Kuşatılıyoruz

13 Kasım 2003

Hukukun gücüne inanmayan ulusal karakterimiz, yeni ve büyük bir borç yükü doğuruyor.Kıbrıslı Rum Titiana Loizidu, Girne'deki ev ve arazisinin işgal edildiğini öne sürerek 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'yi dava etti. Türkiye beş yıl önce 650 bin dolar tazminat ödemeye mahkûm oldu.Bu davanın görülmesi AİHM'nin Türkiye'yi işgalci saydığının bir işareti, tedbir alınmadığı takdirde başımıza gelecek büyük yıkımın habercisiydi.Ama Denktaş ve danışmanı Mümtaz Soysal kararı ciddiye almamak bir yana Rum mallarını Türklere tapulama işlemlerine devam ettiler. Aynı kafadaki Ankara hükümetlerinin gafleti, faizlerle borcu l milyon dolara yükseltti.Nihayet AKP hükümeti geçen temmuzda, tazminatı ödemeye hazır olduğunu, fakat bu davanın daha sonraki başvurulara örnek teşkil etmemesini istedi. Ancak bu istek kabul edilmedi.Ve korktuğumuz başımıza geldi: Ültimatomu yedik!Denktaş ve SoysalAvrupa Konseyi, Loizidu tazminatı 19 Kasım'a kadar ödenmediği takdirde Türkiye'ye yaptırım uygulayacağını bildirdi.Bu yaptırım, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki Türk parlamenterlerin oy haklarını kullanamamasından başlayıp Avrupa Konseyi'nden ihraç edilmemize kadar uzanabilir.Daha fenası, Avrupa Birliği üyeliği rüyamızın da sonu olur.Bir başka tehlike, Loizidu davası emsal sayılarak Türkiye üstünde büyük bir mali baskı yaratılması ihtimalidir. Çünkü Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesinden sonra 200 bine yakın Rum göçe mecbur olmuşlardı. Loizidu davası emsal alındığı takdirde Türkiye'nin ödemeye mahkûm olacağı tazminatların 20-25 milyar doları bulacağı hesap ediliyor.Kıbrıs'ta çözümsüzlük Kıbrıs Türk halkının da Türkiye'nin de çıkarına değildir.Bu parayı Rauf Denktaş'la Mümtaz Soysal ödemeyecek, biz ödeyeceğiz. Üstüne üstlük demokrasi ve refah hayallerimize de veda edeceğiz.Bir yolu bulunmalıKıbrıs'ı Türkiye'nin güvenliği için vazgeçilmez bir uçak gemisi gibi görme yanlışı duvara toslamak üzeredir.Türkiye bütün politik çıkarlarını ve ulusal hedeflerini Kıbrıs uğruna feda edebilir mi?Etse bile bunun bedelini taşıyabilir mi? O Türkiye bize ve Kıbrıs Türkü'ne özlediğimiz geleceği verebilir mi?Kıbrıs'ta çözümü Türkiye'nin AB üyeliği yolundaki ilerlemesine endekslemek, savunulması mümkün bir formüldür.Türkiye'nin stratejik çıkarları, hem politik, hem ekonomik, hem askeri bakımdan Kıbrıs'la AB çatısı altında buluşmaktadır.Hükümet böyle bir güvence zemininde çözüme hazır olduğunu ilân etmeli, Kıbrıs engelini Türkiye'nin önünden kaldırmalıdır. Çünkü kuşatılıyoruz. Annan Planı da, kaçırdıktan sonra arkasından ağladığımız son tren olmasın!

Devamını Oku

Pis numara!

