Uzun zamandır aklımı kurcalayan soruyu Erkan Mumcu'ya nihayet sorabildim.Bu genç siyasetçi AKP hükümetinde bakanlık koltuğu işgal ediyorken bir anda karar verdi, her şeyi bırakıp gitti.ANAP'a Genel Başkan oldu ama başka biri, ANAP garantisini baştan almış bile olsa bakanlık koltuğunu feda etmezdi.Konuşmakta bir an tereddüt geçirdi sonra:"Yolsuzluklar yüzünden rahatsızlığım çok artmıştı. Daha fazla dayanamadım."Siyasetçiler samimiyetlerini ancak eylemleri ile kanıtlayabilirler. Mumcu bu alandaki borcunu yerine getirmiş olduğu için desteği hak ediyor. Borcunu nasıl mı ödedi?Eleştirisini çözüm formülü ile bütünleyerek..Zırhlı bakanlar..Önerisi son derece pratik ve yaratıcı bir çözümdür.Fakat formülü, türban yasağını kaldırmak üzere önerdiği anayasa değişikliği çağrısına yönelen tepkilerin gürültüsünde kayboldu.Tıpkı yeni cumhurbaşkanının iki turlu seçimle halk tarafından seçilmesi önerisi gibi..Başbakan Erdoğan'ın seçimden önce verdiği söze rağmen milletvekili dokunulmazlıkları AB normlarının öngördüğü makul çizgilere çekilemiyor. Kamuoyundan gelen baskılar bile milletvekillerini ikna edemiyor.Mumcu'nun çözümü, bu direncin aşılamayacağı gerçekçiliğine dayanıyor.Milletvekillerinin değil, başbakanın ve bakanların dokunulmazlık zırhından çıkarılmalarını hedefliyor.Çünkü ANAP Genel Başkanı'na göre yolsuzluk kamu rantının haksız dağıtılması ise bu kararlar bakanlıklarda kotarılıyor.Milletvekillerinin bu tür olaylardaki rolü aracılıktan ibaret kalıyor.Asli sorumlu durumundaki bakanlar kurulu üyeleri zırhtan arınıp hesap verecek konuma getirilecek olursa, yolsuzlukla mücadelede önemli bir aşama katedilecektir.Haydi BaşbakanAnayasa'nın 100'üncü maddesindeki değişiklik için milletvekillerinin bahanesi kalmamıştır.Şimdi tek sorun Başbakan'in onlara yeşil ışığı yakmasıdır.Erdoğan, AKP'nin yolsuzluk ve yoksullukla mücadeleye adanmış bir iktidar olduğunu söyleyip duruyordu. Ama son günlerde türban, imam hatip ve kaçak Kuran kursu savunuculuğu dışında bir eylem ve uğraşını göremiyoruz.Başbakan'in başka derdi kalmamış olabilir ama geçim derdi içinde yüzen yığınların, işsizlerin başka bir başbakanı yok. Bu taraflı ve rahatsızlık veren görüntüden uzaklaşması gerekiyor.Yoksulluğun önemli bir nedeni yolsuzluktur. Yolsuzluğun panzehiri ise suç işleyenden hesap sormaktır.Başbakan, rakipten geldi bahanesiyle bu öneriyi yok sayma yanlışına düşmesin.Zaten son zamanlarda iktidarın yanlışları, doğrularından daha hızla birikiyor!
