Yunanistan'da "dostlar başına" diyeceğimiz bir seçim sonunda iktidar el değiştirdi.Türkiye ile tarihsel rekabetin korku ve tehlikelerini, uzak görüşlü siyasetçileri sayesinde Avrupa Birliği'ne girerek aşan Yunanistan, iktidar değişikliğine rağmen hiçbir çalkantı geçirmeden yoluna devam edecek.PASOK döneminde Türkiye ile kurulan iyi ilişkilerin yeni dönemde olumsuz seyretmesi beklenmiyor.Yeni Demokrasi Partisi lideri Kostas Karamanlis Le Figaro'ya demecinde "Türkiye'nin AB'ye girmesini ve ikili ilişkilerimizin normalleşmesini istiyoruz" dedi.Yeni hükümetin acil gündeminde 1 Mayıs'a endeksli Kıbrıs müzakereleri var. YDP Annan Planı'na başta karşı çıktığı halde sonradan müzakere sürecini takvime bağlayan New York mutabakatına onayını vermişti.Buna rağmen Yunanistan'ın Türk tarafının taleplerine daha anlayışla yaklaşacağı, Rum tarafındaki referanduma "kabul" ağırlığını koyacağı beklenmemelidir.Siyasete adanmışKomşudaki seçimin özlemlerimizi depreştiren bir yanı var:Yunan halkı adeta eşitler arasında bir seçim yaptı. Bu sayede güçlü bir iktidar yanında güçlü bir muhalefet de olacak.Yunanistan'da hanedan geleneğinin kökleşmesi eleştirilebilir. Çünkü yeni Başbakan Kostas Karamanlis eski başbakan ve cumhurbaşkanı Konstantin Karamanlis'in yeğeni, PASOK'un lideri Yorgo Papandreu, eski başbakan Andreas Papandreu'nun oğludur.Yeni liderlerin, Yunanistan'ın modern tarihine damgasını vurmuş iki aileden gelmesi bu ülkenin demokrasisi için gölge midir?Genleri siyasetle yoğrulmuş bu iki aile, iyi birer eğitim vermenin yanında çocuklarına siyasetin cesaret, yaratıcılık, özveri ve liderlik disiplinlerini de kazandırmışlar.Bizde darbeler siyaseti can ve onur riski taşıyan bir iş görüntüsüne sokup seçkinleri caydırırken Yunanistan tecrübe ve şöhret mirasını değerlendirmeyi bilmiş..Oğullar, yeğenlerBizim yakın tarihimize damgasını vurmuş siyaset adamlarımızın da öne çıkan oğulları, yeğenleri oldu. Fakat onlar, millete hizmet etmenin onurlu ama özverili yolunu tercih etmediler. Babalarının, amcalarının gücünü kullanarak köşeyi dönmenin cingözlüğüne saptılar.Kimi hayali ihracat yaptı, kimi babasının himayesinde Anayasa'yı delip TV kurdu, kimi banka hortumladı. Daha fenası, bu örnekler 3 Kasım gazabının kaynağındaki yolsuzluklara, soygunlara ilham oluşturdu.Sonra?. Sonra bu açgözlü egoizmi Türk halkı sandıkta toz duman ederken gecekonduda oturduğunu söyleyen bir halk çocuğunu başa geçirdi.İşsizlerin, ezilmişlerin umudu olan bu başbakan ne yaptı? Misafir gelen Almanya Başbakanı'nın maaşını sorup öğrendikten sonra geçim sıkıntısı çektiğinden şikâyet etmeye başladı. Her şeyin temelinde eğitim ve miras bırakılmaya değer erdemler olduğunu inşallah biz de farkedeceğiz!
