Avrupa Birliği'nin Türkiye ile ilgili 2003 yılı ilerleme raporunu doğru okumak lâzım.Rapor, AB hedefine giden yolun zor kısmının aşıldığını belirleyen ve eksiklerini tamamlaması için Türkiye'ye cesaret veren bir teşvik belgesi olarak görülmeli.Bizim ulusal karakterimiz bu: Aynaya baktığımızda gördüğümüz eksikliklerimizi bize yabancılar gösterdikleri zaman bundan hoşlanmayız.Rapor, uyum yasalarını çıkarmaktaki iradesi nedeniyle hükümeti övmekle beraber, bunların henüz hayata geçirilemediğini, anadilde eğitimin, radyo ve TV yayınının başlamadığını, işkenceyle mücadelede çelişkili yargı kararlan nedeniyle gözle görünür bir gelişme yaşanamadığını, MGK yasası değiştiği halde askerin siyasetteki ağırlığının devam ettiğini söylüyor.Bunları biz de söylemiyor muyuz?örneğin Yargıtay başkanlarının adli yıl açılışlarında yaptığı tespit ve eleştiriler daha mı insaflı?Anahtar Kıbrıs..Eksiklerin açık ve ayrıntılı biçimde rapora konulması Türkiye'nin yararınadır. Çünkü yürüyeceğimiz yol bu sayede aydınlanmaktadır.Nitekim Dışişleri Bakanı Gül, önümüzdeki birkaç ayda müzakere tarihi almayı hak edecek noktaya geleceğimizi belirtmiştir.AB üyeliği Türkiye'nin demokratik geleceğini ve 21. Yüzyıldaki kaderini belirleyecektir.Halk bu projenin arkasındadır ve AB'ye inanmış tek parti iktidarı da ülkenin tarihi şansıdır. Bu gücün, menfaatini içe kapanmakta gören gizli iktidar odaklarınca üretilecek engellere yenik düşmeyeceğine inanıyoruz.Yolumuzun üstündeki en ciddi riski Kıbrıs oluşturuyor. Ankara'nın baskısı ile küçük bir düzeltme yapılmış olsa da rapordaki ifadeyi doğru tercüme etmek zorundayız."Kıbrıs Kopenhag şartı değildir" diyerek kendimizi kandırmayalım, rapor Türkiye'ye "Kıbrıs sorunu çözülmezse seni alamam" diyor!Bahanemiz yokBu gerçek en çok, AB üyeliğini istemeyen iç muhalefetin işine yarayacaktır.Onlar ülkedeki ezici istence direnmeyi göze alamayacakları için amaçlarına Kıbrıs'ta çözümsüzlüğü tahrik ederek ulaşmaya çalışacaklardır.Hükümet bu tuzağa karşı ne kadar cesur, ne kadar yaratıcı olacak?Üretilen "Önce Kıbrıs'ı elimizden alacaklar, sonra da ret cevabı verip ortada bırakacaklar" endişelerini, hükümet pazarlık kozuna dönüştürebilir.Kıbns'ta çözüme yönelik ilerlemeyi Türkiye'nin üyelik müzakereleri ile ilgili sürece bağlamak, savunulabilir bir tezdir.Hükümet bu silâhı kullanmalı, fakat AB üyesi olduğumuz gün sorun olmaktan çıkacak hiçbir zorluğa bu büyük dava feda edilmemelidir.Sivil toplum bunun için her an uyanık ve ayakta olmalıdır!
