tura mahkum bırakıyor insanları. Ki onların bazıları da doğruya doğru pek başarılı değillerdi...

* Oturup soluklanacak bir kafe, hiç olmadı belli noktalara banklar konulabilirdi. İnsan yoruluyor.

DİĞER YENİ YAZILAR