Galiba 40 yıl beklemeye değdi. Hayatımın en güzel yeni yıl başlangıcını meğer 40’ımda yapabilecekmişim.
Ani bir kararla Bodrum’a geldik. Neredeyse son uçak ve son biletle. Yılbaşını Gümüşlük Akademisi’nde geçirdik. Latife Tekin her zamanki gibi yine çok hoş bir ev sahipliği yaptı hepimize.
Sabah kahvaltıdan sonra Latife “size bir sürprizim var deyip” bizi Gümüşlük’ün tepelerine götürdü. Bahadır, Mine, Attila, Emre, Cem, Okşan, Georg, Oğuz hep beraber tırmandık bayırları.
Ve sonra birden çıktılar karşımıza: Nergisler! Aman Allah’ım yer gök nergis olmuş!
Nasıl güzeller anlatmak mümkün değil. Yemyeşil bir halının üzerinde beyaz narin heykelcikler. Biri sanki tek tek yapıp toprağa dikmiş gibi. Toprağın sanatı da bu işte.
Bir parfümerideymişçesine dolandık durduk aralarında. Galiba insana en çok yaşama sevinci veren şey çiçek kokusu. Ve çiçeklerde de birincilik nergisin.
Sonra Manita Bey’le daha da güzelini yaptık. Kendimizi yeni bitmiş yonca öbeklerinin içine sırt üstü attık. O kadar taze o kadar yeşil ve o kadar yumuşaktılar ki inek olmadığımıza hayıflandık. Merakımızdan bir iki tanesini yedik. Aslında hiç de lezzetsiz bir bitki değilmiş yonca. Salatalara pekala katılabilir.
Sonra dakikalarca gökyüzünü seyrettik. Üzerimizden geçen bulutlara baktık. Uçakları izledik. Çocukluğumuza döndük. Bir 1 Ocak günü güneşli bir günde yoncaların içine yatıp gökyüzünü seyredebileceğimize kim inanırdı ki... Nedir bu? Küresel ısınma mı yoksa biz aptal şehirlilerin hep kaçırdığı o nefis Bodrum kışı mı?
Diyeceğim: Şu an Ege’de nergis zamanı. Nergisleri çiçekçinin plastik vazosu yerine doğada görmeden bu dünyadan göçüp gitmeyin sakın. Göz yaşartcı bir güzellik.
Soul Kitchen: Umut pişen bir mutfak
Fatih Akın, filmlerini harbiden çok sevdiğim bir yönetmen. “Duvara Karşı” herkesin favori filmi olmasına rağmen benim favori Fatih Akın filmim “Kısa ve Acısız” dır. “Temmuzda” filmini de çok sevmiştim. Senaryosunu yazdığı (ama yönetmediği) “Kebab Connection” da muhteşem bir filmdi. Bu multi-kulti hadisesini, Almanya’da hem yabancı hem de yerli olma durumunu, “tutunmaya” çalışmayı, hiçbir yere ait olmamayı şimdiye kadar kimse Fatih Akın kadar iyi anlatamadı. Bu hafta yeni filmi “Soul Kitchen” vizyonda. Geçen hafta Türkiye galasında izleme imkanım oldu.
Soul Kitchen önceki filmleri gibi sert ve dramatik bir film değil. Aksine hafif ve eğlenceli bir film. Veya öyle görünüyor diyelim.
Filmin konusu bir lokanta. Yunan kökenli bir gencin ayakta tutmaya çalıştığı bir lokanta. Pek tabii karakterlerin ezici çoğunluğu Almanya’da tutunmaya çalışan yabancı kökenli insanlar.
Film her zamanki Fatih Akın temposunda, bir an bile düşmeden su akıp gidiyor. Hikaye istediği kadar absürd olsun Fatih Akın bizi her zamanki gibi ikna etmeyi başarıyor. Seyredilesi, güzel eğlenceli bir film.
Tabii ben sert ve acılı filmlerini sevdiğim için bana biraz hafif geldiğini söylemek zorundayım. Amerikanvari bir ucuna, kıçına “umut” ekleme bana biraz şekerli bir ketçap etkisi verdi ki bizim acılı salçamızı tercih ederdim. Bir de madem bir lokanta filmi insan biraz daha “yemek pişirme sanatı” görmek istiyor.
Sigara zammı: Daha da çok olsun!
Bildiğiniz gibi yeni yıla zamla girdik. Akaryakıt, köprü, sigara ve içkiye zam geldi.
Dünyanın en pahalı akaryakıtını zaten kullanmıyormuşuz gibi bir de zam geldiği çok iyi oldu hakikaten. Hele köprü daha da iyi oldu. Ulaşım diye bir vergi vermiyormuşuz gibi, sanki zaten verdiğimiz bütün vergiler karşılığında doğal hakkımız yol, su, elektrik, köprü değilmiş gibi biz habire ekstra paralar verelim.
Fakat kimse kusura bakmasın ama sigara zammı için olumsuz bir şey diyemeyeceğim. Zira sigara içmek konusunda suyunu bu kadar çıkartan bir millete az bile. Bu vesile ile belki bir kısım insan bırakmasa da belki sigarayı yemekten vazgeçer de adam gibi içmeye başlar.