Amerika yakıp yıkmaktaki başarısını, inşa etmekte tekrarlayamadığı için Irak'taki kanlı girdap büyüyor.Bush yönetimine yakınlığı ile tanınan New York Times yazarı William Safire, Irak'la ilgili korkulu rüyasını geçen gün yazı yapmış.Amerika pes edip çekilirse Irak'ın parçalanacağını, Şiilerin ayrı, Kürtlerin ayrı devletler kuracaklarını yazmış..Kürtleri korkutmak için de bize öcü rolü vermiş: "Böyle bir durum Türkiye'nin işin içine girmesine ve Kerkük'teki petrol sahalarına el koymasına yol açar!"Savaş orman yasasına tabidir. Ormanlar kralı Irak'taki gidişi sersemlemiş tilki gibi izliyor. Çaresizliği, kendi çıkarına zarar verecek saçmalıklar üretiyor.Türkiye'nin Irak'a asker göndermesini Washington istedi. Sonra Iraklı Kürtlerin itirazı yüzünden çağrısını askıya aldı.Şimdi "Türkiye Kerkük petrolüne el koyar" demek, Türk askerinin girmesine muhalefet eden Iraklı Kürtlerin itiraz gerekçelerini desteklemek olmuyor mu?Neden istemiyorlar?Türkiye keşke böyle bir alternatif politikaya sahip bulunduğu inancını güçlü biçimde verebilseydi.. Ama öyle bir ihtimal hiç yoktur.Türkiye'nin tek hedefi Irak'ın bölünmeden bu badireden kurtulmasıdır.Ayrıca kimse korkmasın, bu ülkenin siyasetçileri Türkiye'nin gücünü böyle fırsatlarda kullanmak üzere asla birleşemezler.O nedenle William Safire'ın kâbusu sadece Kürtlere bahane verir. Türkiye'nin Kerkük'e el koyacağına ilişkin senaryolar, bölünme riskini tahrik edecek kötülüklerdir. Nitekim bunu alabildiğine kullanıyorlar.Irak'taki Sünnî muhalefetin lideri Munzir El Dileymi Kürtlerin ayrı bir devlet peşinde olduğunu, Türk askerini bu nedenle Irak'ta istemediklerini söyledi.Amerika Kürtleri kaybetmemek için Türkiye'yi oyalarken Irak'ın tümünü kaybetmekte olduğunu göremiyor.ABD sakalı kaptırdıWashington şu gerçeğin bile farkında değil: "Türk askeri gelirse direniş büyür" diyorlardı. Türk askeri gitmediği halde terör son bir haftada niçin tırmandı?Terörün merhameti olmaz. Bu gerçeği dileriz Amerika onurunu bırakıp cenazelerini alarak Irak'tan gitmek zorunda kalmadan görür..Dileriz Kürt liderler öyle bir sonun soydaşlarına getireceği felâketi tahmin ederek entrika çevirmekten vazgeçerler.Dışişleri Bakanı Gül açıkladı: Savaştan önce Saddam "Kürtleri birlikte boğalım" diye bizimkilere öneride bulunmuş.Eğer ABD çekilir de Irak'ta işgalci ile işbirliği yapanları hedef alan bir cehennemi hesaplaşma başlarsa Barzani ve Talabani kime sığınacaktır?Evet, siyasette vefa olmaz ama bu kadar nankörlük de olmaz!
Kamu Yönetim Reformu tasarısı hazır.. Bu hamleyi, bürokrasi diktatörlüğünden demokratik cumhuriyete geçişin fırsatı olarak selâmlamak gerekiyor.Ama şunu bilelim:Devleti israf ve yolsuzluğa batıran, ülkeyi geri bırakan, özgürlükleri ve ekonomik büyümeyi önleyen köhnemiş sistemin egemenleri kolay teslim olmayacaktır.Tuzağa düşmemek, "bölünmez bütünlük" edebiyatı ile devletin altının oyulmak istendiği kışkırtmalarına kapılmamak lazım.Türkiye bu reformu, tabuları yıkarak, hortlaklardan korkmadan tartışmalı ve Ankara odaklı merkezi yönetimin ölümcül hastalıklarından kurtulma fırsatını bu kez mutlaka kullanmalıdır.Aksi halde değişimin trenini yakalayamayacağız. Demokrasi dünyası ile aramızda büyüyen mesafeyi kapatma imkânını bulamayacağız.Reform, merkezi idarenin pek çok yetkisini yerel yönetimlere devredecek, millet bir anlamda kendisinin efendisi olacaktır.