Genel seçimden bir buçuk yıl sonra yapılacak yerel seçim demokrasi için şanstır.Halkın eğilimlerinden iktidar da, siyasi muhalefet de dersler çıkarabilir çünkü.Ama yazık ki ay sonunda yapacağımız seçim, bu yararlı hizmeti üretmekten uzak kalacak gibi görünüyor.Araştırmacı Selim Oktar dünkü VATAN'a yaptığı açıklamada "Seçimin galibi 'hiçbiri partisi' olacak" diyordu.Bu söz, "Beni temsil eden parti yok" düşüncesiyle sandığa gitmeyecek olan seçmenlerin, AKP'ye oy verecek seçmenlerden daha kalabalık olacakları tahminini içeriyor.Bu parti (!) 3 Kasım seçiminde ikinci çıkmıştı. O seçime katılım yüzde 76'da kaldığına göre sandığa gitmeyenler yüzde 24 olmuştu.Selim Oktar 28 Mart'ta bu oranın büyüyeceğini öngörüyor.Neden böyle oldu?CHP hata yaptı..Ekonomide canlanma başlamadıysa da ümit uyandıran bir istikrar ortamı oluşmuştur.AKP iktidarı, siyasi İslâm kökeninden üreyen endişelere rağmen partilerinden ümidi kesen merkez sağ seçmenlerin gözünde beklendiği kadar korkutucu değildir hâlâ..Hükümetin AB üyeliğine asılma azmi ve Kıbrıs'ta çözümden yana tavır alması, irticaya duyarlı kesimleri bile etkilemiş durumdadır. Bu kesimin "teşvik kredisi" anlamındaki oyları iktidar partisine gidecektir.Buna bir de, kent ve belde menfaati için iktidar adayını seçme eğilimini eklemek lâzım.Böyle bir hesap AKP'nin 3 Kasım'dan daha büyük fark yakalayacağını gösteriyor.Peki, baraj altında kalan partilerin seçmenlerine şemsiye olması beklenen CHP'nin durumu ne?Selim Oktar bu partinin 3 Kasım'daki oyu alamayacağını, çünkü İstanbul'daki son araştırmalardan birinde CHP oylarının yüzde 6 çıktığını söylüyor.Sağduyu dileğiCHP muhalefette yıprandı, eridi. Laik rejimle ilgili endişe taşıyanlar bile AB ilerleyişine ve Kıbrıs'ta çözüm politikalarına zarar veririz korkusuyla CHP'den oylannı esirgeyeceklerdir. Sandığa gitmeyecekleri için AKP'nin oy oranı, kullanılmayan oylar yüzünden aşın yükselecek..Cumhuriyeti kuran parti, cumhuriyet değerlerini savunabilmek bir yana onlara dolaylı zarar veren bir dağınıklığa sürüklenmiştir.Şimdi tek umut, 28 Mart seçiminden çıkacak sonucu AKP yönetiminin yanlış okumaması, çekirdeğindeki siyasal İslamcılardan gelecek baskılara karşı sağlam durmasıdır.Türkiye'nin geleceğini AKP'nin sağduyusuna emanet etmek bir kader değil, CHP'nin kötü politikalarının dayattığı bir oldu bittidir. Dileriz bu oldu-bitti, 2004ün tarihi fırsatlarını kaçırmamıza sebep olmaz, rakiplerinin altın tepsilerde sunduğu seçim zaferlerini AKP'nin hak etmesine vesile olur.
