Dr. Osman Müftüoğlu’nun Hürriyet’teki dünkü köşesinde “Herkese Sağlık” dergisinde yazdığını öğrendiğimiz ve doktor beyin “sağlık yazarı” diye tanıttığı Sibel Güneş’in bir yazısı vardı.
Sibel Güneş hanım şöyle demiş:
“Bilimin ilerlediği noktadan yararlanmak, doktorun verdiği ilaçları düzgün kullanmak, sağlıklı beslenmek, kilo vermek, düzenli yürüyüş yapmak neden ‘otları ya da sebzelerin suyunu kaynatın için’ önerisi kadar ilgi görmüyor?
Hastalığının ne olduğunu anlayamayan, hangi ilacı niye kullandığını öğrenemeden doktorun yanından ayrılan hastanın kafasındaki soru işaretleri canlı kaldıkça, nöbetçi şifacıları televizyonda kanal kanal gezerken görmeye şaşırmamak gerekir. Peki ya medyanın sorumluluğu? Ağzı iyi laf yapan, otların nasıl kaynatılacağını iyi tarif eden herkes televizyona çıkabilir mi? Vatandaşlara sağlık konusunda öğüt verebilecek herhangi bir eğitimi olmayan bu kişilerin neden olabileceği risklerin sorumluluğunu medya nasıl üstlenebilir? Nöbetçi şifacılar ünlerine ün, zenginliklerine zenginlik katarken, kısıtlı kaynaklarını sağlık sorunlarına çare aramakla tüketen vatandaşların “haklarını kimin koruyacağı” sorusunu toplum olarak sormak ve daha dikkatli davranmak gerekiyor.”
Sibel Hanım gayet doğru yazmış. “Bitkisel bu nedenle iyidir” anlayışını uzun süredir sorgulayan biriyim. “Tamamen bitkisel, vücuda hiçbir zararı yok!” diye bana bir şeyler kakalamaya çalıştıklarında (mesela saç boyası, mesela yüz kremi, mesela zindelik ve gençlik verici bilmem ne iksiri) “ye bir tutam TAMAMEN bitkisel zakkum yaprağı da gör bakalım vücuda hiçbir zararı yok mu var mı!” diyenlerdenim. Bitkilerin zararsız olduğuna dair niçin böyle bir yanılgıya sahibizdir merak konusu...
Bugüne kadar iyi bir bitkilerle tedavi kitabına da rastlamadım. “Bilmem ne otu, midevidir, sinirlere iyi gelir, karaciğeri tamir eder, gençleştirir, cinsel isteği arttırır, cildi güzelleştirir, idrar söktürür” gibisinden totalman işkembeden sallama, rüya tabirlerine benzer, hangi etken maddesinin, niçin böyle yaptığına dair en küçük bir bilimsel veri vermeye gerek duymayan Evliya Çelebi zamanından beri kopi-peystlene kopi-peystelene bugüne gelmiş kitaplar var sadece.
(Ayrıca “idrar söktürme” hadisesi niye makbuldür? Su içince herkesin idrarı gelmez mi? İdrar niye sökülmesi gereken bir şeydir? Sökülürse ne faydasını görürürüz?)
Şimdi aynı sallamalar internet ortamında da var. Bakıyorum aktarlardaki uyanık arkadaşlar da aynı lafları alıp, etiket yapmışlar, abuk subuk ot karışımlarının üzerine yapıştırmışlar: “Menopoz çayı” “Depresyon çayı” “Diyabet çayı” “Zayıflama çayı”. ‘Kiraz sapı’ insanı niye zayıflatsın diye düşünmeden, “yararı yoksa bile en azından zararı yoktur” diye alıyor millet de. (Söz konusu çaylar o kadar lezzetsiz ki içtikten sonra insanın başka bir şey yiyesi ve içesi gelmiyor diyorlarsa bilemem tabi. Buradan benim de bir zamanlar “oltaya” geldiğim sonucu çıkar mı? Pek güzel çıkar hem de... Zokayı yuttuk mu yuttuk. Zayıfladık mı? Tabii ki hayır..)
Fakat beri yandan ilaca ne kadar güveneceğiz? Sibel Güneş çok kızmış “pikiyatri bilimindeki muhteşem ilerlemeleri bir kenara bırakıp çakralarla teşhis koymaya çalışanlara” amma...
Sırtım ağrıdığı zaman DA uykusuzluk çektiğim zaman DA ellerim terlediği için DE ensem uyuştuğu için DE (özetle nedeninin bulamadığı her sıkıntımda) bana maskeli depresyon teşhisi koyan ve her seferinde pahalı pahalı anti depresan ilaç dayayan doktora ve onun ilacına ne kadar güveneceğim?
Uydurduğumu sanıyorsunuz ama iki kış önce tam da böyle oldu. Psikiyatri bilimi hakikaten muhteşem ilerlemiş!. Tek ilaçla tüm dertlere son! Modern tıbba göre bir tanecik ilaç, benim 4 sıkıntıma birden iyi geliyorsa \endash ki gelmedi...
O vakit otçunun “mideye de sinire de cinsel isteksizliğe de karaciğere de nedendir bilinmez sökülemeyen idrara da hasetliğe de kıskançlığa da uyuza da iyi gelir” demesine pek o kadar kızmamamız gerek galiba...
Veya kızacaksak her ikisine birden kızalım.
Bugünlerde Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın “Taş Devri Diyeti” ismindeki kitabını okuyorum. Çok enteresan şeyler diyor. Bir özet geçeceğim yakında.