İktidan yalnız bırakmamak, bürokrasi iktidarının kışkırtmalarına alet olmamak, daha özgür ve daha müreffeh bir Türkiye özleyenlerin görevidir.Toptancı ret tavırları, ülkenin geleceğine kötülük olur.Bu reforma katkı, değişimi Batı'daki çağdaş örnekler doğrultusunda cesaretlendirecek önerilerle yapılmalı.Meselâ reform yığınla kadroyu kaldıracak. Ama boşta kalanların devletle bağları kopmayacak.Yani maaşlarını almaya devam edecekler."Bugün git, yarın gel" diyen, hizmet üretmeyen ve rüşvet yiyen kadrolar, yalnız ülkenin yannlannı değil, devletin bütçesini de yıllardır kemiriyor. Devletin nefesi kesilmiştir.Kamu, bir bakıma "gizli işsizler kampı" görünümü almıştır.Bu işsizleri, çoğu işsiz ve yoksul millete besletmek günah değil mi?Dünyanın en hantal bürokrasisi Türkiye'de. Devlet her yıl 1 milyar dolar cıivarında bir parayı, devlet dairelerinde memurlara çay servisi yapan 225 bin odacıya maaş olarak ödüyor.Bu rezalete çare bulmayan reform olur mu?Prof. Salih Neftçi AKP iktidara geldiğinde "Bunlar 500 bin memur azaltırlar ve değişimin marşına basarlar. Ümidim var" demişti.Reform iyi ama eksik..Reform adını hak etmesi ve Türkiye'yi demokrasiye taşıması için yüreğe ihtiyacı var!Futbolculara çağrımızCuma gecesi İnönü'deki derbi sadece Romen hoca Lucescu'yu değil, sporcu ruhu taşımayan bir avuç sapkın dışında bütün Beşiktaşlıları utandırdı.Ben de o gece ilk kez bir Beşiktaş maçına gitmekten pişmanlık duyarak ve bir daha uzun süre maça gitmeme kararı vererek evime döndüm.Bir Beşiktaş taraftan olarak futbola gönül veren milyonlar üstünde umut ve heyecan yaratan açıklamalarından dolayı şimdi Beşiktaş Başkanı Bilgili'yi takdir duyguları ile selâmlıyorum.Başkan Bilgili dün ev sahibi takım olarak, güvenlik tedbiri eksiğinden doğan sorumluluklarını kabul etti ve tribünlerden yansıyan çirkinliklerden birinin hedef aldığı Galatasaray'ın hocası Fatih Terim'den özür diledi. Sivil toplum liderliği yapan insanlara, örnek olması gereken faziletli bir tavırdır bu.Şimdi aynı bilincin, futbolun emekçileri olan profesyonel futbolcularda uyanmasını ve tribün terörünü rakip takımlarda da olsalar bütün futbolcuların dayanışma içinde lanetleyerek püskürtmelerim bekliyoruz.Renk aşkı, futbolun güzelliği ve dostluk, bir avuç kendini bilmeze feda edilmemeli. Onlardan gelecek destek kabul edilmemeli..Cuma gecesi yaşanan çirkinlikler yüzünden maç durduğunda Beşiktaş ve Galatasaray futbolcuları, sarmaş dolaş tek vücut halinde olay yaratan tribünlerin önüne dikilselerdi ne olurdu?Ben söyleyeyim:O utanmazlar bile utanır, sonraki çirkinlikler cesaret bulamazdı.Futbol milyonlarca insanın aşkıdır ama futbolcunun ekmeğidir.Teröre karşı birleşmek futbolcuların yalnız ahlâki değil, hayatî borcudur!