Bizde cumhurbaşkanları halka mesaj vermek için özel günleri beklerler.Böylelikle taraf tutuyor görünmezler ve eleştiri hedefi yapılan kurumlarla köprüleri atmanın yanlışına düşmezler.Atatürk'ün askeri ve mülki idarecilere işgale karşı direnmeleri için yolladığı Amasya Tamimi, Kurtuluş Savaşı'nın ilk genelgesidir.Dün bu tarihi olayın 86'inci yıldönümü idi ve Cumhurbaşkanı fırsatı değerlendirdi:"Yapay gündemler oluşturarak Cumhuriyet'in temel ilkelerini tartışmaya açmak yerine, onu güçlendirip geliştirecek çağdaş açılımları yaşama geçirmeliyiz.."Sezer'in sözleri aslında şu tespiti yapıyor:"Uydurma ve abartma yöntemleri ile oluşturulan tahrik ortamında rejimin laik karakterini tahrip etmeye çalışanlar var. Özgür bir yaşam için ödenen bedelleri unutmayalım, bu oyunlara gelmeyelim.."Hedef iktidardır..Cumhurbaşkanı bu uyarıyı herhalde Çankaya'nın kapısına Kur'an-ı Kerim bırakan türbanlı kızlara yönelik olarak yapmadı.Hedefi, türbanı referandum şantajı yapacak kadar ileri giden iktidardır.Çünkü içerde ve dışarda sürekli olarak Müslüman kimliğini abartılı şekilde öne çıkaran AKP iktidarı, türban, imam hatip ve Kuran kursu gibi sorunları devamlı gündemde tutarak yıpratıcı bir baskı politikası uyguluyor.Türbanlı eşlerini alışılmadık ölçüde yanlarında taşıyan AKP önderleri, topluma değişimi kabul ettirmenin misyonunu yürütüyorlar.Başbakan Erdoğan'ın dün partisinin meclis grubunda yaptığı konuşma, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından yapılan saptamanın iki unsuruna da örnek gibiydi.Kasıtlı takıntı varErdoğan Erzurum'daki olaya konuşmasında geniş yer ayırdı."Evlâdı üniversiteyi bitiren bir annenin, en anlamlı, en duygusal gününde bile hakarete uğramasına kadar vardırılan bir uygulama, bu milletin hiçbir sağduyulu ferdi tarafından tasvip görmedi, göremez" dedi.Giyilen çarşaf değildi, hatta dini-siyasi simge sayılan türban da değil, bildiğimiz geleneksel başörtüsü idi. Bu yüzden Başbakan'ın dediği gibi o annenin kapıdan çevrilmesini, askerler dahil kimse hoşgörmedi.O zaman konuşmasının önemli bir kısmını, bir haftadır sömürülen bu meseleye ayırmasının türbanı gündemde tutma kastından başka ne anlamı olabilir?Tayyip Erdoğan konuşmasında "çağdaş açılım"a da yer verdi.Meselâ Türkiye'nin AB'ye uyum sürecinde gerçekleştirdiği reformların tümünü kendi özgürlüğü ve mutluluğu için yaptığını, hiçbirinin taviz olmadığını söyledi.AB'ye inanmış bir iktidar.. Ve onun zaaflarını dengeleyen bir Cumhurbaşkanı.. Bu şimdilik iyi ama Sezer gittikten sonra ne yapacağız?
