Bugünkü manşetimizi "İktidarın Apo sancısı" diye atmak acaba daha mı doğru olurdu?Çünkü siyasi iktidar dışındaki aktörler, Apo'nun yeniden yargılanmasını gündeme getirecek olan AİHM kararı karşısında hükümete engel çıkarmıyorlar ama sorumluluğu paylaşmaya da yanaşmıyorlar.Bilindiği gibi yargılamanın üyeleri arasında askeri hakim bulunan bir mahkemede başladığı ve adil yargılanma kriterine uyulmadığı gerekçesiyle Apo adına AİHM'e yapılan başvuru Türkiye'nin mahkûmiyeti ile sonuçlanmıştı.Türkiye'nin yaptığı itirazı, temyiz niteliğindeki Büyük Daire'nin reddetmesi bekleniyor.Öyle bir durumda, AİHM'in hükmettiği tazminatı ödeyip kulağının üstüne yatabilir mi Türkiye?Hayır.. Çünkü birçok AB ülkesi gibi "yargılanmanın yenilenmesi" yönündeki Avrupa Konseyi tavsiyesini biz de kabul ettik. Fakat bu haktan Abdullah Öcalan'ın yararlanmasını önlemek amacıyla yapılan düzenleme şimdi yolumuzu kapatmaktadır.Pire için yorgan yakmak"Yeniden yargılanma hakkından Apo'nun yararlanmasına yasalarımız izin vermiyor" mazeretimizi AB kabul etmeyecek, üyelik müzakerelerini geciktirme şantajı dahil birçok zorlama yapacaktır.Türkiye, eli kanlı bir terör elebaşısı yüzünden ulusal nitelikli bir uygarlık projesinden mi vazgeçecek?Böyle bir sorumluluğu almak, Apo'nun yeniden yargılanması ile göze alınabilecek risklerden çok daha ağır bir tarihsel suç olur.Yapılması gereken şey, Avrupa hukukuna uyum sağlamakla ilgili bir yasal düzenlemedir.Yeniden yargılanması önündeki engel kalkınca Apo, yine otuz bin insanın kanına girmiş bir katil ve bir terör elebaşısı olarak bu ülkenin mahkemesinde yargılanacak, yine aynı cezayı alacaktır.Buradaki sorun, o kararın verildiği güne kadar ulusal hassasiyetlerin kaşınması ve iç politik çıkar hesaplarıyla ülkenin karıştırılması ihtimalidir.MGK ne güne lâzım?Aklın yolu belli: Meselenin ülke menfaatlerine zarar vermeden çözüleceği konusunda toplumu ikna edecek bir güven duygusu yaratmak.Bilâl Çetin'in haberine göre iktidar bu imkânı kullanmaya çalışıyor. Apo'nun yeniden yargılanması konusunda bir "devlet kararı" oluşturmaya uğraşıyor.Fakat MGK'dan da, ana muhalefet CHP'den de istenen cevap alınamamıştır.Cumhurbaşkanı da MGK'nın asker kanadı da Deniz Baykal da itiraz etmemekle birlikte bunun siyasi bir karar olduğunu, yetkinin hükümette bulunduğunu söylemişlerdir.Evet yetki hükümettedir ama böyle bir meselede sorumluluğu paylaşmayacaksa MGK ne gün için lâzımdır?Cumhurbaşkanı ve muhalefet lideri, zorunlu bir adımın toplumsal maliyetini asgariye düşürecek yardımı esirgerler ve bu yüzden korkulan bedeller ödenirse tarih ve milli vicdan önünde sorumluluktan kurtulurlar mı?Demokrasi güçler ayrılığına dayanır. Ama devletin tek ses olması gereken zamanlar da vardır. Bu sorun işte öyle bir istisnadır.Gol atmaya kalkan, kendi kalesine atar!