Hafta sonunda Türkiye, umut ve onur veren günlerinden birini yaşadı.Çamaşır makinesi ve yeni teknoloji TV tesislerinin açılışı yapılan, bulaşık makinesi fabrikasının temeli atılan Vestel, dünya pazarlarına kabul ettirdiği markalarının 2005 yılı ihracat hedefini 3 milyar dolar olarak koydu.Bu yıl 2 milyar dolara yakın ihracat gerçekleştirecek olan Vestel, Manisa'da yan sanayi ile birlikte 100 bin kişiye iş imkânı sağlayan bir teknoloji devi oluyor.Vestel'i yaratan Zorlu Holding sahip ve çalışanları her övgüyü hak ediyor.Borca batmış bir şirketi satın alarak üç krizden geçirirken büyüten Zorlular, on yılda Koç ve Sabancı'nın üretim gücünü yakalamanın başarısını gösterdiler.Türkiye'nin en zor dönemlerinde bile cesur ve yaratıcı girişimciler için ne büyük fırsatlara sahip olduğunu da kanıtladılar.Cumartesi günü düzenlenen törende Başbakan Erdoğan, Zorlular'a teşekkür ederken önemli bir şey söyledi: "Mutlaka üretimden kazanmaya çalışmalıyız. Parayla para kazanma dönemi bitmeli.."Doğrudur. Türkiye'nin yoksulluk yazgısını ancak alınlarımızdan akacak terlerle silip atabiliriz.Çağdaş insanın çağdaş devletten beklediği avanta değil, çalışmak ve üretmek amacına saygı ve yardımdır. Çünkü en onurlu sosyal destek iştir, istihdamdır.Vestel'in kriz batağında yarattığı mucize, keşke çoğalsa. Ama mümkün değildir."Parayla para kazanma dönemi kapanmalı" demekle yatırım, üretim olmaz. Bunun için yatırımcıyı rüşvet ve bürokrasi çarkı içinde pişman etmemek, tersine, dünya devleri ile rekabet edebilecekleri imkânları onlara hazırlamak gerekiyor.Bu vergilerle, bu bürokrasi ile, bu enerji fiyatları ile Türkiye'ye yabancı yatırımcı gelmez.Gelirse de kumarbazlar gelir, vurgun yapıp giderler. Yıllarca böyle soyulduk.Türk müteşebbisleri bile komşu ülkelere bu yüzden kaçırdık.Gerilim şart mıdır?Çözülmeyen sosyal ve siyasal sorunlar gündemden düşürülünce kapanmaz. Ne zaman patlayacağı belirsiz bombaya dönüşürler.Cumhuriyet Bayramı'nda türban yüzünden doğan davetiye krizi, Cumhurbaşkanı Sezer'i suçlamaların hedefi haline getirdi.Sezer de kendini savundu:"Son zamanlarda Cumhuriyet'in laik niteliğine yönelik tavırlar sergilenmek istenmektedir. Bunlara fırsat vermem.."Bu savunma, itham da içeriyor.Hedefi ise belli: Eşsiz çağrılanların şahsında AKP iktidarı.. Sezer bir anlamda "gizli gündem"in açığa çıktığını ima etmiştir.Bu durumda AKP liderinin kendini muhatap sayması gerekir.Dün "Gerilim politikaları içinde olmayacağız" diyen Başbakan Erdoğan, cevap borcunu belki bu sözlerle yerine getirdiğini düşünmüştür. Ama bu sözler, ondan beklenen cevap değildir.Çünkü sorunun çözümüne yardımcı olmuyor, istedikleri zaman uyandırılmak üzere uykuya yatırılması demek oluyor.Milletin iktidar partisi liderinden beklediği bu sorunun çözümünde onun gücünü kullanmasıdır.Gerilim politikaları içine girmeden türbanı çözmenin imkânı yok mu?
Muhalefet dönemlerinde bütün partiler iktidarları yolsuzluk yapmakla ve yiyicilikle suçladılar."Biz gelince hesap soracağız" dediler.İktidara gelince sözlerini unuttular. Hatta bazıları, kendi suçlularını kurtarmak için hırsız barındırdığını söyledikleri partilerle uzlaştılar. Kirlilerini aynı "makine"ye koyup yıkadılar."Hesap soracağız" sözünü galiba ilk kez AKP iktidarı tutacak.Meclis Yolsuzluk Komisyonu'nun 5 aylık çalışma ile oluşturduğu raporun bu hafta Meclis'te ele alınması ile "devri sabık" yaratma dönemi başlıyor.Yolsuzluklar ticareti de, siyaseti de kirletiyor ve devletle toplum arasındaki sosyal mukaveleyi bozuyor.Siyasetin yolsuzluklarla finanse edildiği düzende namuslu insanlar politikadan dışlanıyor. Çünkü onlar, namussuzların rekabetine dayanamıyor.Siyasi yargılamaYolsuzluk yılanının başı küçükken ezilmediği için Türkiye, cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik, siyasal ve sosyal krizlerine sürüklendi.Devlet yıkıcı boyutta borca battı, fatura millete çıktığı için yoksulluk, issizlik yaygınlaştı ve halk, bir