Başımızdaki iktidarın adı Adalet ve Kalkınma Partisi, amblemi ampul..Kalkınma konusundaki marifetine, kalkındırılan yandaşları kefil olabilirler ama adaletini nerede ve kimlere gösteriyor; bunu bilen, gören pek yok.Ampul açıklığı ve şeffaflığı simgeler. Siyasette aydınlık sürekli ise değerlidir. "Aç-kapa" varsa, sürekli karanlıktan bile kötüdür.Maliye Bakanı Unakıtan'ın, 2009 yılına kadar 29 bin kamu çalışanını işten çıkaracaklarını bildiren mektubunu kamuoyuna duyurmaması için Dünya Bankası Başkanı'ndan ricada bulunması bir skandaldir.İktidar IMF ve Dünya Bankası'nın disiplin tedbirlerine harfiyen uyarak iyi ediyor. Tek eksik duygu ve inançtan yoksunluk..O yüzden uygulayacağı tensikatın özelleştirme çerçevesinde ülke yararına ve kaçınılmaz olduğunu savunamıyor, ışığı kapatmayı tercih ediyor.Maliye Bakanı Unakıtan geçen gün, mayıs ayında bütçenin ilk kez açık değil fazla verdiğini övünerek açıkladı. Memnuniyet verici bir tablodur ama ne pahasına elde edilmiştir ona bakmak gerekiyor.Türkiye'de devlet serbest çalışanlardan doğru dürüst vergi toplayamıyor. Bazı kuyumcuların bile asgari ücret alan işçinin ödediği vergiyi vermediğini, bunun yıllardır böyle devam ettiğini bilmeyen yok.Bu kaçağın üzerine gitmediği için iktidarlar dolaylı vergileri artırarak ve yeni vergiler icat ederek kaynak yaratmaya çalıştılar.Ama vergi koyma gücünü en acımasız kullanmakta AKP iktidarı, öncekilere fark atti. AKP sayesinde Avrupa'nın en yoksulu Türkiye, kıtanın en pahalı akaryakıtını kullanıyor.Keşfettikleri son "sorma ver vergisi" cep telefonu kullanıcılarına fatura edilecek. Zaten yüzde 25 Özel İletişim Vergisi ve yüzde 18 KDV var. Şimdi her ay bir milyon lira da çevre vergisi alacaklar. 150 milyon liralık konuşma mı yaptınız, 230 milyon lira ödeyeceksiniz.Tüketimi vergilendirmek iyidir ama ölçüyü kaçırmamak koşulu ile. AKP kaçırmıştır.Dolaylı vergilerin payını düşüremezse AKP'nin başarısı tersine dönecektir.Sürekli adaletsizliği hiçbir toplum finanse edemez!CHF'de havalar..Deniz Baykal'ın ne tepki göstereceğini merak ederek akşama kadar bekledim. Ama çıt çıkmadı..Oysa son kurultayda, savcı ve yargıç yetkilerini üstünde toplayan bir hükümdar gibi Mustafa Sarıgül'ü mahkûm etmiş, koltuğuna göz koyma yanlışını partiden attırarak ona ödetmişti.Mahkeme dün Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'ün partiden ihraç kararını iptal etti.Kurultay kürsüsünde Sarıgül'ü dünyaya rezil eden iddiaları, suçladığı kişinin dava edilmesine yetmemiştir. Üstüne üstlük adalet, ihraç ettiği kişiyi partiye iade etmiştir.Lider böyle bir durumda susar mı? Uğradığı bir hezimetse susar tabii, ne diyecek?Sarıgül dün koşullar ne olursa olsun gemiyi terk etmeyeceklerini söyledi. Ama herkes onun kadar sabırlı ve sebatlı olamıyor.İstanbul Milletvekili Memduh Hacıoğlu CHP'nin üç yılda giderek daha fazla içine kapandığını, proje üretemediği için popülizmi besleyen bir parti haline geldiğini belirterek dün istifa etti. Baykal ona da "Dur; gel konuşalım" demedi.CHP'de lideri beğenmeyenlerin eleştirme, alternatif politikalar üretme ve liderin yerine talip olma haklan yoktur.CHP'nin demokratik kalitesi sürekli düşüyor ama antika değeri maşallah artıyor!
