Egoizmin en aşağılık meydan okuma denemesi Türkiye'de yapılıyor.Hainler nankör de olur.Apo, kardeş kavgasının kanlı girdabında ülkeyi parçalamak isterken 30 bin hayat söndüren bir teröristtir.İhanetini yıllar boyu Kürt kökenli yurttaşların kültürel kimliklerine saygı gösterilmesi talebi ile maskelemeye çalışmış, yakalandıktan sonra canını kurtarmasına faydası olacağını düşünerek kendisini iğrenç bir yalancı katına indiren birlik, bütünlük, banş mesajları vermiştir.Emrindeki katilleri tatile sokmasının tek nedeni, hakkındaki idam hükmünün infaz edilmesini önleyecek çabaları için Batili destekçilerinin ellerini güçlendirmekti.Canını kurtarıp Imralı'daki güvenliğinden emin olduktan sonra ilk yaptığı Kuzey Irak'ta ABD şemsiyesi altinda toparlanan PKK'nın eylem düğmesine basmak olmuştur.Kukla tiyatrosuTürkiye'nin sükûnet döneminde AB motivasyonu ile kültürel kimliklere tanıdığı hak ve özgürlükler, Imralı'daki sevgisiz adamı hiç etkilememiştir.Çünkü onun yeni şartlardaki tek amacı, Kürt kökenli yurttaşların refah ve mutluluğu değil, felaketleri pahasına onları rehin olarak kullanmaktır.Apo, Kürt rehineleri ve terör şantajı sayesinde affedileceğini veya en azından "def-i belâ" kabilinden bırakılacağını hayal etmektedir.Kapatıldığı yerden bir kukla tiyatrosunun yönetmenliğini yaparak koskoca ülke ile bu boş hayalini "gerçekleştireceğim" diye oynamaktadır.Ama maskesi düşmüştür..DEHAP'ın kendini feshetmesi, partileşme bayrağını Zanagiller'in devralması, bugün katil sürüsüne Brüksel'den verilecek "ateşkes emri"..Bunların artik hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır.Hayal âlemindeİhtirasına kurban ettiği hayatlar yetmedi mi?Apo dengesini tümüyle kaybetmiş halde değilse, hesaplarını gerçekçi hedeflerle değiştirmek zorunda olduğunu görmelidir.Aksi halde ömür boyu mahkûmiyeti, egoizminin katmerli hale getireceği vicdan azabı ile hiç bitmeyecektir.Tek kurtuluşu kendini bilmesi, ülkenin güvenliğine yönelik şantajdan vazgeçmesidir. Ateşkes bir büyüklük gösterisi veya iyi niyet belirtisi değil, kendi halkını öldüren katillere yakışacak bir çakal taktiğidir.Apo bir gün mutlaka "Niçin silâh bırakma emri verip halkın merhametini hak etmeye çalışmadım" diyecektir.O pişmanlığı yaşamak zorunda kalmasa ne kadar iyi olur!
DEHAP dün Leyla Zana ve arkadaşlarının partileşme süreci yaşayan Demokratik Toplum Hareketi'ne (DTH) katılma kararını açıkladı.Haberi veren deklarasyon, meydan okuyan bir cüretle kaleme alınmış itirafnameye benziyordu. DEHAP'ın taşıdığı misyon anlatılırken özellikle şu iki nokta, bilinçli bir tahrikin bubi tuzağını andınyordu:Neymiş?.. DEHAP "sistemin kendi Kürt'ünü yaratma gayretlerini, açılımları ile boşa çıkarmış." Bebek katiline "sayın" sıfatı vererek ayrıca belirtiliyor ki "Abdullah Öcalan'ın, sorunun çözümünde muhatap olma bakış açısının kabulünde rol"lerini oynamışlar.Bu bildiriyi okuduktan sonra Hikmet Fidan cinayeti karşısında DEHAP'ın gömüldüğü iğrenç suskunluğun sebebi daha iyi anlaşılıyor. Böyle bir vahşet karşısında susmak, hele aynı hareketin yoldaşlığı söz konusu ise cinayete katılmaktır.DEHAP'ın bu cinayeti niçin onayladığı, bildirideki ifadeden çıkıyor. Demek ki Hikmet Fidan'ı "sistemin Kürt'ü" olduğu, daha yaygın bir deyimle "satılmış" saydıkları için katline sessiz