Milliyetçi öfkenin küçük bir kışkırtma ile şiddete dönüştüğü ortamlar her ülkede korku yaratır.Çünkü tarihsel tecrübeler bu olayları "faşizmin ayak sesleri" olarak algılamak gerektiğini öğretmiştir.Mersin'deki bayrağa saygısızlığın yarattığı infial milliyetçi hassasiyeti artırmış, çarşamba günü Trabzon'da bildiri dağıtan bir grubun bayrak yaktığı dedikodusu yüzünden bir toplumsal felâketin eşiğinden polisin basireti sayesinde dönülmüştü.Dün etkili sivil toplum örgütleri ile 200 aydının "tüm devlet kurumlarını ve kitleleri kışkırtmayı sürdüren çevreleri" uyaran bildirisi açıklanırken Trabzon'dan yine kötü bir haber geldi:Çarşamba günü bildiri dağıtan 5 gence yönelik linç girişimini protesto etmek amacıyla İstanbul'dan Trabzon'a giden Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği üyesi 30 kişi Atatürk alanında basın açıklaması yapmak isterken yine saldırıya uğramış, 200 kişilik bir grup tarafından dövülmüştü.Tehlike ne boyutta?Ülkemize üzüntü ve utanç getirecek bir olay, çok şükür yine önlenmiştir.Şans bize kaç defa gülecek?Bu ülke hepimizin. Türkiye'nin istikrarına yönelik bir kastın var olabileceği ihtimaline karşı herkese görev düşüyor.Elbette gelişmeleri abartarak toplumsal bir paranoya yaratmanın anlamı ve yararı yoktur. Çünkü böyle bir gidiş bizi korktuğumuz çatışma ortamına daha hızlı yaklaştırır.Saygınlığını hak etmiş bir sosyolog olan Prof. Dr. Nur Vergin dün VATAN'daki köşesinde "Faşizmin siyasal ve hukuki göstergeleri şükürler olsun bizde yok" diye yazıyordu.Ama ardından da şunu ekliyordu:"Bir toplumu topyekûn yozlaştırma düzeni olan faşizme zemin teşkil eden sosyo-psikolojik iklim koşulları tam kadro mevcut!."Bu kadar körlük olmazDemokrasinin sağlam temellere oturmadığı, toplumsal reformların geciktiği, işsizlik ve sosyal eşitsizliklerin derinleştiği, değerlerin çürüdüğü iklimlerde faşizm eğilimleri canlanıyor.Milliyetçi duyguların incinmesi ve her kötülüğün ardında iç ve dış düşmanların bulunduğu ön kabulünün yerli yersiz kışkırtılması, tedirginliklerin oluşturduğu dinamitin fitilini ateşliyor.İşte bu kötülüğe karşı ortak bir duyarlılık ve özveri zemininde birleşmek gerekiyor. Sivil toplum kuruluşlarının, kışkırtmaların "Ülkemizdeki demokrasi, sivilleşme ve barış sürecini engelleme" amaçlı olduğuna dair teşhisi doğrudur.Dün Trabzon'a gidenler, protesto gösterisi yaparken demokratik bir ülkenin vatandaşlık haklarını kullandılar. Bu tamam.Ama mesajlarını mutlaka Trabzon'da vermeleri şart mıydı? Çarşamba olayının travmasını yaşayan bu kentin üstüne üstüne gitmek hangi sorunu çözecekti?Faşizm karşıtı olması gerekenler, sorumsuz kışkırtmaların odağında daha fazla görünüyorlar. Bu kadar körlük olamayacağına göre, güvenlik güçleri ve sivil toplum onlara karşı da uyanık bulunmak zorundadır.