Almanya'nın Ankara'deki Büyükelçisi Wolf Ruthard Born'un sözleri beni etkiledi. Türkiye'yi ziyaretinde Almanya Başbakanı Schröder, AB yolunda açık bir desteğin taahhüdünde bulundu.Almanya "kalabalık, yoksul, Müslüman Türkiye" ile ilgili korkularını yenmiş miydi yoksa Schröder, Almanya'da yaklaşan seçimlerin kritik dengesini bozacak yarım milyon Türk seçmeni tavlamak için karşılıksız bir çek mi kesmişti?Büyükelçi Born'un röportajı, bu bakımdan belirleyicidir. Çünkü o, kendi toplumunun Schröder tarafından seslendirilemeyen kuşkularını ve çekincelerini yeteri kadar açıklıkla ortaya koyuyor:"Türkiye AB'ye aday ancak bir yandan da doğulu. Kültürü, müziği ve tarihi ile çekici bir ülke. Ancak aynı zamanda ürkütücü. Biz Batılıları biraz korkutuyor.." Siyasetçiler de..Türkiye Batılıları niye korkutsun; biz laik demokratik bir ülke miyiz? Büyükelçi oy peşinde bir siyasetçi değil, düşündüğünü söylüyor: "Hayır.. Türkiye 'Müslüman laik' bir ülke.. Devlet yapısı laik olabilir ama Müslüman bir ülke. Dinin mevcut durumda çok büyük etkisi var. Olmadığını kimse söyleyemez. İnsanlar hâlâ dini kurallara göre yaşamlarını belirliyor. Siyasetçiler de.."Son sözlerin altı kırmızı ile çizilmeli. Belki bu dikkat "değiştik" diye gelip devleti değiştirme hayallerinden vazgeçmeyen; Protokol yemeklerinde yabancı konuklarla içki yerine su kadehi tokuşturan; Beyaz Saray'a giren türbanlı eşleri "yakında Çankaya'ya da" girileceği müjdesi olarak tabana duyuran;.. ve "Cumhuriyet değerlerinin yerini Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğine" inanan zihniyeti devlet kadrolarına dolduran AKP iktidarının gözünü acar, aklını başına getirir..İktidara uyarı..Sessiz ve derinden de gitseler, siyasetçilerin eylemleri izleniyor, niyetleri deşifre ediliyor. İşin düşündürücü yanı ABD bu gidişe sempati besliyor. Çünkü laikliği sulandırılmış bir Türkiye, İslâm dünyasına ulaşmakta daha kabul edilebilir bir köprü olacaktır.Türkiye'nin büyük hedefi, Büyük Ortadoğu Projesi'nin aktörü mü olmak mı, AB'nin üyesi olmak mı? Elbette ulusal tercih AB'dir. AKP iktidarı da ilk günden beri bu cabası ile övgüyü hak ediyor. Ama bir yandan da, terk ettiğini söylediği eski özlemlerinin anaforundan kendini kurtaramıyor.Ve Avrupa'yı korkutuyor. Yıl sonunda AB liderleri, Türkiye'ye müzakere tarihi vermek için, reform bilançosu çıkarmayacak, siyasi bir karar verecekler. Siyasi karar kanaatla verilir. Yani kova dolmuş mu diye bakılmaz, ateş yanmış mı, ona bakılır. AKP Alman büyükelçinin tercüman olduğu korkuyu ciddiye almalıdır.
Geçim sıkıntısından şikâyet eden Başbakan konuştukça açık veriyor. Savunmaları "Özrü kabahatinden büyük" sözünü hatırlatıyor.Önceki gece TV8'de "Ticaret yapmasak çocuklarımızı okutmakta zorluk çekeriz" dedi. Bu açıklaması, bilinen bir gerçeğin değiştiğini mi haber veriyor? Çocuklarının Amerika'da aile dostu bir işadamının parasıyla okuduğunu biliyorduk. Erdoğan Başbakan olduktan sonra bu yardımı artık kabul etmeyeceğini mi bildirdi?Para para paraAlmanya Başbakanı Schröder'in maaşı ile kıyaslamanın nereden çıktığı merak konusu idi. Erdoğan TV8'de buna da açıklık getirdi: Türkiye'ye geldiğinde Schröder'e maaşını kendisi sormuş, düşünebiliyor musunuz!"15 bin euro" cevabını alınca "Bizim aldığımız da 3 bin küsur euro'ya tekabül ediyor" demiş. Schröder sözünü esirgemeyen şakacı biri olsaydı "Size bizim orada başbakan olmaya çalışmanızı öneririm" diyebilirdi..