Hukuk devleti vatandaşın sadece canını ve malını değil onurunu da korumalı.Günahsız bir insanın lekelenmesi hiçbir bahane ile mazur görülemez.Ama bu ülkede yıllar yılı sayısız insan suçlu olduklarına mahkemeler henüz karar vermeden toplumsal linçe tabi tutuldu.Bunun iki olumsuz sonucu oldu:1. Suçlanan kişiler daha yargılanmadan bir anlamda infaz edildi;2. Yayın yoluyla toplumda oluşan tepki mahkemeleri sanık aleyhine etkiledi.AB sürecinde gerçekleştirdiğimiz son hukuk reformları olmasaydı bugünlerde gazete ve televizyonlar, eğitim alanında kökleşmiş itibarlı bir derneğin nasıl açgözlülükle ve cüret rekorları kırılarak soyulduğu haberlerini veriyor olacaktı.Yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu bu yanlışı önlemiştir.Mahkeme, savcılığın söz konusu derneğin yöneticileri hakkında ciddi suçlamalar içeren iddianamesini (sağlam delillere dayanmadığı gerekçesiyle) reddetmiştir.Reformdan sonra yaşanan bu ilk uygulama, haysiyet mezbahası" tecrübesinin acılarını yaşayan toplumumuz için mutlu bir gelişmedir.Reformun hazırlığı aşamasında şüphe besleyenler arasında biz de vardık. Çünkü haberin önündeki engellerin yolsuzlukla mücadeleyi zora sokacağından korkuyorduk. Şimdi daha rahatız.Hakim delilleri yeterli bulmayabilir ve davayı reddedebilir.Ama bu durum yalnız şüphe altındaki kişinin teşhir yoluyla cezalandırılmasını önlemekle kalmayacak, birini suçlarken savcıları da sağlam deliller bulmaya mecbur edecektir.Yani adaleti etkinleştirecektir.Peki iddianameyi reddeden hakim yanılmış olamaz mı? Olabilir ama üst mahkemeye yapılacak itiraz bu ihtimale karşı teminattır.Medya olarak yolsuzluk iddialarıyla ilgili haberleri artık eskisi kadar kolay ve çabuk veremeyeceğiz.Ama bundan şikâyetçi olmayacağız.Çünkü vereceğimiz haber bundan böyle en azından hakimin delillerini ciddi bulduğu bir suçlamaya ait olacaktır.Hem haysiyetler korunacak, hem yeterli delilleri başta bulmaya mecbur bir adalet anlayışını yerleştirecektir.Siyasi ihtiras yangınları..Erkan Mumcu yeni bir lider ama klasik yöntemler kullanıyor.Anayasa'da YÖK'le ilgili bir değişiklik yaparak türban yasağını boşlukta bırakmak üzere iktidara işbirliği öneren ANAP Genel Başkanı neyin peşinde? Ülkeyi karıştırmanın kendisine ne kazandıracağını düşünüyor acaba?Hesabı, iktidarı zora sokup AKP tabanındaki türban takıntılı seçmenleri devşirmek ise bu radikaller aptal mı; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen yasağın kaldırılacağına inanırlar mı?Cehalet üzerine oynayan siyasetçilerin her dönemde üniversite ile kavgası olmuştur. Bu da onlardan biri..İnanıyoruz ki iktidar bu tuzağa düşmeyecektir!
Adalet, insanoğlunun öç alma duygusunun kutsallığına gösterdiği saygıdır.Niçin "adalet mülkün temeli" demişler?Çünkü devletin varlığı, vatandaşların adalete besledikleri güvene dayanır. En sevdiği varlığın canını alan kişiye cezasını kendi eliyle verme imkânına sahip vatandaş bile devletin adaletine güvenip sabır gösteriyorsa temel sağlam demektir.Ama bu duyguda zayıflama baş göstermişse birileri derhal tehlike çanlarını çalmaya başlamalı..Bugünkü manşetimiz, tinerci çocukların yarattığı kanlı ve aşağılayıcı vahşeti yaşayan, kızının ölümünü gözleriyle gören ve aynı kaderi paylaşmaktan mucize eseri kurtulan bir annenin feryadını yansıtıyor.Yedi yıl önce Ümraniye'de tinerci çocuklar, ana okulu öğretmeni Serpil Yeşilyurt ile annesi Hanım Yeşilyurt'u kaçırdılar, ikisine de tecavüz ettikten sonra talihsiz ana-kıza 120 bıçak darbesi vurdular.Serpil öldü, annesi kurtuldu ama "keşke bugünleri görmeseydim" dedirten bir şok yaşıyor şimdi. Çünkü 75'er yıl hapis cezasına çarptırılan suçlular sokağa salınmıştır.Yasa gereği hapis cezası 36 yıla inmiş, yeni TCK süreyi 18 yıl olarak düzenlemiş, mahkeme