kalmışlar!Irkçılığı sollamışBu parti zaten kapatılma riski taşıyan bir dava nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nde yargılanıyor.Bildiri "nasıl olsa bu parti artık bize lazım değil. Bari izi kalsın" diyen bir hesaplılık içinde düzenlenseydi ancak böyle bir metin çıkardı.Kendini sonlandıran DEHAP, bildirisindeki ifadelerle demokrasiye inanmadığını itiraf etmiştir. Bu parti kendi gibi düşünmeyen, kıblesini İmralı bilmeyen Kürt kökenli yurttaşları bile ayrıma tâbi tutarak can düşmanı saymakta, bu anlamda ırkçılığı bile aşan faşizmi simgelemektedir.Kendi kararıyla kendini sonlandırıp başka bir harekete katılması ülke için bir şans sayılabilir belki. Ama o uğurda sarılmak için de birleştikleri yapının sağlıklı olması, aynı saplantılarla malûl olmaması gerekir.Zana ve arkadaşları böyle bir güveni hak ediyorlar mı? Hayır...Önce terör bitecekDemokratik toplum hareketinin Leyla Zana'yla beraber önderliğini yapan Orhan Doğan'in geçen gün Radikal'de çıkan sözleri, birleşmeyi "tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş" tekerlemesi ile tanımlayanları haklı çıkarıyor."PKK Kürt sorununu, silahlı mücadele propagandasıyla Türkiye'ye anlatmaya çalışıyor" muş!"Abdullah Öcalan'ın affedileceği bir gün de gelecek"miş!Hani utanmasa Ankara'ya dönüp "Apo'yu bırakın ve onunla masaya oturun" diyecek..İki yanlıştan bir doğru çıkmayacağı için bu birleşmenin barışçı bir çözüme odaklanmış toplumsal beklentiye katkı sağlayacağını ne yazık ki umamayız.Terörü bir siyaset ve propaganda aracı sayan, ihanet ve katliam suçundan ömür boyu hapse hüküm giymiş birine kulluk eden bir zihniyet parti olamaz. Hiç faydası yok mu, var.Mesela bu zihniyet, terör sorunu çözülmeden hiçbir sorunun çözülemeyeceği gerçeğini, ayağı yere basmayan romantiklerimize bile öğretiyor. Ama hepsi o kadar!
Marmara depremi, yalnız evlerimizi yıkmakla ve 30 binden fazla hayatı söndürmekle kalmadı, iki ekonomik krizin de tetikçiliğini yaptı.Yarattığı ekonomik ve sosyal tsunamilerle derin yıkımların kaynak sebebini oluşturdu.Toplumların hayatında hiç unutmadıkları, geleceklerini üstüne kurdukları, her adımlarını ona göre attıkları olaylar vardır. Marmara depreminin bizim için yeni bir yaşam tarzının başlangıcı olması gerekiyordu.Japonya'daki gibi. Meselâ Japonya'nın Kobe kentini 1995 yılında vuran 7.3 büyüklüğündeki deprem 6 bin 400 insanın ölümüne sebep olmuştu. Japonlar yaşadıkları felâketten sonra bu gerçeğin dayattığı mecburiyetlere yaşamlarını uydurmak zorunda olduklarına karar verdiler.Depreme hazırlıklı olma bilinci ve davranışı, hayatın üstüne kurulduğu bir zemin oldu.Ve Japonlar dün ödüllerini aldılar.Miyagi bölgesini vuran 7.2'lik deprem bir tek Japon'u bile öldüremedi. Bu büyüklükte bir depremin on binlerce hayata mal olacağı kâbusu bizim uykularımızı kaçırmaya devam ederken onlar 45 yaralı ile vartayı atlattılar.Kesin kayıp niçin sır?Bugün 17 Ağustos depreminin altıncı yıldönümüdür. Biz o depremin kaç vatandaşımızı aldığı sorusunu bile aydınlatamadık hâlâ.. Resmi bilanço 17 bin ölüdür. Ama gerçek kayıpların 35 ile 40 bin arasında olduğunu iddia edenlere hiçbir resmi sözcü çıkıp da "Hayır, abartıyorsunuz" diyememiştir.