Şu sözü devlet adamlığına terfi etmek isteyen siyasetçiler hiç unutmamalı: "Parayla satın alınabilecek şeylere sahip olmak çok iyidir. Yeter ki parayla satın alınamayacak çok şeyler bu arada kaybolmasın.."Almanya Başbakanı Türkiye Başbakanı'ndan beş kat fazla alıyor. Bu doğru ama Almanya'da hakim, öğretmen, polis, doktor maaşları da Türkiye'dekinden neredeyse on kat fazladır. Çünkü fert başına düşen gelir iki ülke arasında on katını buluyor. Anadolu'da "Ne kadar ekmek, o kadar köfte" derler.Temiz siyaset Devlet yetkisi kullanırken ticaret yapmak, köfteyi artırmanın yolu mudur? Hayır, çünkü yasanın suç saymadığı her fiil ahlâki değildir. Başbakan Erdoğan, "Şirketlerine kayyum tayin etsinler ve Başbakan fiilen ticaretin içinde olmaktan kurtulsun" önerisini de cevapladı: "Hukukta kayyum tayini yok.."Hukukta kayyum tayini vardır. Bizde olmayan yasadır. Erdoğan'ın Türkiye'yi üyesi yapmak için çırpındığı AB ülkelerinde iktidar yetkisi kullananlar asla ticaret yapmıyor, şirketleri varsa yönetimini kayyuma devrederek ilişkilerini donduruyorlar.Kimse ona "şirketini dağıt veya hayır kurumuna bağışla" demiyor. Temiz siyaset vaadine sadık bir başbakan, hele anayasa değiştirecek bir oy gücüne de hükmediyorsa kayyum güvencesini sisteme kazandırmak zorundadır.Milletvekili dokunulmazlıkları ile ilgili taahhüdünü bile tutmayan Erdoğan'dan böyle bir özveri bekleyebilir miyiz?
Rauf Denktaş, referandum için "Hayır" kampanyasını şimdiden başlattı..Siyasi muhalefetin çöküş yaşayan kurumlarını Ankara Ticaret Odası ikame etmeye çalışıyor son zamanlarda. Denktaş dün ATO'da düzenlenen toplantıya katıldı ve burada, uzlaşma yanlısı AKP hükümetine meydan okuyan görüşler açıkladı.Görüşmelerden çekilme tehdidi savurdu, şehit kanlan ile örülü hamaset yaptı, "Kimse bizi topla tüfekle AB'ye sokamaz" dedi.Dünkü konuşması, müzakere masasına zorla oturtulduğunun ilânıdır, itirafıdır.Zaten baştan beri çözüme inanmıyordu.Ama masaya oturmayı kabul etmesi, bir değişimin ifadesi olarak Türk tarafına avantaj kazandırabilirdi. Müzakereler bitmeden niyetini açığa vurarak bu avantajı yok etmiştir.New York mutabakatı, Kıbrıs'ta çözümü otomatiğe bağlamıştır: Taraflar görüşecek, sonra Türkiye ve Yunanistan devreye girecek, yine boşluk kalırsa bunlan BM Genel Sekreteri Annan dolduracak ve nihayet plan, adadaki iki halkın oyuna sunulacaktır.Biz bir yandan müzakere yürütüp bir yandan itirazlarını halkla paylaşan Denktaş'ın akıllıca bir taktik uyguladığını sanıyorduk. Çünkü Denktaş'ın oluşturacağı kamuoyu, boşlukları doldururken Annan'ı etkileyebilirdi.Ama çözümü önlemek isteyen Türkiye'deki muhalefetin provokasyonlarında rol alacağını belli eden Denktaş'ı bundan sonra Annan ciddiye alabilir mi? Hayır alamaz.Hakemliğinin izin verdiği hiçbir tavizin Denktaş'ı ve onu kullanan statükocuları tatmin etmeyeceğini bilir çünkü.Denktaş, AKP iktidarına muhalefet ermekte acze düşen odaklar tarafından kullanılmaya razı olarak, asli görevini sakatlamıştır.New York mutabakatından sonra geri dönülmez bir yola girildiğini unutmuştur.Yapacağı en fazla, kabul edilemez bir metin çıkarsa Kıbrıs Türk halkını referandumda "evet" dememeye ikna etmesidir.Türkiye'deki dağınık, perişan ve aciz siyasi muhalefeti şehit kanlarından yararlanarak canlandırmak değildir.Bizden bu kadar!Başbakan Erdoğan maaşının yetmediğini söyledi.Keşke "kaç para" alacağını baştan sorsa ve görevi kabul etmeseydi!"Schröder 15 bin euro alıyor, bizimki 3 bin euro; düşünün işte.. Ticaretten kazanmasam geçinemem" diyor. Bu suretle "tüccar başbakan" olgusunu toplum vicdanında meşrulaştırmaya çalışıyor.O toplum ki yansından çoğu yoksulluk ve açlık sınırında yaşamakta, milli gelirden payına düşen para, örnek gösterdiği ülke halkının onda birine denk düşmektedir.