Avrupa Birliği'ne giremezsek ne olur? Dışişleri Bakanı Gül "Başka yerlere sürüklenebiliriz" diyor.
Şu anda AB'nin önündeki aday kuyruğundayız. İçerdeki bekleme odasına girebilmek için 2004 sonunda müzakere takvimini almamız gerekiyor.
Biz istediğimiz kadar "Kıbrıs meselesi, üyeliğin şartı değildir" diyelim. Avrupa'dan gelen mesajların anlamı belli:
"Kıbrıs sorununun çözümüne razı olun, müzakere tarihini alın.."
AB bu kadar açık söyleyemiyor ama her zeminde tekrarlanan mesajın anlamı budur.
Kıbrıs sorununa yaklaşırken daha büyük düşünmek zorundayız artık.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök Kıbrıs için gerekirse savaşı ve Türkiye'ye yönelecek bir ambargo yaptırımını göze alabileceğimizi ima etti.
Elbette adaletsiz ve onur kırıcı bir oldu-bittiye karşı ulusal hakları savunmanın bedeli ne kadar büyük olursa olsun buna göğüs germeyi biliriz. Ama böyle bir son asla bizim tercihimizle gerçekleşmemeli.
Çünkü bu, AB hedefini tümüyle kaybetmek demektir. Maliyeti de Dışişleri Bakanı Gül'ün Roma'daki AB toplantısına giderken söylediği gibi "başka yerlere sürüklenme" riskidir.
"Başka yerlere sürüklenmek" ne demek?
Böyle bir ihtimalin içinde barındırdığı tehlikeler konusunda eski başbakanlardan Mesut Yılmaz beş ay önce yayınlanan bir makalesinde şu tahminleri yapmıştı:
"AB kapıyı kapatacak olursa Türkiye ya radikal İslamcı bir devlet haline gelecek ya da Batılı maceracı müttefike karşı olan acımasız bir askeri diktötürlükle yönetilecektir. Belki NATO'dan bile çıkmayı düşünecektir. Avrupalı Türkler de farklı kimliklere sarılacaklardır."
Bu korkular elbette bizi sınırlamamalı. Ama "Ya Kıbrıs'ı alıp bizi ortada bırakırlarsa?" endişesi de elimizi kolumuzu bağlamamalı.
Ünlü stratejist Brzezinski'nin dediği gibi "Türkiye'nin demokratik geleceği Avrupa'dır."
Bu hedef, hiçbir bahaneye feda edilemez, edilmemelidir.
Çocuklar büyüyecek!
Ekonomik kriz nedeniyle çocuklarını Çocuk Esirgeme Kurumu'na bırakmak isteyen ailelerin sayısı beş kat artmış..
Krizin yarattığı çöküntüyü somut biçimde anlatan bu hazin tablo, toplumsal bir özveri davetiyesini de içinde taşıyor.
ÇEK Genel Müdürü'nün dediği gibi "insanlar çocuklarını okutamaz, karınlarını doyuramaz hale geldiler." Bir yılda 34 bin aile çocuğunu vermek için başvurmuş. Bunlar yol, yordam bilenler; ya bilmeyenlerin sokaklara terkettikleri çocuklar?
Aslında büyük kentlerde kavşakları tutan çocukların çokluğu, yaklaşan tehlikeyi haber veriyor. Büyük kenüer, basiretsiz yönetimler eliyle Frankeştayn gibi kendi yarattıkları canavarı kendileri büyütüyorlar.
Bu çocuklar da büyüyecekler.
ÇEK Genel Müdürü "3 yıla kadar İstanbullular sokağa çıkamayacak" diyor.
Kent planlamasından habersiz, büyük kentlere yönelik göç karşısında çaresiz, nüfus artışına kayıtsız, özürlü doğumları önleyecek kürtajlara bile muhalif kafalar, bu alarmı algılayamaz.
Görev sivil toplumundur. Bu uğurda harcanacak para ve emek fedakârlık değildir.,
Çünkü bugün esirgediğimiz çaba ve paranın çok daha fazlasını birkaç yıl sonra evlerimizi kaleleştirmek, arabalarımızı zırhlamak için harcamak zorunda kalacağız!
Nereye gideriz?
Avrupa Birliği'ne giremezsek ne olur? Dışişleri Bakanı Gül "Başka yerlere sürüklenebiliriz" diyor. Şu anda AB'nin önündeki aday kuyruğundayız. İçerdeki bekleme odasına girebilmek için 2004 sonunda müzakere takvimini almamız gerekiyor
Haberin Devamı