12 Kasım 2003

Türkiye'yi, kirlenen siyaset batırdı. Kurtuluşun yolu da temiz siyasettir.Dokunulmazlık ayrıcalığı yüzünden siyasetçilere dokunulamıyor.Seçimden önce AKP lideri Erdoğan bu konuda millete söz vermişti ama şimdi yan çiziyorlar.Eskinin "çakar almaz" denetim yolunu bile çalıştırılmıyorlar.Mecliste 107 tane dokunulmazlık dosyası bekliyor. 36'sı görevi kötüye kullanma, 7'si ihale Yasası'na aykırılık ve 4'ü de zimmet suçlarıyla ilgili. Dokunulmazlıklarının kaldırılması istenenlerden 52'si AKP'li ve bunların içinde 4 bakan var.Dokunulmazlıkları kaldıracağınıza dair sözünüzü haydi yerine getirin!Hayır, AKP buna yanaşmıyor.Bu konudaki öneriyi bir komisyon kurup uykuya yatırdılar.Peki, meclise gelen dosyaları işleme koyup suçlanan siyasetçilerin dokunulmazlıklarını kaldırma taleplerini sonuçlandırın.. Ona da hayır!AKP dokunulmazlıklara dokundurmak istemediği halde Anayasa değişikliği için bir uzlaşma komisyonu kurdurdu.Şimdi o komisyonu, kör topal işleyen eski denetim düzenini bile çalıştırmamak için kullanıyor.Yani zırhı kaldırmadıktan gibi, hesap vermesi istenen adamları kale içinde korumaya almışlardır.Dün toplanan Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu şu kararı aldı:"Dokunulmazlıklarla ilgili komisyon çalışmalarını tamamlayana kadar dokunulmazlık dosyalarını görüşmeyeceğiz!"Başbakan "yolsuzlukların damarına girdik" demişti. Ama korkarız bu anlayışla hırsızların damarına cesaret şırınga ediyorlar!AKP bu konuda direnmemeli, iktidar gücünü kendi suçlularına sığınak sağlamak için kullanmaya çalışmamalıdır.Din konuları belki ama temiz siyaset iddiası takıyye kaldırmaz!Gül acaba hangi taraftan?Dışişleri Bakanı Gül AB'nin Türkiye raporunu beğenmiş ama eksik bulmuş.Roma'daki toplantıda "Raporda başörtüsü özgürlüğünün ıska geçilmesi talihsizlik" demiş..Türban karambolundan Türkiye'nin gol yemesi için her şeyi yapan kalecimiz, bu fırsatı kullanmayan AB'ye sitem ediyor. Onlan "taraflı" davranmakla suçluyor.Peki kendisinin pozisyonu ne? Türbanla ilgili davalarda Türkiye'yi savunan hukukçular, Gül'ün de sorumluluğunu paylaştığı T. C. Hükümeti adına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde konuşurken, türbanın dinsel ve siyasal bir simge olduğu için kabul edilemeyeceğini söylüyorlar.Fakat diğer yandan Bayan Gül türban yüzünden AİHM'de Türkiye'yi dava etmiştir ve eşi Dışişleri Bakanı olduğu halde davadan vazgeçmemiştir.Yani Dışişleri Bakanı da hem kişisel olarak hem de ailecek bu meselede taraftır.Şimdi AB kalkıp "Peki sayın Gül, siz bu eleştiriyi hükümetiniz adına mı yoksa eşiniz hesabına mı yapıyorsunuz?" diye sorsa ne cevap verecek?

Devamını Oku

Nereye gideriz?