Çünkü bu çağda 7.2 büyüklüğünde bir depreme bu kadar kurban vermek ayıptır. Ayıp olmanın ötesinde suçtur. Bu suçun kurcalanmasını kimse istemiyor.Peki katlandığımız bu fedakârlık, yeni bir depremde aynı ayıp ve suçların enkazı altında kalmaktan bizi kurtaracak mı bari?Ne yazık ki hayır!Ulusal Deprem Konseyi Başkanı Prof. Eyidoğan dün televizyonlarda bize musallat olmuş Üçüncü Dünya'nın devasız hastalıklarından söz ediyor gibiydi. Büyük depremden bu yana arama ve kurtarma kapasitemiz epey gelişmiş..Yani deprem olursa enkaz altındakiler! çıkarmak eskisinden daha çabuk olacak.. İlerlemeye bakar mısınız!Aşı ve mıcır ayıplarıKonsey, kentlerin alt yıl öncesine göre daha güvenli olmadığını, göçe ve nüfus artışına bağlı yığılmalar nedeniyle muhtemel afetlerde daha çok kayıp verme ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor.Çünkü geçen altı yılda bir yapı denetim yasası bile çıkarılmamıştır.Küçük bir sarsıntıda, içinde yaşamaya devam edenlerin üstüne yıkılacak durumda on binlerce bina bulunuyor. Sadece Adapazarı'nda bunlardan 2 bin 500 adet var.Depremin sonuçlarını "Takdiri İlâhi" diye karşılayacak olanlar Ankara'da oturmaya devam ettikçe Üçüncü Dünya'ya endeksli kaderimiz değişmeyecektir.O kötü kadere daha doğduğumuz günden tâbi oluyoruz. Ya çocuklukta tedavülden kalkmış zehirli bir karma aşının saygısız saldırısı ile sakatlanıyoruz veya maceramızı turizm sezonunun ortasında mıcır dökülmüş bir yolun kenarında bitiriyoruz.Niye sesimizi yükseltmiyoruz?Kaderin şans değil, bir seçim sorunu olduğuna karar verip değiştirmek için zorlasak fena mı olur?
Memurların toplu ücret pazarlıkları, kuru sıkı tabancalarla düello yapmaya benziyor.İki taraf da ne alıp ne vereceğini baştan biliyor ama sanki sonucu değiştirecek bir müzakere varmış gibi heyecan üretiliyor, pazarlık hünerleri sergileniyor.Dostlar alışverişte görsün atraksiyonunun bu kadar ciddiye alındığı ve bu kadar çok seyirci bulduğu bir "sirk" dünyada görülmemiştir.Grev silâhına sahip olmayan bir toplu sözleşme düzeni, pazarlığın doğasına aykırıdır. Bu maskaralık daha ne kadar sürecek?Kamu çalışanlarının temsilcileri yıllardır grevli toplu sözleşme istiyorlar. Rahmetli Turgut Özal'a bunu açtıklarında duvara toslamışlardı. Özal "Kabul ediyorum önerinizi" demişti onlara, "Ama bir şartım var: Ben sizin grev hakkınızı kabul edeceğim, siz de benim lokavt hakkımı kabul edeceksiniz!"Özal, Arjantin Cumhurbaşkanı "Turco" Menem'i örnek alarak memur sayısını bu şekilde azaltabileceğini -hayali yarıya indirmekti- ve onlara insanca yaşayabilecekleri ücretleri böylelikle ödeyebileceğini düşünüyordu. Olmadı.Vicdan durduruyorYürürlükteki düzenden şu anda bütün taraflar memnundur. Hükümet nihai karar odağıdır. İktidarın "evet" demediği bir zam gerçekleşemez.Kamu personelini temsil eden kuruluşlar, etkilerinden daha büyük gürültüler çıkarmakta, istikbalin muktedir sendikalarının vaadi olarak aidatlarını toplamaktadır.Memurlar derseniz, ülkenin okumuş yurttaşları olarak mağdur fakat gerçekçidirler. Kamu-Sen Başkanı Akyıldız'ın dediği gibi kamu çalışanlarının yüzde 94'ü ayda 550 ile 800 YTL maaş almaktadır.Yoksulluk sınırında yaşayan bir ailenin reisi olarak memur, hayatından memnun olamaz, geleceğe umutla bakamaz. "Benim memurum işini bilir" diyen büyüklerinin güvenine lâyık olmak için rüşvet yiyerek açığını kapatanlar olsa da, kişiliği buna izin vermeyenler vardır, bir de istese bile