Düşünmüştür: "77 milyar 100 milyon lira vergi ödemekle bu zengin ilçenin en çok kazanan mükellefi ben mi oluyorum?"Türkiye'nin ibretli vergi gerçeği yazık ki bu..Büyük ihtimalle İngiliz bayan, daha çok kazanan kişiler vergilerini dürüstçe ödemedikleri için şampiyonluğun kendisine kaldığını yakında öğrenecektir.Sonra ne olacaktır?Vergi kaçıranlar İngiliz yengeyi gelecek yıl tahtından indirerek kendilerini vergi denetçilerinin hışmına karşı korumak amacıyla iki çareye başvuracaklardır:Ya vergi beyan ederken biraz daha eli açık davranacaklar veya İngiliz mükellefi "Enayi misin, sen de kaçır" diye ikna etmeye çalışacaklardır.Denetimsiz olmaz..Clare W. Tatlıcı "Yaptığım her işin faturasını kesiyorum ve vergimi ödüyorum. Geceleri huzurla uyumamı buna borçluyum" diye konuşmuş.Evet, Türk halkının huzur kıstasını kazancının vergisini dürüstçe ödeyen bir kültüre oturtmak gerekiyor. Kimse "çare eğitim" demesin bunun yolu denetimdir.Maliye Bakanlığı'nın raporları her yıl aynı gerçeği tekrarlar: "Vergi sistemimiz kaçağı teşvik ediyor. Bunun sonucu olarak beyannameli mükellef gelirlerini gizleyerek vergi ödemez hale geliyor.."Devlet vergi gelirlerinin çok büyük kısmını akaryakıttan, KDV'den ve gümrük vergisinden sağlıyor. Gelir vergisi de memurun, işçinin maaşından kesiliyor.Beyannameli mükelleflerden toplanan vergiler komik düzeydedir. Bir milyon dolar vergi beyan eden işadamları büyük kentlerin şeref listesinde yer bulabiliyor.Dilenmek fazilet mi?Vergi şampiyonluğu bu kadar ucuz olunca ne oluyor?Devlet toplaması gereken vergiyi toplayamıyor, dolaylı vergileri yükselterek halkın üstüne gidiyor. Tüketimi vergilendirmek çağdaş bir tekniktir. Ama oranları bizdeki kadar yüksek tutmak adaletsizlik yaratan bir ilkelliktir.AKP iktidarı en büyük yanlışını 2003 Ocak'ında "nereden buldun yasası"nı kaldırarak yaptı. Bu yanlış yüzünden devlet, beyan ettiği bir yıllık kazancını bir gecede harcayanlara "Nereden buldun?" diye sorma hakkını bile kaybetti.Zaten yüksek olan kayıt dışı işlemler daha da arttığı için vergi kaçakçılığı devasa boyutlar kazandı.Sonuç, büyüyen devlet borçları, yatırımsızlık, işsizlik ve yetersiz kamu hizmetleridir.Geçen gün Başbakan Erdoğan, okul yaptıracak hayırseverlerin peşinden koştuğu için kendisini "Başbakan para dileniyor" diye eleştirenlere cevap veriyordu:"Ben devletim, milletim için dilenirim.."Keşke o okulları topladığı vergilerle kendi yapan bir devletimiz olabilse.Okul yaptırmak için dilenmek fazilet zenginliği değildir, basiret fukaralığıdır!
Siyasetin görevi sorun çözmektir. Ama bizdeki daha ziyade kirlenme ile ilgili sorunlar envanterini zenginleştirmeye yarıyor.Bunlar toplumun hassasiyet noktalarına, yetersizliklerini gözden kaçıracak gündemler yaratmak için mi basıyorlar?Galiba evet.. Bir iddia ispatlanamıyor ve bir kangren ameliyat edilemiyorsa, ortalığı ayağa kaldırmanın başka ne anlamı olabilir?Yakın günlerde kamuoyunu sarsan iki ağır suçlama yapıldı. Ahlâki çürüme konusunda çözümleyici bir sürecin yolunu açacağı ümidine kapıldık.Başbakan Erdoğan, gazeteci kimliği ile randevu alan kişilerin kendisinden mensup oldukları medya grupları için ihale ve kredi istediğini iddia etti.Bakanlık koltuğunu bırakıpANAP'ın başına geçen Erkan Mumcu, AKP'ye transfer eden milletvekillerinin "mama"ya gittiklerini iddia ettikten sonra Başbakan'a meydan okudu:"Bunları siz mi açıklayacaksınız, yoksa ben mi açıklayayım?"Günler geçti ama ne