Yapamazlar!

26 Ağustos 2005

Tutulacağından emin olmadığınız bir söze güvenerek yola çıkmaktan daha can sıkıcı bir şey yoktur.Türkiye'nin Avrupa Birliği macerası biraz buna benziyor.Yine de tesellimiz şu ki, hayatımızı 80 bin sayfalık AB müktesebatına uydurduğumuz halde bizi üye yapmadıkları takdirde varacağımız yer cehennem olmayacaktır.AB üyesi yapılmasa bile o günkü Türkiye'nin güvenceleri ve yaşam kaliteleri, iddiasını bugünden terketmiş olan bir Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar üstün olacaktır.Bunları, kesin görünen bir başarısızlığın tesellisi olsun diye yazmıyorum.Ama alışmaya mecbur olduğumuz zorluklar vardır ve bizim de yürüdüğümüz amacı hiç bir zaman bu zorluklara kurban etmeme mecburiyetimiz bulunuyor.Ahlâksızlık örneğiMüzakereler 3 Ekim'de başlayacak mı?AB anayasasını halkına kabul ettiremeyen Fransız siyasetçileri, islâm karşıtlığı karünı oynarken Türkiye'ye ilerde utanç ve pişmanlık duyacakları bir düşmanlık yaptılar.Fransa Başbakanı Villepin, Türkiye'nin Güney Kıbrıs'ı tanımamasının 3 Ekim'in engeli olabileceğini söyledi. Dün de Cumhurbaşkanı Chriac "Türkiye'nin yayınladığı Kıbrıs deklarasyonunun AB'ye üye olmaya çalışan bir ülkeden beklenen ruhu taşımadığını" açıkladı.Türkiye'ye Kıbrıs'ı tanıma mecburiyeti yükleyen sebep nedir, Chirac bunu söylemiyor.Yok çünkü.. Türkiye'ye kapıyı kapatmak için böyle bir bahaneden yararlanmak, Almanya Dışişleri Bakanı Fischer'in deyimi ile "siyasi ahlâksızlığın acı bir örneği"dir.Hoş bu suçlamayı Fischer, Türkiye'ye üyelik yerine imtiyazlı ortaklık öneren Hıristiyan Demokrat lider Merkel'e yöneltiyor ama Fransız siyasetçiler de aynı ahlâksızlığın ortağıdır.Ve tümü "suç teşkil edecek kadar kör" olmakla suçlanmayı hak ediyorlar.Üyelik kadar önemliAslında müzakerelerin başlaması, üyeliğin garantisi değil. AB'nin önünde Türkiye ile bağlantılı problemlerin çözümüne imkân tanıyacak en azından on yıllık bir süre vardır.Önemli olan Türkiye'nin Avrupa değerlerini sahiplenip kurumlaştırması, toplumsal, siyasal ve ekonomik gücünü geliştirmesidir.Türkiye üye olmadan, üyelik yolunda ilerlerken bile bunu yapıyor. Yoksa dostları (!) rahatsız eden bu mu?Türkiye'nin Avrupa ile kırk yıllık hukuku, üyelik kapasitesini kanıtlamasına fırsat tanınmasını emrediyor.Müzakere süreci içinde belki kendiliğinden çözülecek meseleleri bu aşamada gündeme getirip müzakere zeminini zehirlemek, iyi niyetle açıklanamaz.Böyle bir düşmanlık, Türkiye'nin yalnız nihai hedefi olan üyeliğini önlemek olmaz, AB'nin hukuk ve demokrasi standartlarını kazanma çabalarını sabote etmek olur.Aynca kökten dinci meydan okumalara da sorumsuz bir destek sunar..Bu gerçeği umuyoruz göreceklerdir.Avrupa bizim için değilse bile kendi menfaati için 3 Ekim'de üyelik müzakerelerini başlatmak zorundadır.