de yattıkları süreyi dikkate alarak tahliye kararı vermiştir.Bu işte büyük bir yanlış var. Cezası 75 yıl hapis olan suçu işleyen kişinin 7 yılda çıktığı bir yerde adaletten söz edilemez.Hani yeni TCK böyle suçlara ağır cezalar getirmek suretiyle caydırıcılığı artırmıştı?Serpil öğretmene kıyan lânetlilerin tahliye edilmeleri, sokakları doldurmuş suça eğilimli tiplerin cüretini artıracaktır.Yargı ve yasama bu olayı önemsemelidir.Yerin altında adalet hicranı ile kemikleri sızlayan kurbanlar varsa, o toprağın üstünde yaşayanlar huzur bulamazlar.Bunu unutmayalım.Ve çok geç kalmayalım!Komedi: Tecavüzün yarısı!Sabit ve GSM telefon hatları ile internet yazışmalarını MİT'in izlediğini haber veren manşetimiz önemli bir hizmet yaptı.En azından AB'nin istediği reform yasalarını meclisten geçirmekle uygar olunmayacağını, hayatımızın değişmediğini öğrendik.İşte haberleşmenin ve özel yaşamın gizliliği hunharca ihlâl ediliyordu.Dünkü VATAN olayla ilgili gelişmeyi dün yine manşetinden verdi: Rezaleti öğrenen Başbakan'ın emri üzerine MİT, Türk Telekom ve GSM şirketlerinden kendilerine çekilen dinleme devrelerinin yarısını kesmişti!Ne demek oluyor şimdi bu?"Haberleşmenin ve özel yaşamın gizliliğine tecavüz kapasitesi yarı yarıya düştü" diye sevinmemiz mi gerekiyor?Durun, hemen sevinmeyin. Bakalım sizin telefonunuz fişi çekilen ve dinlenmeyen devreler içinde mi yoksa hâlâ dinlenenler arasında mı?Bunu kimse bilemez. O nedenle hepimiz kendimizi izleniyor, gözleniyor saymalı, buna göre davranmalıyız.Hakim kararı olmadan telefon dinlemenin imkânsız olduğu "hukuk devleti" güvencesine ve huzuruna acaba ne mesafedeyiz?
Bizim Kuran, türban ve imam hatip dışında bir derdimiz yok mu?Başbakanı dinlersek yok..Üzüntü ve tedirginlik veren bir durum bu. Çünkü bir ülkenin ufku onu yöneten siyasi iktidarın hayalleri ve uğraşları ile sınırlı olur.AKP iktidarı, heyecan veren bir AB motivasyonu ile çıkışını yaptı.Siyasal islâm köklerini hatırlatacak eylem ve söylemlerden uzak duran anlayış, AB'de havalar bozunca yalpalamaya başladı.Şimdi başımızda, dindarların mağdur olduğunu söyleyen, bu durumu Amerika'ya ve AB'ye bile şikâyet eden, bir anlamda Cumhuriyet değerlerine muhalefet eden bir Başbakan var.Yasak varmış gibi..İzinsiz Kuran kurslarını teşvik eden vetolu yasa konusunda Tayyip Erdoğan'ın söyledikleri mugalata (yanıltmaca) değil mi?"Bir taraftan diyeceğiz ki, misyonerler geldi İncil dağıtıyor, ama öte yandan Kuran'ı öğrenmeyi yasaklayacaksın.. Bir çocuğun Kuran'ı öğrenmesinin ona getireceği olumsuz ne olabilir?"Başbakan, Kuran öğrenmenin önünde yasak var yanılgısı yaratiyor.Oysa Diyanet 5 bin kursla bu eğitimi veriyor. Yasak olan, bazı tarikatların cumhuriyet düşmanı militanlar yetiştirmek amacıyla örgütledikleri tekke ve zaviye benzen kurslardır.Devlet çocukları ve kendini korumak zorundadır. Çünkü böyle yerlerde din değil hurafe öğretiliyor.Erdoğan "Benim tezgâhımdan geçmiş olanların ülkeme ne zararı var ki?" diye sormuş.Cevabını vermek için biraz daha beklemek gerektiğini düşünüyoruz.Referandum tezgâhıO tezgâhın etkileri tazeyken Tayyip Erdoğan "Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, tabii elden gidecek yahu!" diyor, hem laik hem Müslüman olunmayacağını söylüyordu.Sonra "Milli Görüş gömleğini çıkardık" dedi.Hiç giymemek daha iyi olmaz mıydı?Kader, tezgâhtan geçen herkese pişmanlık şansı sunmakta onunki kadar cömert davranacak mı?Ve o pişmanlık kalıcı olacak mı? Meselâ Başbakan punduna getirip türban için referandum yapma hevesinde olduğunu belli ediyor. "Timing'i (zamanlaması) önemli" diyor, başka derdi yok.Oysa türban referandumu, cumhuriyetin temel değerlerinin sorgulanmasıdır, kaos davetiyesidir.Tezgâhtan geçenler bile böyle bir tezgâha asla gelmemeli!