Başbakan iş takipçisi gazetecilerin isimlerini açıkladı, ne de Erkan Mumcu mamaya giden milletvekilleri ile ilgili iddiasını ispat edebildi.Bu çıkışların ülkeye getirişi, siyaset kurumunun ve medyanın biraz daha kirletilmesinden başka bir şey değildir!Sorun çözemeyen siyasetçilerin bir süre sonra kendileri sorun olurlar. Başbakan Erdoğan ve ANAP'ın yeni lideri Mumcu, böyle bir kader mi inşa edecekler?Bizim siyasi liderlerimiz, uyandırdıkları umudu hak edecek cesareti ve basireti hiç gösteremeyecek mi?Erdoğan ve Mumcu, girdikleri ahlâki borcun üstüne yatamazlar.Ya ahlâksızlığı ispatlayıp ahlâksızları ifşa edecekler veya onların sırdaşı, koruyucusu, işbirlikçisi konumuna düşeceklerdir.Millete acımıyorlarsa kendilerine acısınlar!Tazminatı almazsa kendisi yücelir..Başbakan'ın karikatürcülere peş peşe açtığı davalar Türkiye'ye zarar veriyor.Fransız Le Monde Gazetesi Erdoğan'ın medyaya karşı tutumunun ülkede özgürlükleri güçlendirme iradesi konusunda soru işaretleri yarattığını yazdı.Haksız sayılmazlar..Eleştiriye, hele kedi karikatürüne tahammülsüz bir anlayış, demokrasiler için kara mizahtır.Başbakan'ın kazandığı tazminatlar büyük ihtimalle AİHM'den dönecektir. Karikatürcülerden aldığı paranın kim bilir kaç misli Türkiye'den ceza olarak istenecektir.O tarih, Türkiye'nin seçime gittiği tarihe denk gelebilir.Ve Erdoğan, miting meydanlarında miyavlama seslerinden dolayı konuşma zorluğu çekebilir.En iyisi büyüklük göstermesi ve tazminatları almaktan vazgeçmesidir.
Hükümetin en yeni bakanı Koç bir tos vurdu ve koca bir çamı devirdi.Kaldır kaldırabilirsen..Turizm Bakanı yapılan zatı muhretemin şu lâfına bakar mısınız:"Kitle turizminde Almanlar fazla para bırakmıyor. Ancak Ruslar sonradan zengin olmanın görgüsüzlüğüyle fazla para bırakıyorlar. Ruslar bu söylediğimi duymasın. Bu sene çok Rus turist bekliyoruz!"Muğla'da Belen Kahvesi'nin açılışı yapılıyor, TV kameraları şakır şakır çalışıyor ve bakan "Ruslar bu söylediğimi duymasın" diyor.Bu Koç'u hangi analar doğurmuş?!Ülkesine en iyi parayı bırakan bir milleti "görgüsüz" diye aşağılayan ilk Turizm Bakanı.. Ona artık Turizmi Tahrip Bakanı demek daha yerinde olacaktır.Aşağılamalara tepki gösterme tekeli bizde mi? Başka milletlerin onuru yok mu?Bakan'ın bu sözleri Rus medyasında çıktığında tatil özlemlerini Türkiye ile özdeşleştiren Ruslar ne düşünecekler?Elbette öfke duyacaklar ve hevesleri kırılacaktır. Kendisini "sonradan görme" kabul eden bir ülkede kim misafir olmak ister?Bakan'ın yaptığı ne siyasettir, ne ticaret.Bindiği dalı kesmektir, velînîmete nankörlük etmektir. Lâfı dolaştırmaya gerek yok, düpedüz patavatsızlıktır!Atilla Koç dün yarattığı tahribatı onarmak için beyhude çabalar harcadı.TV'lerde yayınlanan açıklamasında şakacı bir yapıya sahip olduğunu, akıbetinin böyle olacağını düşünemeden kastini aşan sözler sarfettiğini ezile büzüle ifade etti ve sonra Rusya Büyükelçisi'ne üzüntülerini ve özrünü bir mektupla bildirdiğini anlattı.Oysa bu kadar zahmete hiç gerek yoktu.Bu rezaleti iki satırlık bir istifa mektubu en iyi şekilde temizlerdi.Atilla Koç yalnız Turizm değil aynı zamanda Kültür Bakanı'dır. Hiç değilse kültürümüze bu uygar kurumu kazandırsa olmaz mı?Bunun gerçekleşmeyecek bir umut olduğunu biliyoruz. O nedenle de Başbakan Erdoğan'ın ne yapacağını bekliyoruz.Çünkü Turizm Bakanlığı'na yanlış bir seçim yapmıştır. Düzeltmek görevidir.