rüşvet üretemeyen işleri yapanlar vardır.Ama asıl terbiye edici dengeyi, o 550 YTL maaş için devletin kapısında kaplanlar gibi bekleyen milyonlarca üniversite mezunu genç sağlamaktadır!Uzlaşma yine olmazHükümetle memurlar arasındaki toplu pazarlık dün başladı ve hemen tıkandı. Kamu-Sen Başkanı'nın masadaki oturma düzenine itirazı üzerine Başbakan Yardımcısı Şahin, bugün saat 10'da buluşmak üzere toplantiyı terk etti.Ortada gerçek bir pazarlık zemini ve öğesi bulunmayınca böyle şovlar gerekebiliyor.On beş günde uzlaşma olursa ne âlâ; olmazsa hakeme gidilecek, orada da mutabakat olmazsa maaş zamlarına Bakanlar Kurulu karar verecek. Son üç yıldır hep aynı şey oluyor. Uzlaşma sağlanamıyor, hükümet bildiğini okuyor.işin yine aynı şekilde bağlanacağından emin olabilirsiniz. Memurlar yüzde 30 zam istiyor.Enflasyonun kaça indiğinden haberi yok mu bunların?Bu ölçüsüzlük, maaşlara enflasyon düzeyinde bir artiş yapmayı tasarlayan hükümetin elini güçlendirecektir.Memurlar tahriklere ve büyük umutlara kapılmadan yüzde 8 dolayında bir ücret zammına kendilerini hazırlasınlar.
Teröre son verecek hiçbir çabanın önünü kapatmamak, bu niyeti eyleme geçirme heveslerini caydırmamak lazım..AKP iktidarı devlet yönetmekte tecrübeli değil. Ama bu özellik meselâ AB yolunda ilerlerken ve ekonomik programı uygularken sorun değil avantaj olmuştur.Çünkü tecrübesiz AKP, derin devletin zincirleriyle kendini bağlı hissetmemiştir.Hoş, iktidarlara her cesur adımda "dur, otur" diyen bir derin devlet var mıdır, yoksa statükocu, korkak ve ufuksuz siyasetçiler bu hayaleti kendilerine bir mazeret kalkanı olarak mı icat etmişlerdir? Onu da bilen pek yoktur.İşte Başbakan Erdoğan kendi üslubu ile "Kürt sorunu"nu gündeme getirmiş, bir iyi niyet kapısı açmıştır. Bunu yaparken aleyhine kullanılacak kavram yanlışlarına düşmüştür ama hiç kimse PKK'nın tanındığına işaret sayamaz onun sözlerini.Zaten kendisi de bu sorunun "Tek devlet, tek millet, tek bayrak" altında çözüleceğini belirterek, tecrübe noksanından doğacak risklere karşı kendisini ve iktidarı en garantili şekilde sigortalamıştır.Hakaret etmeden..Diyarbakır gezisi sonrası muhalefet cephesinden esen sert rüzgârlar bizi zaman tüneline götürdü. Ağır suçlamalar, hakaret sözcükleri eşliğinde uçuşuyor.."Kürt sorunu" sözünü telâffuz etmek hıyanetmiş!Bu başlık altında en azından bir asayiş sorunu bulunduğunu kim inkâr edebilir?Güneydoğu'daki yurttaşların ekonomik ve kültürel beklentilerine çözüm arayan niyet ve çabalar, bölücü terör örgütünün halktan tecrit edilmesine yardımcı olmaz mı?Kafayı değiştirmek lâzım. Öküz altında buzağı arayan dar muhalefet anlayışının geçmişteki hasılatına bakarak gelecek için ne vaat edebileceğini tahmin etmek zor değildir.Muhalefet eski yanlışına düşmüştür ama ne tuhaf, Erdoğan da eski başbakanların hatasını tekrarlamış, gösterdiği tepki ile muhalefetin gerilim siyasetine katkıda bulunmuştur."Kandan, ölümden oy bekleyecek kadar siyasetteki ahlâki seviyeyi alçaltıyorlar" sözü, iş bitirmeye değil, ağız dalaşı yapmaya motive olmuş siyasetçi kimliğini işaret ediyor.Aman o günlere yeniden dönmeyelim.Erken seçim mi?Başbakan'ın muhalefetten gelen uyarılar karşısında soğukkanlı ve hatta eleştirileri değerlendiren bir tutum içinde olmasında yarar vardır.Aksi halde "Türkiye'nin