11 Kasım 2003

Avrupa Birliği'ne giremezsek ne olur? Dışişleri Bakanı Gül "Başka yerlere sürüklenebiliriz" diyor.Şu anda AB'nin önündeki aday kuyruğundayız. İçerdeki bekleme odasına girebilmek için 2004 sonunda müzakere takvimini almamız gerekiyor.Biz istediğimiz kadar "Kıbrıs meselesi, üyeliğin şartı değildir" diyelim. Avrupa'dan gelen mesajların anlamı belli:"Kıbrıs sorununun çözümüne razı olun, müzakere tarihini alın.."AB bu kadar açık söyleyemiyor ama her zeminde tekrarlanan mesajın anlamı budur.Kıbrıs sorununa yaklaşırken daha büyük düşünmek zorundayız artık.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök Kıbrıs için gerekirse savaşı ve Türkiye'ye yönelecek bir ambargo yaptırımını göze alabileceğimizi ima etti.Elbette adaletsiz ve onur kırıcı bir oldu-bittiye karşı ulusal hakları savunmanın bedeli ne kadar büyük olursa olsun buna göğüs germeyi biliriz. Ama böyle bir son asla bizim tercihimizle gerçekleşmemeli.Çünkü bu, AB hedefini tümüyle kaybetmek demektir. Maliyeti de Dışişleri Bakanı Gül'ün Roma'daki AB toplantısına giderken söylediği gibi "başka yerlere sürüklenme" riskidir."Başka yerlere sürüklenmek" ne demek?Böyle bir ihtimalin içinde barındırdığı tehlikeler konusunda eski başbakanlardan Mesut Yılmaz beş ay önce yayınlanan bir makalesinde şu tahminleri yapmıştı:"AB kapıyı kapatacak olursa Türkiye ya radikal İslamcı bir devlet haline gelecek ya da Batılı maceracı müttefike karşı olan acımasız bir askeri diktötürlükle yönetilecektir. Belki NATO'dan bile çıkmayı düşünecektir. Avrupalı Türkler de farklı kimliklere sarılacaklardır."Bu korkular elbette bizi sınırlamamalı. Ama "Ya Kıbrıs'ı alıp bizi ortada bırakırlarsa?" endişesi de elimizi kolumuzu bağlamamalı.Ünlü stratejist Brzezinski'nin dediği gibi "Türkiye'nin demokratik geleceği Avrupa'dır."Bu hedef, hiçbir bahaneye feda edilemez, edilmemelidir.Çocuklar büyüyecek!Ekonomik kriz nedeniyle çocuklarını Çocuk Esirgeme Kurumu'na bırakmak isteyen ailelerin sayısı beş kat artmış..Krizin yarattığı çöküntüyü somut biçimde anlatan bu hazin tablo, toplumsal bir özveri davetiyesini de içinde taşıyor.ÇEK Genel Müdürü'nün dediği gibi "insanlar çocuklarını okutamaz, karınlarını doyuramaz hale geldiler." Bir yılda 34 bin aile çocuğunu vermek için başvurmuş. Bunlar yol, yordam bilenler; ya bilmeyenlerin sokaklara terkettikleri çocuklar?Aslında büyük kentlerde kavşakları tutan çocukların çokluğu, yaklaşan tehlikeyi haber veriyor. Büyük kenüer, basiretsiz yönetimler eliyle Frankeştayn gibi kendi yarattıkları canavarı kendileri büyütüyorlar.Bu çocuklar da büyüyecekler.ÇEK Genel Müdürü "3 yıla kadar İstanbullular sokağa çıkamayacak" diyor.Kent planlamasından habersiz, büyük kentlere yönelik göç karşısında çaresiz, nüfus artışına kayıtsız, özürlü doğumları önleyecek kürtajlara bile muhalif kafalar, bu alarmı algılayamaz.Görev sivil toplumundur. Bu uğurda harcanacak para ve emek fedakârlık değildir.,Çünkü bugün esirgediğimiz çaba ve paranın çok daha fazlasını birkaç yıl sonra evlerimizi kaleleştirmek, arabalarımızı zırhlamak için harcamak zorunda kalacağız!