yaşında bir partiyi, güvenilir olup olmadığını sınamadan intikam kılıcı olarak iktidara getirdi.Türkiye artık bu pislikten, halk da sürüklendiği şüphe ve güvensizlikten kurtulmalı.Ama bunun yolu, yolsuzluk dosyalarına siyasetle değil adaletle yaklaşmaktır.Yolsuzluk Komisyonu 16 konuda 25 eski hükümet üyesi hakkında meclis soruşturması açılmasını öneriyor.Kurulacak Soruşturma Komisyonu'nun yargılanmasını teklif edeceği siyasetçiler, meclis kararı ile Yüce Divan'a gönderilecek.Yani Yüce Divan'a gönderilecek olan eski bakanları, savcılar değil, meclisteki iktidar çoğunluğu belirleyecek.Bu suçlamaların bulandırdığı bir ortamda da ülke yerel seçimlere gidecek..Siz de soyunun!Millet elbette suçluların hesap vermesini istiyor. Ama bu yetmez. Temiz bir geleceğin garanti altına alınması da gerekiyor.Bunun birinci şartı milletvekillerinin, siyasi konuşma ve faaliyetleri dışındaki bütün suçlar karşısında dokunulmazlık zırhından vazgeçmeleridir.Aksi takdirde iktidarlar temiz bile gelseler kirlenecektir. Yolsuzlukla mücadele, geçmişe yönelik şovlardan ileri gitmeyecek, devlet ve halk soyulmaktan kurtulamayacaktır.Bir çok yolsuzluk davası mahkemelerde dokunulmazlık yüzünden donmuş kişilerin oluşturduğu bir iktidarın yapacağı temizlik, kanserli urun yarısını çıkarmaktır.Bu bizi kurtarmaz. İntikam kılıcı temiz olmalı!
AKP, iktidar olmanın kozlarını iyi kullanıyor. Başbakan "Ulusa Sesleniş" ile sahneyi ve oyunu bir anda değiştirdi.Türban gerginliğinden iktidar kazançlı çıkmıştır. Türban Çankaya'ya alınmadı ama devletin daha alt birimlerinde, hemen bütün valiliklerin düzenledikleri davetlerde yerini sağlamlaştırdı.İktidar görüşüne bağlı idarecilerle süren kadrolaşmanın "sessiz ve derinden" yürüyen zincirleme etkisi, Çankaya'daki kişiye bağlı direnişi, bir kaç yıl sonunda hükümsüz kılabilir.İktidarın menfaati bir yandan "türbandan vazgeçmedik" mesajını güçlü olarak vermek -ki verdiler- diğer yandan da bu gerilimi istikrarsızlık boyutuna dayandırmadan söndürmektir.Başbakan Erdoğan, ekonomik ve sosyal alandaki iyileşmeler üstüne kurduğu "Ulusa Sesleniş" ile bunu da başarmıştır.Hedef yerel seçimHalkta "fedakârlıkların meyvelerini toplayacağımız günler yaklaşıyor" umudunu uyandıran mesajlar, AKP'nin yaklaşan yerel seçimlere odaklandığını belli ediyor.Ekonomideki gidiş, duble yol ve toplu konut gibi istihdam yaratıcı projeler, yoksullara kömür yardımı, çiftçi borçlarının yeniden yapılandırılması ve mazot desteği, ayrıca batan bankaların sahiplerine karşı yürütülen cesur politikalar, AKP'ye yerel seçimde 3 Kasım'ı aşan bir başarı getirebilir.Şimdi mesele, bu kredi ile demokrasiye kalıcı bir iyileşme bırakacak cesaretli bir adıma AKP'yi ikna etmektir.Sözünü ettiğimiz reform, belediye başkanlarının iki turlu seçimle belirlenmesidir. Seçmenlerin en az yarısının oyunu almış belediye başkanları, demokrasiyi güçlendirirken seçmen tabanındaki uzlaşmayı ve sahiplenmeyi de genişletecektir.İki turun tam zamanıBugünkü seçim sistemi değişmedikçe dönemsel fırsatların yarattığı kof liderlere, sağlam alternatifler üretemeyeceğiz.Kulluk yerine kişilik ve yeteneği ödüllendirmek ve bundan yararlanmak istiyorsak önümüzdeki fırsatı kullanmalıyız.Sivil toplum, iktidarı iki turlu seçim reformuna razı etmek için kollan sıvalamalıdır.Bu sistem AKP'nin zararına olmaz.Oylarının ziyan olmasını istemeyen sağ seçmenler için adres AKP olacaktır.Parti yönetimi, AKP'yi daha sağa çekmek isteyen iç dinamiklere karşı bu desteği savunma silâhı olarak kullanabilecektir.Demokratik bir açılım böylelikle demokrasinin güvenliğini de artıracaktır.Politikacılar iki turlu seçime yönelik korkularını yerel seçimdeki denemeyle aştıkları takdirde, Türkiye'nin demokrasi ufku yepyeni imkânlar kazanabilir.Reform milletvekili seçimlerine genişletilir ve meclis gerçek kıblesini bulur.Bütün sıkıntılarımızın kaynağı, seçimden sonra halkı unutup liderlerin kulu haline gelen milletvekilleri değil mi?