İnsan sarraflığı, liderliğin şartıdır. Devirdiği çam bu defa bakan Koç'un üstüne düştü.Yarın Başbakan'ın üstüne düşecektir.Dinamit gibi oldukToplum küçük bir kıvılcımla patlamaya hazır dinamit haline geldi.Trabzon olayı bu korkutucu gerçeğin kanıtı. Beş kişinin cezaevleriyle ilgili bildiri dağıtma girişimi "bayrak yakıldı" dedikodusu yüzünden bir anda linç teşebbüsüne dönüşmüştür.Polisin yerinde müdahalesi Türkiye'yi üzecek ve utandıracak sonuçları önlemiştir. Bu bir şans ama şans her zaman yaver gitmez.Yaygın işsizlik zaten yılgın, öfkeli ve huzursuz bir toplumsal taban oluşturmuştur.Bayrağa saygısızlık türü olaylar, Kıbrıs ve PKK konularında Türkiye'ye haksızlık yapıldığı söylemleri, bu hassasiyeti küçük bir tahrikle bir anda şiddete dönüştürmeye yetmektedir.Siyaset ve medya şu dönemde slogancı değil aydınlatıcı olmak zorundadır.Milliyetçi endişeleri kargaşa yaratmak amacıyla körükleyip tahrik edenlere karşı halkı korumak herkesin ilk görevi olmalı.
Kürt lider Celâl Talabani Irak Meclisi tarafından Devlet Başkanlığına getirildi.Bu ülkenin tarihindeki ilk Kürt Devlet Başkanı olan Talabani, zalim bir diktatörün demir yumruğu ile bir arada tuttuğu Irak'ı bundan sonrası için gönüllü bir beraberliğin bütünlüğü içinde yaşatmayı acaba başaracak mı?Iraklı Kürtler hesabına elde edilen bu önemli siyasi kazanım ardından Talabani ilk görevinin ülkeyi güvenliğe kavuşturmak olduğunu belirterek "yalnızca Kürtleri değil, kötü bir diktatörlükten özgürlüğe kavuşan bütün Iraklıları yöneteceğini" söyledi.Talabani'nin Ankara'daki sicili çok güvenilir değildir.Türkiye bu beklenen olayı soğukkanlı bir tavırla karşıladı. Başbakan Erdoğan "Temennimiz odur ki, özellikle anayasanın hazırlık çalışmaları tüm Irak halkını kapsayacak ve birçok endişeleri ortadan kaldıracak şekilde olsun" dedi.Eski beklentiler..Türkiye 1 Mart'taki tezkere kazası sonucu, kendi güvenliğini yakından ilgilendiren Irak'taki yeni oluşumu uzaktan seyretmek durumuna düşmüştür.Ne yazık ki bu meseledeki rolümüz temenni etmekten, dua etmekten daha ileri ve etkili değildir.Talabani'nin Devlet Başkanı seçilmesini Kuzey Irak'taki Kürtler sokaklara dökülüp dans ederek ve "Özgür Kürdistan" sloganları atarak kutladılar.Iraklı Kürt liderler son zamanlardaki açıklamalarında bağımsızlığı hedefledikleri yolundaki iddia ve şüpheleri yalanlıyorlar ama düne kadar hep buna ters beklentiler yarattılar.Örnek mi?.Kerkük'te sistemli bir işgal hareketi yürütülmesi;Peşmergeleri Kürtlerin özel ordusu olarak koruma dayatması;Irak ordusunun ve ortak devletin bayrağının Kuzey Irak'a sokulmaması talepleri..Doğru bir seçimEvet, Kürtlerin Saddam rejiminde çektiği acılar kimseye güven duymamayı onlara öğretmiştir. Ama artık Irak'ın önünde yepyeni bir gelecek vardır.Devleti oluşturan dinsel ve etnik unsurlar, kimliklerinin eşitlik içinde saygı gördüğü bir rejimde bir arada yaşamanın, bölge barışı için olduğu kadar kendi güvenlik ve refahlan için de kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu anlayacaklar mı?Bu tercihin doğruluğuna ulusu inandıracak Talabani'den daha etkili ve tecrübeli bir politikacı bulunamazdı herhalde.Bağımsız bir devlet kurmak için sebep kalmadığına Kürtleri başka kim ikna edebilirdi?Talabani'nin devlet başkanı seçilmesi, Irak'ın bütünlüğünü koruyan yeni bir yapılanma için şanstır.Belli ki Türkiye bu şansı destekleyecektir.Ankara desteğini yalnız Bağdat'ta değil Washington'da da açıkça belli etmeli ve süreci hızlandırmaya çalışmalıdır.