Devamını Oku

Bu kafayla bitmez

10 Kasım 2003

Türban, Atatürk'ü anma toplantılarının bile tartışması oldu. Ne kadar hüzün verici bir çelişki..Çağdaş uygarlık yolunu aydınlatan düşüncelere muhalefet, her dönemde bir simge, bir maske, bir bahane buluyor, Atatürk'e bağlılığını söyleye söyleye devrimlerini geriye götürme inadını sürdürebiliyor.Bu muhalefet AKP içinde ve tabanında da vardır. Parti bu kitleyi, oy kaygıları ile kaybetmek istemiyor. Zamanın türban sorununu çözeceğine beslenen inanç, tavşana kaç, tazıya tut politikalarına partiyi mahkûm ediyor.Ama son olaylar zamana oynamanın tehlikelerini göstermiştir. Akılcı yaklaşımlar benimsenmediği takdirde yakın gelecekte, bugün korkulandan daha derin ayrılıklar doğacaktır.Nitekim kadrolaşma bir iktidar kozu olarak kullanılıyor. Sayıştay Başkanı'nın "Ben kamu alanı falan dinlemem" sözü, türbanın devlet içinde bile çatlaklar yarattığını göstermiştir.Üst görevleri siyasallaştiran rekabet şimdi, kamunun bütün denetimini Sayıştay'a bırakan Kamu Reformu'na şüphe ve güvensizlikle bakılmasına sebep olmayacak mı?Dolaylı bir itirafBaşbakan Erdoğan dün Atatürk'ü anma toplantısında, Yargıtay'ın mahkemeleri türbana kapatan görüşüne bir kez daha karşı çıktı.Milli bütünlük ve dayanışmaya zarar verecek tartışmalardan herkesi uzak durmaya çağıran Başbakan laikliği "devletin bütün inanç ve kimliklere eşit yakınlıkta durması, inancından ve kimliğinden dolayı milletin hiçbir ferdinin toplumsal ve hukuksal bakımdan ayrımcılığa tabi tutulmaması" diye tarif etti.Erdoğan'ın bu sözleri, türbanın "inanç ve kimlik simgesi" olduğunu bir anlamda doğrulamıyor mu?Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da türbanı "ayırımcılık yaratan siyasal bir simge" saydığı için kamu alanlarında yasaklamıyor mu?Politik inat mı?"Kamusal alan"ları tarif etmeden önce türbanın, yaşmak, yazma, atkı ve eşarp gibi başörtülerinden olmadığı, siyasal simge olduğu noktasında bir uzlaşma gerekiyor.Şu anda tartışılan "baş örtüsü" sorunu değildir. 25 yıl Anadolu'da öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olan bir okurumuzun dediği gibi üniforma haline getirilen türban "politik bir inat"tır!"15 milyonu aşkın köylü kadınlarımız başörtülüdür ama çoğu türban adını bile bilmezler.."Geçen hafta Uğur Dündar'ın Arena programında bir türbeden, bir yıl arayla yapılmış röportajlar yayınlandı.işsizlik ve yoksulluk şikâyeti yapan kadınların tümü başörtülü idi. Bu yıl çekilen görüntülerdeki tek fark, kalabalığa karışan ve AKP propagandası yapan türbanlılardı.İktidar, siyasi kaygılarla türbanı doğru tanımlamadığı sürece sorunun çözümüne katkıda bulunamayacaktır.