Öğretmeni 503, hakimi 652, polisi 528, uzman doktoru 693 euro ile geçinmek zorundadır.Başbakana özgü imtiyaz olmaz. Erdoğan, hakimler ve polisler dahil tüm kamuda çalışanlara bu hakkı tanımaya mı hazırlanıyor?Başbakan gaf yapmıştır. Geldiği makamın, torunlarına bile yetecek şerefini, müteahhit gibi düşünerek ihmal etmiştir.Darbe lideri Evren de, Hilton'daki bir garson kadar bile maaş alamadığından şikâyet etmişti.Erdoğan'ın geçirdiği değişim, demokratik bir liderin, topluma örnek olacak ahlâk ve özveri erdemlerini henüz içine almamış demek ki..Dileriz bu açığı kısa zamanda kapatır!
'Taliban gibi düşünüyorduk. İslami bir devlet kurup toplumu bu devlette zorla Müslümanlaştırmayı planlıyorduk."Bu itirafı Başbakan Erdoğan'ın eski danışmanlarından islamcı yazar Mehmet Metiner on gün önce Neşe Düzel'e (Radikal) yaptı. Metiner'e göre Başbakan da eskiden aynı kafadaydı:"Erdoğan 1990'larda demokrasi ve laikliğe kuşkuyla bakıyordu. Çünkü Milli Görüş'e göre laiklik dinsizlik, demokrasi de küfürdü. Erdoğan da bu anlayışa yaslanıyordu.""Bazı arkadaşlarımız 28 Şubat'tan sonra değişmeye başladı. 28 Şubat sayesinde İslamcılar demokrasiyi keşfetmiş oldu.""İslami kuralların egemen olduğu ülkelerde toplum, yasaklar, baskılar ve korkularla cehennemi bir hayat yaşıyor. Bugün Tayyip Erdoğan ve AKP, demokrasi ve laikliğin gerekli olduğuna inanıyor."Sigorta sağlam mı?Bu itiraflar, hiç beklenmedik bir kişiden destek buldu. Başbakan Erdoğan, Kanal 7'de katıldığı bir programda "Geçmişte dini istismar yanlışına bizler de düştük" diyerek pişmanlığı paylaştı. Cesaret isteyen bir kabuldür bu. Daha önemlisi Başbakan Erdoğan'ın gücünü, parti içindeki muhaliflere karşı kullanmaya kararlı olduğunu ümidini vermektedir. Bir de madalyonun öbür yüzü var: Türkiye hangi badirelerden geçmiş? Meclise girerken anayasaya bağlılık yemini edenler hangi hayallerin peşindeymiş? 28 Şubat bizi hangi uçurumdan kurtarmış?İtiraflar aynı zamanda din istismarına dayanan siyasete yönelik şüphelerin boş kuruntular olmadığının kanıtlarıdır. Özeleştiri yapan Metiner'e kendi dünyasından gelen tepki ve lanetler, tehlikenin tamamiyle atlatılmadığını gösteriyor. Taliban kafası şu anda iktidar partisinin ne kadarını temsil ediyor? Tayyip Erdoğan bu tehdide karşı nereye ve ne zamana kadar güvencedir?Ters uygulamalarŞüpheleri icraat da tahrik ediyor, çünkü... Türban kavgası parti disiplini sayesinde sokaktan çekildi ama baskılar sürüyor; Devlet protokolünü içkiden arındırma çabaları tırmanıyor; Cumhuriyet değerlerinin yerini Müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiğini savunan biri Başbakanlık Müsteşarı koltuğunda oturuyor;Aynı zihniyetteki insanları devletin kilit noktalarına yerleştiren kadrolaşma hareketi durmak bilmiyor. Akıl, bu itirafın samimi bir değişim iradesiyle bütünleştiğini görmek istiyor. Nasıl AB bize "Reformlar iyi ama yetmez, uygulama görelim" diyorsa, rejimden yana endişesi olanlar da "değiştik" sözünün icraate yansımasını bekliyor. Ters yöndeki uygulamalar özlenen güven ortamını sağlayamıyor.Belli ki yerel seçimlerden AKP daha da güçlenerek çıkacaktır. Bakalım Tayyip Erdoğan bu gücü nasıl kullanacak? Değişimi hayata geçirme cesareti de artabilir, "tavşana kaç, tazıya tut" siyasetinin işe yaradığı yanılgısına da düşebilir.