demokrasi dışında bir alternatifi bulunmadığı" yolundaki sözleri boş lâf sınıfına girer.Dünkü konuşmanın doğru seçilmiş mesajı, erken seçim istek ve söylentilerini karşılıyordu. Başbakan "Muhalefete beş yılda bir seçim nasıl yapılırmış bunu göstereceğiz" dedi.Bunu görmeye hepimizin ihtiyacı var. Sistemin kendine güvenini kazanması, ülkede siyasetin öngörülebilir olması çok önemlidir ve iktidarın dediğini ispatlamasına bağlıdır.Türkiye'nin önünde AB ile üyelik müzakereleri gibi hayati bir gündem, bölücü ve kökten dinci terörünün tehditleri var.Dalaşmayı değil, birbirimizi anlamayı gerektiren bir geçitteyiz. Dikkatli olalım..
Kenan Evren'in cumhurbaşkanı iken yaptığı bir Güneydoğu gezisine ben de katılmıştım.Hiç unutmuyorum, bir köylüye kaç çocuğu olduğunu sormuş, dokuz cevabını almıştı.- Kaçı kız, kaçı oğlan?- Hepsi oğlandır kumandanım.- Hiç kızın olmadı mı?- Olmuştur ama onları saymayız. Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'ı ziyaretinedeniyle bazı istatistikler yayınladı gazeteler:Nüfusu 1,5 milyona yaklaşan bu kentte işsizlik oranı yüzde 55. Her yüz aileden kırkı mutlak yoksulluk yaşamakta, yansı madde bağımlısı olan 15 bin çocuk sözüm ona sokakta çalışmakta, kız çocuklarının yüzde 60'tan fazlası ilkokula bile gidememektedir. Neden?Çünkü Diyarbakır'da doğurganlık oranı Türkiye'nin zaten yüksek olan ortalamasından neredeyse bir kat fazladır. O yüzden ortalama 7 kişilik ailelerin yüzde 42'si kaçak yapılarda yaşamakta, doğan her bin bebekten 57'si ölmektedir.Aşırı nüfus artışı"Kürt sorunu" vaveylası ile yerin göğün inlediği bir hafta geçirdik. Her meşrepten insan kendine göre bir "Kürt sorunu" tarifi yaptı.Bu tabloya baktıktan sonra "Kürt sorunu" nun, Türkiye'deki aşırı nüfus artışının zehirli sonuçlarından biri, belki de en önemlisi olduğuna inanmaz mısınız?Sorunlar, çıkar çatışması içindeki siyaset gruplarının savaş aletleridir. Etnik ayrımcılığa dayalı siyaset yapanların çıkan bu sorunun çözülmesi değil, en azından tehdit niteliğini kaybetmeyecek düzeyde devamını sağlamaktır.Şöyle itiraz edebilirler: "Hiç bir anne baba, mutlu edemeyeceği, istikbal veremeyeceği bir çocuğu dünyaya getirmek istemez. Buradaki fark eğitimsizlikle ilgilidir."Keşke öyle olsaydı.. Etnik ayrımcılık üstüne siyaset yapanların "nüfus bombası" kullandıklarını görmemek için kör ve aptal olmak gerekir.Günahkâr siyasetEvet, yüksek doğurganlık, dini bağnazca yorumlayanlar tarafından da destekleniyor. Başbakan bile "Allah ne verdiyse çoğalın" demedi mi? Bu etkilere açık eğitimsiz kitleler, ülkenin başka yörelerinde de var ve bakamayacakları çocukları dünyaya getiriyorlar. Ama Güneydoğu'nun hızı hepsini katlıyor. Çünkü orada sorumsuz teşviklerden fazla olarak baskıcı bir yönlendirme var.Bu bölgeden İstanbul, İzmir gibi büyük kentlere göç edenlerin doğum oranındaki çaprıcı düşüş, her şeyi açıklamıyor mu?Sorunun adını doğru koymak gerekiyor. AB reformlarının getirdiği hak ve özgürlüklerden önce kültürel, hatta siyasi anlamda bir "Kürt sorunu" ndan söz etmek mümkündü. Ama artık kimlik talepleri cevaplanmış, temel sorun çırılçıplak ortaya çıkmıştır.Aşın doğurganlığı önemsemeyen yaklaşımların değil "Kürt sorunu" na, hiç bir soruna çare üretmesi ihtimali yoktur.Mutsuz bebekleri dert etmeyen bir toplumda huzur, barış olur mu?