Devamını Oku

Anlayan bağlanır

9 Kasım 2003

Artık 10 Kasım'lar yas günleri değil, kahraman bir öndere bizi lâyık gören kadere şükran, eserlerine övgü ve emanetine karşı hesap günleridir.Ölümünün 65'inci yıldönümünde Atatürk'ü saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.Onu anmak, yarattığı mucizenin değerini anlamaktır. Halimize bakmak ise yetersiz kalmanın mahcubiyeti ile yüzleşmek..Onun en büyük eseri, egemenliği dini temelden ayırıp ulusal egemenlik temeline oturttuğu cumhuriyettir. Türkiye'nin bütün ka-zanımları, laikliğin tartışma ve kavga nedeni olmadığı dönemlerde elde edilmiştir.Din ve devleti, din ve bilimi karşı karşıya getirmek isteyenlerin çabaları, İslâm ile demokrasiyi bize bir arada yaşatan mucizevî sentezi bozarak toplumda kamplaşmalar doğurmuştur.Bu dönemler de kayıp yıllarımız olmuştur.Çağdaş uygarlığaTürkiye'yi bugün AB'ye üyelik konusunda kararlılığı kendinden öncekilerle kıyas edilemeyecek kadar güçlü bir iktidar yönetiyor.AB üyeliği, Atatürk'ün Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma vasiyetini hayata geçirecek en somut projedir. Bu projenin, laiklik ilkesiyle barışık olmadığı şüphesi taşıyan AKP iktidarınca sahiplenilmesi çelişki gibi görünebilir. Ama değildir.Bu olsa olsa dindarlığı Atatürk gibi anlayan vatandaşların ezici bir çoğunluk oluşturmasından gelen bir şanstır.Atatürk "Türk milleti daha dindar olmalıdır.. Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir.. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâmın menfaatine uyuyorsa kimseye sormayın, o şey dinidir.. Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir.. Din ve mezhep, hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz" demişti.Atatürk müminlerin gönlünde de kurtarıcıdır.Ezanlara özgür semalar kazandıran kurtarıcı da, dini istismarcı siyaset bezirganlarının elinden alan koruyucu da odur.AKP ve AtatürkBaşbakan Erdoğan dün Atatürk için ve asıl temsil ettiği siyasi iktidar adına önemli şeyler söyledi:"Ölümünün üzerinden 65 yıl geçmiş olduğu halde hâlâ gönüllerde yaşamakta ve bizlere önderliğini sürdürmektedir.Onun fikirlerini ve ideallerini özümseyerek yoluna devam eden ulusumuz, Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlığın üzerine çıkma hedefine azimle yürümektedir.."Bu sözlerin özel günlere mahsus mesajların klişesi değil, toplumda ayrımcılık yaratan her karıştırıcı eylem karşısında samimiyetle tekrarlanan çıkışlar olarak sahiplenilmesin! bekliyoruz.Atatürk'e dil uzatamadıklan için Kemalizm'e söven inkarcılara da bir sözümüz var. Çağdaşları olan Hitler, Mussolini ve Stalin halklarına verdikleri utanç yüzünden nefret ve laneti hak ettikleri için manevi olarak da öldüler. Ama halkı müslüman Türkiye, onun izinde yürüdüğü için AB kapısına kadar gelebildi.Atatürk hâlâ yaşıyor. O yaşadıkça Türkiye Cumhuriyeti de yaşayacak!

Devamını Oku

Bu kafayla olmaz!