Bir banka yıllarca devletin gözü önünde sahibi tarafından soyuldu. Şimdi bu parayı biz ödeyeceğiz.Başbakan Yardımcısı Şener dün İmar Bankası'nın halktan 9 katrilyon lira toplayarak kayıtları imha ettiğini söyledi.Bu hesapların 50 milyar liraya kadar olan kısmı devlet garantisi altındaydı. Garanti edilen paraların ödenmesi devletin borcu idi.Hükümet dört ay düşündükten sonra nihayet bir ödeme planı açıkladı.Soygunun ceremesini sonuçta elbette salınacak vergiler yoluyla millet ödeyecek.O yüzden bazıları İmarzedelere ağzına geleni söylüyor. Yüksek faiz tamahkârlığının bu felâketi doğurduğuna dayanan saldırılar haksızlıktır.Bakın 378 bin İmar mudisinden 201 bini 10 milyarın altındaki hesap sahipleriymiş.Ayda 50 milyon lira daha fazla faiz gelirini aradıkları için bu dar gelirli insanları ayıplayanlar, kamu otoritesine dönüp "Bu suç örgütünü niçin yüzdürdünüz? Niçin göz göre göre halkı soydurdunuz?" diye sormuyor.Sorulması gereken bir soru da şudur:İmar'a el konulurken devlet garantisi sınırsız hale getirildi. Neden?Bu sorunun cevabını, trilyonluk hesapların sahipleri açıklanırsa öğreneceğiz.Devletin, milletin kesesinden kumar oynayanlar asıl onlardır ve niçin kurtarıldıkları da, karar vericilerle olan ilişkileri ve yakınlıkları ortaya çıkınca anlaşılacaktır.Geç de olsa iktidar doğru bir iş yapmıştır.Fakat yine de devlet garantisinin ifade ettiği güven duygusu torpil yemiştir.Mesele şimdi, bu kazığın öğrettiği derslerle sağlam bir bankacılık sistemi kurmak, kamu denetimini güçlendirmek ve halkın gücünü rekabet silâhı olarak kullanmaktır.Devlet garantisini AB normlarına (35-40 milyar lira) çekmek ve iyi banka-kötü banka ayrımını rekabet zemininde oluşturmak, ilk tedbir olmalı..Ya Sezer gidince?Türban krizi bitti mi? Korkarız ki hayır. İlk milli bayramda yeniden uyanacaktır.Sezer şunu belli etti: "Ben Cumhurbaşkanı olduğum sürece Çankaya türbana kapalı!"Gerekçesini de şöyle açıkladı:"Devletin nitelikleri belli, Anayasa'da aktarılmış: Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik bir hukuk devletidir. Son zamanlarda laikliğe yönelik tavırlar sergilenmek istenmektedir. Ben bunlara fırsat vermem."Bu sözlerinden Sezer'in türbanı, laikliğe karşı tavırları sergilemenin aracı olarak kullanılan bir siyasal simge saydığı anlaşılıyor.Başbakan Erdoğan ise laiklikle ilgili bir sıkıntıları olmadığını söylemekle beraber "Cumhuriyet sadece Çankaya'da kutlanmıyor. Yurdun bir çok yerinde kutlama var. Milletvekillerimiz de bu kutlamalara katılıyor" diyor.Nasıl katılıyor? Türbanlı eşleriyle..Yani dini simge sayılan türbanın kamu alanında kullanılamayacağına ilişkin yargı karan Çankaya'da Sezer oturdukça hükmünü yürütecek, fakat iktidar etkisinin ağır bastığı valiliklerde geçerli olmayacaktır.Direniş gösteren vali çıkarsa, onlar da değiştirilecektir.Belli ki bu sorununun akılcı bir uzlaşma zemininde çözülmesi için çok uzun bir zamana sahip değiliz.Sezer'in süresi bitmeden bu tartışmayı bitiremezsek, bütün tarafları pişman edecek sonuçlarla karşı karşıya kalabiliriz.Özür: Dünkü yazımda, anlam değişikliği yaratan bir dizgi hatası olmuş. Doğrusu şu: "Sorumlu bir iktidardan bayramı boykot görüntüsü vermeden tepkisini belli etmesi beklenirdi."