Abartmak bizim huyumuz. Ama muhataplarımıza uyguladığımız bir ikna yöntemi aynı zamanda..Başbakan "Kürt sorunu" deyince pek çoğumuz, adeta bebeğinin ilk kez "baba" dediği günün sevincini yeniden yaşadı.Oysa bu niteleme bir hükümet başkanı tarafından ilk kez yapılıyor değildir. Türkiye'nin AB sürecindeki ilerleyişi bile Kürt sorununa çözüm üreteceği kabul edilen demokratik haklar zemininde gelişmiştir.Bundan sonra beklenebilecek şey ancak, yeni yasalarla gelmiş kazanımları günlük hayatta yaşamaktır.Aslında bu haklar küçümsenemez. Yani Başbakan'in "Kürt sorunu" sözü, yeni hak vaatlerinin müjdesi olarak değil, yakın geçmişte sağlanmış olan hak ve özgürlüklerin önemini hatırlatmaya yarayan bir fırsattır, iyi kullanalım diye abartılmıştır.Yoksa daha ileri bir adım, bölünme felaketinin taşlarını döşemek olur.Şiir güzel ama..Başbakan'ın doğallıkla yapması gereken bir ziyarete yüksek beklentiler yüklenmesi yanlış olmuştur ve Diyarbakır'daki toplantıya katlımın zayıflığından anlaşılıyor ki ters bile tepmiştir.Başbakan Erdoğan konuşmasında "Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere yakışmaz. Hiçbir sorunu yok saymıyoruz, her sorunla yüzleşmeye hazırız. Kürt sorunu hepimizin sorunudur" derken açık yürekli, yapıcı, anlayışlı bir imaj çizmiş, sempatik de olmuştur ama "Kürt sorununu tek devlet, tek millet, tek bayrak altında çözeceğiz" diyerek, bizce ilk söylemesi gereken şeyi sona saklamış ve hata yapmıştır.Büyük çoğunluk "Kürt sorunu"ndan terörü anlıyor. Ama siyasetin yaklaşımı farklı olmak zorunda: Terör örgütünün sömürdüğü her şey yoksulluktan geri kalmışlığa, kültürel kimlik taleplerinden işsizliğe, o ana başlığın alt başlıklarıdır.Başbakan'a şiir okutan iyi niyet ve saflık bunların hangisine çözüm projesi getirmiştir? Somut hiçbir şey yok ortada.Baraj ve egoizmBaşbakan'ın desteklenmeye lâyık politik tavrı şudur:1. Hükümet AB yolunda elde edilen kazanımlan terörle mücadele bahanesine feda etmeyecektir.2. İktidar bu mücadeleyi, sivil yönetimin olağan şartlarından çıkmamaya azami özen göstererek sonuçlandırmaya çalışacaktır.Yapılacak en büyük yanlış, terörü Kürt sorunu ile sebep-sonuç ilişkisi içinde görmektir. Terörle mücadele her türlü kaygıdan bağımsız olarak yürütülmek zorundadır. Aksi halde zaaf belirir ki onu da çok geçmeden "İmralı'dakini bırak" şantajı izler.Dün Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir doğru bir şey söyledi: "Yapılması gereken, vatandaşların yüreklerine hitap etmektir. İnsanlar meclise girebilmeli ve kendini ifade edebilmelidir.."Başbakan yüreklere hitap etti. Ama asıl beklenti boşlukta kaldı.Seçimlerde ülke barajı hâlâ yüzde 10 ve bu bölgenin insanları seçtikleri temsilcilerini Ankara'ya gönderemiyorlar.Terör, en çok sahipsiz bırakıldığını zanneden toplulukların sırtından, onların canı ile, korku ve kaygıları ile beslenir.