8 Kasım 2003

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin olduğu kadar bunları sınırlayan disiplinlerin de güvence altına alındığı bir rejimdir.Bu güvenceyi sağlayan otorite hukuktur. Hukuk boşluğunda anarşi doğar. Anarşi de kaba kuvvetin, entrikanın ve baskının davetiyesidir.AKP türban takmanın bireysel özgürlük olduğunu, kullanılmasına sınır konulmaması gerektiğini savunuyor.Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, türbanı ayrırımcılık yaratan dinsel ve siyasal simge saydığı için kamusal alanda kullanılmasına izin vermiyor.Yani AKP'nin istediği, yasaların ve mahkeme kararlarının görmezlikten gelinmesidir.Tabii ki kabul edilemez. Yasaları yok sayan bir yönetim anlayışının, AB normlarına uyum amaçlı reformlarını kim ciddiye alabilir?Düne kadar türban takanlar, kamu kurumlarında çalışamıyorken Yargıtay Başkanı'nın çıkışı türbanlılara mahkemeleri de kapamıştır. Bu durum, türban takan vatandaşların savunma haklarını kullanmalarına engel olacaktır.Hukuk devletinde böyle bir kısıtlama da savunulamaz.Yargıtay'ın türbanla ilgili tutumu, kavga ve gerginlik sebebi yapılacak yerde çözüm amaçlı arayışları hızlandırmalıdır.Başbakan Erdoğan dün Yargıtay'ın tavrını "ideolojik" diye niteledi ve "Mağdurlar uluslararası noktada gereken adımları atacaktır" diyerek bir anlamda Avrupa'ya türban konusunda baskı sipariş etti.Başbakan Yardımcısı Şahin ise "Maalesef Türkiye'de balık baştan kokmaya devam ediyor" sözleriyle türban sorununun tırmanmasından Cumhurbaşkanı'nı sorumlu tuttu.Bu kafa çözüm üretemez.İslâmla demokrasiyi buluşturan bir örneği yaratma misyonunu yürütemez.Türban yüzünden temel kurumları birbiriyle çatışma haline girmiş devlet görüntüsü kötü bir sicildir ve bizi AB'den olduğu gibi istikrar ve huzur umutlarından da uzaklaştırır.Türkiye laik niteliğinden vazgeçmeyeceğine göre çözümü kamusal alanın tarif edilmesinde aramak gerekiyor.Kurumlar, bir araya gelemeyecek kadar bozuşmadan bu çalışma başlamalıdır!Kaba Kuvvet PolisiAnkara'daki YÖK karşıtı eylem sırasında, polisin eylemci zannıyla günahsız bir memura ne yaptığını TV'lerden izledik.Kim bilir kaç kişi o gece uykusunda benim gibi kâbus görmüştür..Genç adam "Ben eylemci değilim" diye inliyor ama gelen geçen vuruyor, tekmeliyor.Zavallı yerde baygın; ona rağmen Kung-Fu darbeleri alıyor. En son polis kameramanı da bir tekme atıyor.Polisin görevi kamu düzenini bozan bir eylemi dağıtmaktır, ceza vermek değil. Profesyonelin hırsı olur ama hıncı olmaz.O görüntüler şüphe uyandırdı: Bu işe bakan polislerimiz psikolojik yardıma mı muhtaç hale düşmüşler, yoksa o duruma düşmüş olanlar arasından özel olarak mı seçilmişler? Yaptıklarıyla "Çevik Kuvvet'ten çok "Kaba Kuvvet" adını hak etmişlerdir. Yazık..Türkiye'nin AB yolunu mayınlamaya çalışan muhaliflere bundan iyi koz verilmezdi!

Devamını Oku

Orta yol var

7 Kasım 2003

Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı, türbanlı bir sanığı mahkeme salonundan çıkardı.Siyasetçiler sömürü gıdalarını almak için bu kararın üstüne atlamaya vakit bulmadan Yargıtay Başkanı Özkaya, 4. Ceza Dairesi Başkanı İnan'a sahip çıktı."Türbana hayır" kararının doğru bir karar olduğunu söyledi.Çünkü Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay ile Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi kararları türbanı, ayırımcılık yaratan dinsel ve siyasal bir simge sayıyor ve kamusal alanda kullanılmasına izin vermiyor.Başkan Özkaya, Yargıtay'ın bu meseledeki tavrını açıkça ortaya koymak suretiyle mahkemeleri de "kamusal alan" tarifi içine dahil etmiş oldu.Bayram resepsiyonu nedeniyle Çankaya ve eskiden beri üniversiteler zemininde tartışılan kamusal alan kavramı mahkemeleri de içine aldığına göre türban sorunu daha çetrefil hale gelmiş ve çözümü kamu düzeni bakımından daha acil bir ihtiyaç durumuna yükselmiştir.Anarşi olmasınYargıtay Başkanı, hukukun mabedi sayılan mahkeme salonlarında "yasalar uygulanmasın" denilemeyeceğini söylüyor.Haklı ama ülke realitesi başka bir haklı soruyu gündeme getiriyor:İnsan mahkemeye ya şikâyetçi olarak hak aramaya gider veya sanık olarak götürülür.Türban takan bir vatandaş mağdursa şikâyet hakkını, sanıksa savunma hakkını kullanamayacak mı?Yargıtay Başkanı'na göre bir türbanlı hasta olarak hastaneye, mükellef olarak vergi dairesine girebilir ama mahkemeye giremez!Çünkü... 'Yargı, yasalar içinde hareket eder.." Mahkemelerde bile uyulmayan yasa ve hukuk kurallarının başka bir kamusal alanda uygulanması imkânsız olur ve o zaman da anarşi doğar.Adalete ayrıcalıkYargıtay Başkanı'nın çözüm önerisi şudur: "Yasaların uygulanmamasını istemek doğru değildir. Toplumsal gelişmeler hukuku yetersiz kılıyorsa yasalar değiştirilir.."Demesi kolay ama yerine getirilmesi neredeyse imkânsız bir öneridir bu.Türkiye, rejimin laik karakteri ile halkın inancına bağlı gerçekleri uzlaştıran bir çözüm yolunu açmak zorundadır.Meselâ mahkemelerin savunmayı temsil eden avukatlar da dahil yargı bölümünü kamu alanı sayıp, şikâyetçi ve sanık vatandaşların yer aldığı bölümü kamu alanı tanımına dahil etmemek, bir çözüm olamaz mı?Halkın inancına saygı gösterirken kendi laik niteliğini koruyan bir devlet, adalet hizmetini halkın bir kesiminden esirgeyen devletten daha çağdaş olmaz mı?

