Dört gün boyunca yoktum. Sevenlerim mailler atmışlar ne oldu sana, hasta mısın, usta mısın, yoksa Vatan’dan mı ayrıldın diye.. Evet çok fena hastaydım. Domuz gribi mi diye şüphelendik ama hayır bildiğin eşek gribi çıktı. Ciddi bir şekilde eşek tepmişe döndüm. Hiç bu kadar tip değiştirdiğim olmamıştı. Aynadaki kadını tanımakta hâlâ güçlük çekiyorum.
Fakat sürekli televizyon seyretmekten kafamı da tanıyamaz hale geldim. “Başbakanın meclis konuşması iyidi/kötüydü, yazayım bunu ben” gibi şeyler düşünmeye başladım mesela. Buna da gribal enfeksiyonun yol açtığı Hasan Cemal sendromu deniyor herhalde.
Gündem muhteşem bir süratle değişip durdu bu 4 günde. Yarı uyur yarı uyanıkken “ha bak bunu da yazayım” dediğim her şey şimdi bayat.
Tek üzüntü kaynağım Rasim Ozan Kütahyalı’nın Helin Avşar’la verdiği pozlar konusunda bir şeyler yazamamış olmam.
O tüylü kıllı (veya kürklü mü desem?) foto.. aman allahım.. neydi öyle? Türk basın tarihinin en absürd, en ilgisiz röportaj fotoğraf kompozisyonlaması (P.M.’ye sevgiler) diyebilir miyiz?
Deniz Akkaya’nın (bir zamanlar Sabah gazetesinde röportajcılık denemelerine giriştiği vakit) çırılçıplak soyunup memelerini Cem Yılmaz’a mıncıklatırdığı o muhteşem fotoyu da geçmiş bu.
Okuduğumuz, beğendiğimiz de bir yazardı.
Batmanlardan Bingöllerden derin memleket meselelerinden gel, sonra da Helin’e göğüs kıllarını okşat!
Vay be! Ya kafalar iyidi ya da fotoğrafçı arkadaşın ikna kabiliyeti hayli kuvvetliydi!
Metis’ten “İllalah” ajandası
İnananlar, fazla inananlar, daha az inanalar, aşırı inananlar, azıcık inananlar ama illa ki “elhamdüllilah Müslümanız” tribi...”
Demokratik, çağdaş, laik ülkemizde en gıcık olduğum şeylerden biri.. Az da olsa inanacaksın! İnanmama hakkı, tüm çağdaşlığına, tüm laikliğine, tüm demokratlığına, tüm Kemalistliğine rağmen söz konusu edilmese daha iyi olur durumunda bir nane.
Metis Yayınevi, “İllallah” adını verdikleri bir ajanda hazırlamış 2010 için. Önsözde şöyle yazıyor:
“Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek...
...Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize... Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor.
Dolayısıyla saygı duyup haklarının tanımasını istemediğimiz inanan kesimlerin, bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz...
Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklara sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.
İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz...”