Atatürk kurduğu rejimi "Cumhuriyet demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir" diye tarif etmişti.Cumhuriyete demokratik karakterini kazandırmak için iki yeni parti denemesi yaptığı halde başarılı olamadı. Laikliğe sadakat konusunda güven zedeleyici gelişmeler, çok partili yaşamın başlamasını 1946'ya kadar geciktirdi.O zaman İsmet İnönü Cumhurbaşkanı idi.DP kurucusu Celâl Bayar'a İnönü'nün sorduğu ilk soru şu oldu:"Din meselesini ne yapacaksın?"Laiklik her zaman cumhuriyetin en temel ve en hassas ilkesi oldu.Çünkü laiklik korunamadığı takdirde cumhuriyetle birlikte Türkiye'nin ulusal bütünlüğü de tehlikeye girecektir.Bu anlayış hiç değişmedi.Bölgemizin tarihi de bu hassasiyetin haklılığını kanıtlayan örneklerle dolu.Ne demek istedi?Eski iktidarların yolsuzluk ve haksızlıklarla yarattığı tiksinti ve çaresizlik, son seçimde bir devrim yarattı.Milli Görüş'ten çıkan AKP, demokratik ve laik rejime bağlılık temelinde geçirdiğini ilân ettiği değişime halkı inandırdığı için tek başına iktidara geldi.Arınç'ın "türban inadına" meclis başkanı olmasına ve türbanı devlet protokoluna bir oldu bitti ile sokmasına rağmen AKP lideri Erdoğan'ın bu kavgadan uzak durması, güven ortamın korunmasına yardım etti.Fakat çifte davetiye yanlışı ile alevlenen tartışma, zamansız ve tehlikeli bir kamplaşmanın alarmını veriyor. Bu girdap Başbakan Erdoğan'ı da içine çekiyor.Başbakan sözleriyle AKP milletvekillerini boykota cesaretlendirmiştir.Geçen gün de "Bırakın insanlar inançlarını yaşasınlar" demiştir.Güven geriletildiÇağdaş toplumda özgürlük ibadet için vardır, özel yaşamda vardır fakat ortak yaşamı din kurallarına göre biçimlendirmek için yoktur. Dine dayalı bir eğitim, çağdaş eğitime şer'i hükümler de laik devletin yasalarına alternatif olamaz.Ama Erbakan bunları yapmıştı!Niyet ölçümü yapmadan bakıldığında AKP milletvekillerinin tepkisi haklı görülebilir. Ama buna rağmen sorumlu bir iktidardan bayramı boykot görüntüsü verden tepkisini belli etmesi beklenirdi.Çünkü halk cumhuriyeti, bütün değerleri ile seviyor. Dünkü soğuğa rağmen sokaklara taşan coşku bunu kanıtıdır.Türban sorunu çözülebilir.Bir gün mutlaka çözülecek.Bu çözümü yaratacak alt yapıyı kurmanın tek şartı, cumhuriyete ve değerlerine bağlılığı şüphe götürmeyen bir iktidar ve meclis çoğunluğudur.İktidar partisi, AB hedefine bağlı cesur eylemleriyle kazandığı güveni, Cumhurbaşkanı'na kızıp Cumhuriyet Bayramı'na küserek geriletmiştir.