AKP'yi "değişim" geçirdiğini söyleyen eski Milli Görüş'çüler kurdular. Bu parti, halkın yolsuzluklara duyduğu öfkenin intikam ateşine dönüştüğü bir seçimde, tek başına iktidara gelme fırsatını yakaladı. Zaferin motoru olan "Biz değiştik" söylemi ne anlama geliyordu?İyi niyet taşıyan herkes şöyle tercüme etti: Milli Görüş partilerine mensup seçilmişler "Cumhuriyet değerlerine bağlı kalacaklarına" kerhen yemin ediyorlardı, demek ki bunlar samimi olacaklar.. Fakat bazı gelişmeler ters gidiyor. "Değiştik" sözü uyum taahhüdü içerdiği halde AKP iktidarı devletin protokol kurallarını değiştirmektedir.Resmi yemeklerde şerefe kadeh kaldırmak, uluslararası protokolün törensel bir saygı gösterisidir. İçki içmeyen içmez ama karşısındakinden aynı tavrı bekleyemez. Hele bunun, dini inancı ile ilgili bir tercih olduğunu asla düşündüremez. İktidar tersini yapıyor ve Türkiye'de rejimin niteliğine yönelik bir değişimin yaşanmaya başladığı izlenimini uyandırıyor.Nereye kadar?AB Komisyonu Başkanı Prodi ve Almanya Başbakanı Schröder peş peşe Ankara'ya geldiklerinde resmi yemeklerde su içtiler. Dün Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox'un şerefe kaldırdığı kadehte de su vardı.Niçin böyle yapıyorlar?Çünkü Ankara'daki temsilcileri onları "Böyle davranırsanız ev sahiplerinin hoşuna gider" diye önceden uyarıyor. İşin fenası bu uyarı işe yarıyor. Yanlışı düzeltmeye çalışmadıklarına göre AKP yöneticilerinin gerçekten hoşuna gidiyor. Oysa bu tutum iktidara iltifat değil, Türk milletine ve devletine saygısızlıktır.Çünkü seçimle elde edilen iktidar bir partiye, ülkeyi yönetme yetkisini verir. Rejimi öyle veya böyle değiştirme hakkını vermez.Başarı değil..Peş peşe gelen olaylar, dini inanç temelinde Türk devletindeki protokol kurallarının değişime uğradığının yabancı devletler tarafından fark edildiğini gösteriyor. Bu AKP yöneticilerini mutlu etmemeli. Yabancı devlet adamlarının, İran'da, Suudi Arabistan'da nasıl davranıyorlarsa Türkiye'de de aynı şekilde davranmaya kendilerini mecbur hissetmeleri, Türkiye Cumhuriyeti için bozgun düzeyinde bir geriye gidiştir.İktidar yöneticileri seçmenin gözüne girdiklerini sanmasın. Çünkü Türk halkı için saygın ve çağdaş bir devlet, din kadar önemlidir ve dinin de en sağlam güvencesidir. Yarın-öbür gün Türkiye'ye gelen yabancı konuklar "hoşa gider" diye eşlerinin başlarını da örttürürse AKP bunu da başarı mı sayacaktır?Kimse onlara "içki için" demiyor. Tek istenen, iktidar sarhoşluğuna kapılarak Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermemeleridir. Çünkü bu sarhoşluk, içki sarhoşluğundan daha tehlikelidir!