Devamını Oku

Tekel niçin para etmedi?

6 Kasım 2003

Tekel'i özelleştirme girişimi büyük bir fiyasko oldu. Altın yumurtlayan tavuk gözüyle baktığımız işletmeler para etmedi.Oysa ekonomik göstergeler iyi, enflasyon ve faizler düşüyor, döviz kontrol altında; "tam zamanıdır" deyip iştahlanmıştık.En yüksek teklif olarak sigara fabrikalarına 1 milyar 150 milyon dolar, alkollü içki işletmelerine 292 milyon dolar verildi.Fosur fosur sigara, lıkır lıkır rakı içilen Türkiye için bu rakamlar ekonomik fiyat olamaz. Hükümet bunun en az 3-4 katı yüksek teklifler bekliyordu. Nitekim Maliye Bakanı hayal kırıklığını itiraf etti.Bakan Unakıtan "piyasa şartları" diyor ama yanılıyor. Çünkü teklifler, fabrikaların ekonomik değerinden güven riskinin düşülmesiyle bulunan fiyatlardır.Yabancı yatırımcıların özellikle enerjide ve telekomünikasyonda yaşadıkları Türkiye tecrübeleri feci denecek niteliktedir. Şimdi faturaları geliyor.Popülizm uğruna hukuk tanımayan güç gösterileri sürdükçe ya kamu işletmelerini yok pahasına elden çıkarmaya veya satmayıp turşusunu kurmaya mahkûm olacağız.İktidarın görevi milletin hakkını aramaktır. Bu da bir haksızlık veya yolsuzluk olduğunda hemen üstüne gitmekle olur.Halbuki bizim hükümetler küçük ihlâllerin yaygınlaşarak büyük kazıklar haline dönüşmesine kadar beklediler, bıçak kemiğe dayanınca da toptan infaz tehditlerine ve eylemlerine kalkıştılar.Bir ülkenin hayatını ve zenginliklerinin değerini ciddiyet ve hukuka bağlılık yükseltir. Popülist naralanmalar ise düşürür!CHP neden geriliyor?Genç Parti lideri Uzan dün CHP lideri Baykal'ı ziyaret etti.Cem Uzan, AKP ve hükümet konusundaki görüşlerinde Baykal'la aralarında "paralellikler" olduğunu tespit etmiş.Devletin ve milletin başına en büyük banka batağını sarmış olan bir ailenin sığınağı olan bu parti ile paralellik, temiz siyaset savunucusu CHP'ye bakalım ne kazandıracak?ANAR'ın son anketine göre AKP bir yılda oylarını yüzde 44,4'e çıkarmış. CHP'nin oyu 17,7'ye gerilemiş.CHP'liler "Medya yazmıyor, halk yaptığımız iyi işleri görmüyor" diyor.Başbakan Erdoğan'la bir türlü görüşemeyen Cem Uzan'ı Deniz Baykal'ın kabul etmesi "iyi bir iş" ise işte yazıldı.Herhalde artık uçarlar!

Devamını Oku