Avrupa Birliği nereye gidiyor; biz ne yapacağız?Soruyu kendi hesabımıza sorarken "Biz ne olacağız?" diye formüle etmek belki daha doğru olacaktır..Sözü uzatmadan kanaatimizi söyleyelim: Fransa ve Hollanda'daki referandumlarından çıkan "Anayasaya hayır" kararları söylendiği gibi Avrupa Birleşik Devletleri hedefinin çökmesi, siyasi birliğin hayal olması değildir.Küresel gelişmeler AB'yi bir seçenek değil mecburiyet yaptı.Avrupa geleceğin dünyasında pay ve söz sahibi olacaksa "ekonomi ve hukuk birliği" niteliğini aşan siyasi bir blok bütünlüğü kazanmak zorundadır.Yani anayasa referandumundan kaynaklanan zorluklar aşılacaktır. Çünkü hiçbir zorluk, AB'nin kurgulanmış rolünü tehlikeye sokacak kadar önemli olamaz.Gerçekçi tahlilTürkiye'deki AB karşıtlarının "Kendimizi bu kadar paralamamıza gerek yok. Biz üye olana kadar AB diye bir şey kalmayacak" sözleri palavradır.Bu palavranın amacı AB'ye uyum sürecinin heyecanını söndürmek, Türkiye'yi üyelik hakkını talep eden iddiadan vazgeçirmektir.AB Zirvesi'nde Fransa'nın "Romanya ve Bulgaristan'ı alalım, ama sonrasını tartışmaya açmalıyız" demesi tatsız, hatta tiksindiricidir. Yalnız şu da var:AB'yi sadece "Türkiye'yi istemeyen toplumlar" dan ibaret saymamak gerekiyor.Zirve, Türkiye'ye yönelik taahhüdün yerine getirilmesi gerektiğini savunan ülkelerin daha büyük çoğunluk oluşturduğunu göstermiştir.Evet, hareket alanımız daraldı ama 3 Ekim'de yine de müzakerelere başlayacağız. Bizim ulus ve hükümet olarak motivasyonumuz, dışımızda üreyen muhalefetten daha önemlidir. Çünkü başanyı bizim ilerleme kararlılığımız belirleyecektir.Son zamanlardaki en gerçekçi tahlili Alman SPD'yi Avrupa Parlamentosu'nda temsil eden Türk işadamı Vural Öger yaptı:İlerleten hayal"Tam üyeliğin 2014'ten önce olamayacağı belli. Almanya'da Merkel, Fransa'da Sarkozy gelecek diye Türkiye boşuna telâş yaşıyor. 2014'e kadar iki ülkede de ikişer seçim daha yaşanır.. Ayırca 25 ülkenin Türkiye'ye verdiği bir söz var. İktidarlar değişebilir ama devletler verilen sözün arkasında dururlar."Önümüzde basit ve kolay bir seçim var:Ya "Demokratik geleceğimiz Avrupa'dır" deyip AB kalitelerini hayatımıza kazandıracak yolda "başkalarına değil kendimize iyilik" ettiğimizi bilerek ilerleyeceğiz...Veya bizi istemeyenlere kızıp kendimize, geleceğimize, çocuklarımıza zarar vereceğiz.İkinci tercihin yandaşlarını, kendini çatıdan atıp atmama kararsızlığı yaşayan birini, aşağıda toplanan kalabalık arasından "Atla.. Atla.." diye etkilemeye çalışan tiplere benzetiyorum.Türkiye Avrupa Birliği hayalinden asla kopmamalıdır!