Hükümetin açıklamaları inandırıcı olmadığı gibi düşünce ve gösteri özgürlüğü konusunda ortaya çıkan cesaret kırıcı gelişmeler bu şüphe ve endişeleri artırıyordu.Meğer hükümetin müzakere sürecinde girdiği durağan görüntü, AB yetkilileri ile varılan bir gizli mutabakatın yansıması imiş.Joost Lagendijk'in arkadaşımız Safile Usul'a söyledikleri her şeyi açıklıyor:"Bu anlaşmalı bir sessizlik. AB ile Ankara arasında bir sessizlik anlaşması var. Fransa ve Hollanda'da (29 Mayıs ve 1 Haziran'da) AB Anayasası'nın referandumları yapılacak. Türkiye'nin üyeliğine karşı olanlar AB Anayasası'na da karşı çıktıkları için şu dönemde Türkiye konusunun biraz sessiz kalmasında fayda var."Demek ki hazirandan sonra gelişmelerin hızlanmasına paralel olarak AB ilişkileri gündemin üst sıralarına yükselecek.İki hayal kırıklığıFakat korkumuz şu ki, gün koşuya puan kayıpları ile başlamak zorunda kalabiliriz. Çünkü Lagendijk, özellikle iki olayın Avrupa'da "büyük hayal kırıklığı" yarattığını söylemiştir.Bunlardan biri 6 Mart'taki kadın yürüyüşünde polisin göstericilere kaba muamelesi, ikincisi de bir kaymakamın Orhan Pamuk'un kitapları için imha amaçlı toplatma emri vermesi..Lagendijk'in sözleri kamuoyuna değil, doğrudan iktidarın yaklaşım biçimine yöneliktir: "6 Mart yürüyüşünde olanlara hükümet yeterli duyarlılığı göstermedi ve Başbakan medyayı suçladı. Çok yanlıştı..Türk hükümeti Orhan Pamuk konusunda da hassasiyet göstermedi. Orhan Pamuk, söyledikleri doğru olmasa da görüşlerini rahatça söyleyebilmeli. Bu kaymakamın hâlâ görevde olması dahi hükümetin yeterli hassasiyete sahip olmadığını gösteriyor. Kitap yakmak ne demek?"Dikta karanlığının uğursuz anılarını çağrıştıran kabalık ve yanlışlardan AB uyarılarına meydan vermeden uzaklaşmak artık mecburiyettir.Değerli bir destekSiyasetçiler, ulusal duyarlılığa yanlış teşhis koymasın. Toplumun büyük çoğunluğu ayrımcı, yasakçı ve çatışmacı zihniyetin hortlamasını istemiyor.Özgürlük ve hoşgörü nedeniyle kavgaya sürüklenmiş ve bölünmüş ülke yok dünyada. Ama tersine yığınla örnek var.Meselâ sağduyu Türkiye'ye Ermeni iddiaları karşısında mevzi kazandıracak görünüyor. Ermeni ve Türk tarihçilerden oluşan bir tarih komisyonu kurulması yolundaki atılımımız destek bulmuştur. Kapalı savunmadan cesaretle açık bir eylem zeminine geçme hamlesi ses getirmiştir.Joost Lagendijk, AB'nin itici gücü ile Ermenistan'ın bu komisyonun kurulmasına razı edilebileceğini belirtmiş, "AB bu konuda bir inisiyatif alacak" demiştir.Hükümet halkını çağdaş özgürlüklere lâyık görmeli ve Türkiye'nin gücüne inanmalıdır. Avrupa değerleri ile bütünleşmek, hiçbir kaygıya feda edilmeyecek kadar doğru bir hedeftir.
