Bildiğiniz gibi ben bir 12 Eylül çocuğuyum. Hem de en hasından! Tek bir yürüyüş, tek bir miting, tek bir yemekhane isyanı, tek bir çatışma, tek bir protestoya katılmadan geçti koca gençliğim. Gurur duymuyorum ama böyleydi. Solcuyduk solcu olmasına ama ne teoride ne pratikte bir halt ettiğim yoktu. “Devrimci” nasıl olunur, adabı nedir bir fikrim yok.
1 Mayıs için Hürriyet’ten arkadaşım Yeşim Çobankent ile Teşvikiye’de buluşmak üzere bir gün öncesinden sözleştik. Sabah çıkarken baktım güneş var, elim güneş gözlüğüme giderken tereddüt ettim. 1 Mayıs yürüyüşünü güneş gözlüklü yapmak ayıp mı olur acaba diye düşündüm... Yine de attım çantama.
Dokuz buçukta buluştuk. Yeşim’in kardeşi de gelmişti. İyi de olmuştu zira aramızdaki tek sendikalı oydu. Böylece 1 Mayıs yürüyüşüne katılmayı en azından Deniz sayesinde hak etmiştik. O sendikalı “memur” biz sendikasız “fikir işçisi” olarak (212 no’lu kanun) kolkola içimiz rahat kahvaltı edecek yer aradık. Tek açık yer Saray Muhallebicisiydi. Devrimciliğe bittabi simitli bir başlangıç yakışırdı ama çaysız, bırak devrim yapmayı, kolumu bile kaldırmam mümkün olmadığından ve burjuva semtinde de çay satan büfe olmadığından başka çaremiz yoktu. Hem sahanda yumurta devrimciliği o kadar da sarsmaz diye düşündük.
İşçiyiz, memuruz tamam ama kimin safında katılacağız bilemiyorduk. Yeşim’in gazeteden arkadaşları bir gazeteci sendikası safında katılacaklarını söylediler ve biz tırım tırım o sendikanın flamasını aradık durduk. Sonradan anlaşıldı ki yanlış isim vermişler. Bir ben değil herkes acemi. Tam o sırada önümüzden SİYAD geçiyor, baktık aralarında arkadaşlarımız var, hah dedik bu da olur, arada film de yazıyoruz netekim. Bir süre sinema yazarlarıyla yürüdükten sonra sol cenapta feministleri gördük bu sefer onların yanına gittik.
Feminist Grubu katılan bütün grupları arasında derdini en iyi anlatan gruptu. Hepsi mor giyinmişti, en renkli, en hareketli grup onlardı. Binlerce yıldır en çok sömürülen ve değeri en ez verilen ve işin kötüsü emekçiden bile sayılmayan evdeki kadınlara vurgu yapıyorlardı ki galiba en haklı onlardılar. Hep beraber şarkı söylerken polis aramasına girdik.
Aramadan geçtikten sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimizi birden EMEKLİ-SEN safında bulduk. Ayıp olmasın diye bir süre beraber yol aldık ama “bir gün evet ama şimdi değil” diyerek yine saf değiştirdik.
Bu arada benim canım fena halde bir kahve istiyordu ama küçük grubumun yoğun itirazı nedeniyle bütün Starbucks’ları, Gloria Jeans’ları pas geçmek zorunda kaldım. Devrimci sütlü kahve sevemez mi kardeşim? Sevemezmiş.
Saf değiştire değiştire şaşkın devrimciler olarak sonunda vardık meydana. Antrenmansız devrimci olarak fena yorulmuştum, kaldırımın kenarına çöktüm. Bizim oraya uğultudan başka bir şey gelmiyordu. Ses o kadar az geliyordu ki biz bir sorun var, sahneye daha kimse çıkmadı sanıyoruz. Meğer neler olmuş, haberimiz yok. Oturduğumuz yerden günün devrimci güzelini, günün devrimici yakışıklısını, günün devrimci sloganını, günün devrimci kıyafetini falan seçtikten sonra fark ettik ki saat iki olmuş, güneş tepemize geçmek üzere, üstelik devrimciliğe aykırı bulup güneş kremi sürmediğim için yüzümde üçüncü dereceden ikinci dereceye doğru güneş yanıkları oluşmakta. Gerçi hemen yanımızda Tabibler Odası grubu vardı ama yanlarında yanık kremi olmadığı kesindi.
Acemiydim, yorgundum ve az sonra da belli ki hasta olacaktım. Küçük burjuva tarafım ağır bastı, arkadaşları da ikna ettim ve kendimizi meydanın dışına atıp Tünel’e doğru yol aldık. 32 yıldır beklediğimiz barış dolu 1 Mayıs yürüyüşümüz devrimci olmayan bir kahvede devrimci olmayan bir cafe latte eşliğinde devrimci olmayan bir cheese cake ile finalize oldu. Tek özrüm: En azından Amerikan markası bir kahve değildi içtiğimiz. Seneye daha iyi olacağım...
Bir antrenmansızın 1 Mayıs anıları
Haberin Devamı