Bu ülke bir imparatorluğun varisi; elbette üstünde yaşayanların onlarca etnik kökenden gelmeleri doğaldır.Önemli soru şu: Millet olmuşlar mı?Evet, Türk milleti kendini ve gücünü ispatlamıştır artık. Yaşadığı tecrübeler ona, farklı bir kültürün eğer saygı görecek olursa bölünme değil bütünleşme getireceğini de öğretmiştir.Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde farklı köklerden gelen yurttaşlar adına seslendirilen hak ve özgürlük taleplerinin yerine getirilmesi, acılar ve fedakârlıklar pahasına kazanılmış deneyimlerin sonuçlandır.Saptamamız gereken bir gerçek var: PKK terörü yeniden yükselmeye başladıysa bunun nedeni özgürlüklerin genişletilmesi değildir. PKK'yı asıl özgürlükler öldürdü. Bölücü örgüt yeniden canlanmak için şimdi şiddet ortamında toplumu bunaltarak o özgürlükleri bize yok ettirmeye uğraşıyor.PKK bu özgürlüklerin yarattığı ümit ve tatmin duygulan nedeniyle toplum tarafından izole edilmiş, etnik siyaset yapan bazı grupların bile desteklerini kaybetmeye başlamıştır.Önce Amerika!Terörle mücadele yasasını değiştirirken işte bu nedenle tuzağa düşmekten sakınmak gerekiyor. Başbakan bu konuda dikkatli olduklarını belli etti. Dün de Adalet Bakanı Çiçek "bir yandan hayatı pahasına mücadele veren güvenlik güçlerimizin, silahlı kuvvetlerimizin, istihbarat birimlerimizin elini güçlendireceğiz, öbür taraftan da hak ve özgürlükleri koruyacağız" dedi.Bölücü terör örgütünün yeniden eylemlere başlama cesareti kazanması etnik sömürü için yeni fırsatlar doğmuş olmasından değildir. Doğrudan doğruya Kuzey Irak'ta Amerika gölgesinde cüret kazanmasındandır.Irak'ta barınıp Türkiye'ye zarar veren bu kötülükten Amerika sorumludur. Amerika'daki şahinler Türkiye'nin Irak savaşında verdiği sözü tutmamasından kaynaklanan hıncı bu yolla çıkarmaktan vazgeçmiyorlar. PKK da bu kibir ve kaprisi vur-kaç saldırılarıyla değerlendiriyor.Yani terörle mücadelenin birinci öncelikli ayağı, Amerika'ya yönelik ikna girişimlerdir. Amerika, ittifak geleneğine ihanet sayılacak ihlallerden vazgeçtiği anda yangın başlangıç halindeyken sönecektir.Güven ve birlikTeröre karşı ülkenin kendini savunma tedbirlerini geliştirmesi kadar doğal bir hak olamaz. Burada önemli olan ölçüyü kaçırmamak, AB hedefine yürürken elde edilmiş kazanımları israf etmemektir. Bu alanda askerlerin de katıldığı bir mutabakat toplumda mevcuttur. Şiddeti durdurmaya yönelik çabalara ve çağrılara gelince.. Elbette hepsi saygıdeğerdir ama bu konuda hayalciliğe kapılmamak ve bilerek veya bilmeyerek şiddet örgütünü eşit taraflardan biri gibi görmemek ve göstermemek gerekiyor."Kürt sorunu"nu sadece terörün yükseldiği dönemlerde hatırlamak toplumsal zaafımızdı ve bedelini ödeyerek bunu aştık. Artık barış ve özgürlük içinde refaha ilerlemeyi hakediyoruz. Terörü yenecek toplumsal uzlaşmayı sağlamak için şartlar olgunlaşmıştır.Türkiye bu güveni hissettirecek sesleri bugün Başbakan'ın gideceği Diyarbakır'dan duymayı bekleyecektir.