PKK konusunda Amerika da Avrupa da iki yüzlü davranıyor.PKK'yı terör örgütü sayıyor ve kınıyorlar sözde ama iş eyleme gelince "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" siyaseti maskelerini düşürüyor.Başbakan Erdoğan'ın verdiği yemekte AB büyükelçileri çatışmaların başlaması nedeniyle "eski kötü günlere dönüş" endişesi taşıdıklarını belirterek bazı eleştiriler getirdiler. Neymiş?..1. Hükümet bölgede barışı sağlamak için bir sivil alternatif ortaya koyamamış;2. Askeri seçenek kalıcı çözüm olamazmış!Ne demek bunlar?AB'ye uyum adına kültürel alanda tanınan haklar Kürt kökenli vatandaşları da katılıma davet etmiyor mu?Teröristin üstüne onlar asker, polis değil de halkla ilişkiler uzmanları mı gönderiyor?. Savaş varsa elbet asker de olacaktır.Bir kısım Türk aydınının önceki gün yayınladıkları bildiri AB büyükelçilerinin eleştirilerden daha gerçekçi çağnlar içeriyor.PKK'ya koşulsuz ve derhal ateşkes çağrısı yapan ortak bildiri hükümete de kalıcı banş için bazı yasal düzenlemeler öneriyor.Bu öneriler, terör suçlularına yönelik bir genel af ve temsil adaletini zedeleyen yüzde 10 seçim barajının düşürülmesidir.Derhal ve koşulsuz ateşkes çağrısı önemlidir. Çünkü bu artık terör yoluyla hak arama bahanesi kalmadığının vicdani yansımasıdır.Ama genel af için şartlar elverişli değildir. İhanet tümüyle sona ermeden, suçluları belli bir pişmanlığa getirecek cezalar çekilmeden af düşünülemez.Şu aşamada en önemli mesele, terör örgütünü bölge halkından soyutlamaktır. Bunun güvenlikle ilgili yönü vardır, bir de siyasi yönü vardır.Temsil adaletini sağlamak üzere seçim barajını yüzde 10'dan yüzde 5'e indirmek, AB sürecinde kazanılmış haklan, kâğıt üzerinden hayata geçirecektir.İktidar bu alandaki yasa değişikliğini ne kadar erken yaparsa PKK'yı tecrit etmek o kadar kolaylaşacaktır.Bu zulüm bitsin artık..Yirmi bin aile iki yıldan beri karar vericilerin vicdanlarına adaletin ışığı düşsün diye dua ediyor.Bu bekleyiş çok büyük hasarlara maloldu. Binlerce evin umudu, huzuru, sağlığı, birliği bozuldu. Hiç hak etmedikleri cefalar çektiler.Sözünü ettiğim kurbanlar İmarbank enkazının altında bırakılan yegâne grup bonozedelerdir.İktidar, kim bilir kimleri korumak için 50 milyar lira olan mevduat garantisini bir sefere mahsus olmak üzere bir gecede kaldırarak herkesi kurtarmış ama nedense bu bankadan Hazine bonosu alanları harcamıştır.Bahane de "Bu bankanın bono satma yetkisi yok!"Gaziantep Savcılığı'nın bir talebi üzerine Hazine'den gönderilen bir yazı bu bahaneyi de ıskartaya çıkarmıştır.Çünkü bankanın 2003 haziranına kadar Hazine'nin bono ihalelerine katıldığı bu şekilde belgelenmiştir.Devletten kaynaklanan bir hizmet kusuru ve suçun halka ödetilmesi zalimliktir. Bu zulüm daha fazla sürmesin!