Dünyanın en tuhaf davalarından biri çok şükür şikâyetin geri alınması ile düşecek..Abdullah Gül'ün eşi Hayrunnisa Gül türban yasağı nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne dava açmış, Türkiye'den 100 bin euro tazminat istiyordu.Seçimden sonra Tayyip Erdoğan'ın yasağı nedeniyle Abdullah Gül bir ara Başbakanlık yaptı, bu görevi devrettiğinden beri de Dışişleri Bakanı..Siyasi eriğin asgari değerlerine ve devlet geleneğine ters düşen bu dava, hem Türkiye'nin itibarına, hem üstlerinde yarattığı manevi baskı yüzünden Gül çiftine zarar veriyordu.Dışişleri Bakanı "Teke Tek" programında eşinin bu davayı geri çekeceğini açıkladı. Haber şu anda "niyet beyanı"nı işaret ediyor.Feragat dilekçesi ne zaman gönderilecek?Bakan Gül "Çok kısa bir süre içinde" diyor. Dileriz uzamaz ve Güller hem devleti hem kendilerini bu ayıplı yükten bir an önce kurtarırlar..Niye 16 ay bekledi?Abdullah Gül ve eşi, devleti uluslararası bir mahkemede dava etme yanlışına niçin 16 ay direndiler?Verdikleri doğru karar, bu yüzden bazı şüpheci yorumları ister istemez hak edecektir.Acaba AİHM'nin lehlerine karar vermeyeceği yolunda bir kanaat mı oluştu onlarda veya bu yönde bir duyum mu aldılar?Yoksa dıştan esen rüzgârların, türban meselesini çözmekte kendilerine yardımcı olacağını mı gördüler?ABD Dışişleri Bakanlığı'nın son İnsan Hakları Raporu ilhamın kaynağı olabilir.Çünkü rapor, Türkiye'de kamusal alanlardaki türban yasağını ve Cumhurbaşkanı Sezer'in eşleri türbanlı bakan ve milletvekillerini Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu davetlileri dışında tutmasını "ihlâller" arasında sayıyor.Örneği bozmakTürkiye'deki laiklik anlayışına ve uzantısı olan türban yasağına yönelen "haddini aşmış" bu eleştiri için AKP hükümetinin Amerika'ya sitem bile etmeyeceğini herkes tahmin edebilir.Fakat Amerikan yönetimi düştüğü çelişkiyi çok geçmeden görecektir.ABD "Büyük Ortadoğu Projesi" çerçevesinde, radikal İslâm'a karşı, kadın haklarını temel alan bir demokratikleşme programı uygulamaya hazırlanıyor.Türkiye bu projenin hem özendirici örneği, hem lokomotifi olacak. Neden?Çünkü Atatürk'ün kurduğu laik cumhuriyet 78 yıl önce Medeni Kanun'u kabul etmiş, bir çok Avrupa ülkesinde bile henüz yokken 70 yıl önce kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanımıştır.Şimdi radikal İslâm rejimleri halklarını medenileştirmeye çalışan Amerika, daha sempatik görünsün diye Türkiye örneğini onlara yakınlaştırmak mı istiyor?Örnek mi, kurban mı olacağız?AKP bu fırsatı ganimet sayarsa, inkârın ağır bedelini ödemeye mahkûm olur.İktidarın görevi, Türkiye'yi örnek yapan değerleri inançla korumaktır.Onları bozacak fırsatların pususuna yatmak değil!