Şimdi biz çıkıp "Siyasetçilerin yarısı hırsızdır" desek ne olur?Siyasetçiler ayağa kalkarlar ve haklı olarak iddianın sahibi gazeteye hesap sorarlar; müfteri ilân ederler ve "Kimdir bunlar, açıkla" diye üstümüze gelirler.Böyle bir durumda İngiltere'de yaşandığı gibi "Düzeltme" başlığı altında "Siyasetçilerin yarısı hırsız değil" diye bir açıklama yapmak bizi kurtarmaz.Çünkü kamu hizmetinin temel ayaklarından biri olan siyasete halkın güvenini haksız yere zedelemenin vebali vardır ve bunun da cezası olması gerekir.Aynı şekilde medya da demokrasinin olmazsa olmaz kurumudur. O nedenle halka bilgi sağlayarak demokrasiyi teminat altına alan medya güvenilir olmak zorundadır.Güven duygusunu zedeleyen sapmalar varsa bunları siyaset adamları da, medya kuruluşları da hiçbir çıkar hesabı gütmeden, dürüstçe ortaya koymak sorumluluğu ile karşı karşıyadır.Millet ne bekliyor?Yakın geçmişin kötü yönetimleri ülkeyi umutsuz bir sosyal iflâs batağına sürükledi. Siyaset de, medya da bu genel bozulmadan paylarına düşeni aldı.Son genel seçim, halkın yozlaşmaya karşı gerçekleştirdiği bir demokratik ihtilâldir.Tayyip Erdoğan, bu ihtilâlin kendisine ve partisine yüklediği misyonu doğru tahlil etmek zorundadır. Ahlâkı ayağa kaldıran, temiz toplum özlemine cevap veren hassasiyetleri ihmal etmek, başka alanlarda ne kadar başarılı olursa olsun onu da eskilerin yanına gönderebilir!Başbakan bu tehlikeli çizgide oynuyor. Gazeteci kisvesi ile randevu alan "tonlarla adam" ın mensup oldukları medya grupları hesabına kendisinden ihale ve kredi istediklerini iddia etmesi, eğer bunu medyada birikmiş kiri temizlemek niyeti ile söylemişse, kahramanlıktır.Ama "bunlar kimdir" açıklamıyorsa, ağır bir ahlâki suç işliyor, politika yerine entrika yapıyor demektir.Suçlulara yataklık!"Merak etmeyin, zamanı geldiğinde onları birer birer açıklayacağım" sözü demokrasinin ve temiz toplum özlemlerinin kendisine yüklediği borcu yerine getirmesi için asla yeterli olamaz.Çünkü açıklamaya karar vereceği güne kadar o suçlulara yataklık etmenin vebali altına girecektir. Mesleğe ihanet pahasına menfaat sağlamak isteyenleri şantaj yoluyla kullanmanın hesabını yaptığı şüphesine hedef olacaktır. Ve en önemlisi de birkaç iş takipçisi yüzünden tüm medyayı töhmet altında bırakma suçunu işleyecektir.Başbakan susarak geçirdiği her gün bu günaha batıyor. Yaptığımız çağrıya rağmen dün susmaya devam etmiştir.Basını toptan zan altında bırakmanın vicdan azabı içinde yaşamak kişisel tercihi olabilir.Ama şunu bilmeli ki milletin özlemi, ahlâk, adalet ve temiz toplum idealleri uğruna gözünü budaktan sakınmayacak siyasi liderlere kavuşmaktır.Dedikodu yapan siyasetçilerden gına geldi çünkü!