Devamını Oku

Kader virajında

26 Ağustos 2005

Türk halkı ülke hakkındaki olumlu beklentilere inanmamayı öğrendi.Siyasetçimizin yetersizliği ümitleri çoğu zaman boşa çıkardı, iyi şeyler söyleyen yabancılar da Türkiye'yi ya siyasi veya ekonomik olarak sömürmek niyetinde olanlardı.Ama artık durum değişiyor, Türkiye'nin yıllardır hayalini kurduğu fırsat yakaladığına dair işaretler çoğalıyor.Siyasi istikrar, komplekse kapılmadan bağlı kalınan IMF disiplini ve AB motivasyonu, yakamızı bırakmayacağına inanmaya başladığımız kaderden bizi kurtarıyor.Dünyanın en büyük şirketlerinden General Electric'! Garanti Bankası'nın yüzde 25,5'ine ortak edecek anlaşmanın gerçekleştiği dün açıklandı.Türkiye'nin reytingi ve değeri hızla artıyor.Olay, kötümserlerin dediği gibi ülkenin yağmalanması değildir. Bir yıl önce Garanti'nin yüzde 40'ı az daha 800 milyon dolara satılacaktı. Şimdi General Electric yüzde 25,5'ine 1,5 milyar dolar ödeyecek.Daha önceki alıcı bankanın yönetimini de devralacakken yeni ortak bunu istememiştir.Bu dünya devinin tavrı, Türkiye'nin yükselen bir yıldız olarak parlamasına katkıda bulunacak, başka büyük yatırımcıların dikkat ve ilgisini de yönlendirecektir.Çünkü General Electric'in bu büyüklükte bir yatırımla gelmesi, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik geleceğine güven beslediğinin kanıtı olarak değerlendirilecektir.Bu fırsatı inşa eden disiplinlere bağlı kalıp reformların sürekliliğine desteğimizi devam ettirebilirsek ve iktidarı din takıntısından kaynaklanan yol kazalarına karşı koruyabilirsek tarihin akışını değiştirebiliriz.General Electric kumar oynamaz.Bu parayı getirdiklerine göre, başaracağımıza yabancılar bizden daha çok inanıyorlar demektir..Benim memleketim"Güleriz ağlanacak halimize" diye bir söz vardır.Cumhurbaşkanı iken Demirel'e suikast girişiminde bulunan adamın macerasını okurken bu sözü hatırladım.Adam idam istemiyle yargılanıyor, fakat Adli Tıp Kurumu'nun hasta raporu ile hüküm giymekten kurtuluyor.Tedavi için Bakırköy'e gönderiliyor ama bir yıl sonra "hasta değil" diye taburcu ediliyor.Şimdi elinde kapı gibi iki rapor.. Suç işlediğinde Adli Tıp'in hasta raporunu kullanıyor, iş yapmak istediği zaman Bakırköy'ün "sağlam raporu" nü gösteriyor.Demirel'e suikast girişiminde bulunan ve "tedavisi olmayan akıl hastalığı" raporu sayesinde hapse girmekten kurtulan vatandaş, "sağlam" olduğunu söyleyen öteki raporunu kullanarak 5 günde eczane açma izni almış.Sakın dert etmeyin, değişim rüzgârlarından inşallah bu işler de payını alacaktır; sabır..O zamana kadar sıkıldığınız anlarda Ayten Alpman'ın sesinden "Bir başkadır benim memleketim" şarkısını müzik setinize koyun, çalın, gülün, eğlenin."Deli" derler diye korkmayın. Bir sağlam raporu nasılsa buluruz!

Devamını Oku

Türkiye köprüsü

24 Ağustos 2005

Medeniyetler çatışması riskine karşı neredeyse "tek" denilebilecek güvence Türkiye'dir.Doğu'da, Bati'da saplantıları aklının önüne geçmemiş herkes görebiliyor bunu. Görmeyenleri de bu alanda çoğalan araştırmalar, raporlar, kitaplar uyandırmaya çalışıyor.Tanınmış Ürdünlü gazeteci Fuad Hüseyin'in "El Kaide'nin İkinci Jenerasyonu" adlı kitabı, terör örgütünün 15 yıl sonunda nihai zafere ulaşmayı hayal eden master planının aşamalarını anlatıyor.El Kaide'nin liderleriyle görüşen yazara göre Türkiye'nin laik-demokratik rejimi, örgütün 2007 yılından başlayarak saldırı hedefi olacaktır.El Kaide Türkiye'de rejimin bu saldırılarla devrileceği hayalini kuruyor. Daha sonra Ürdün ve Suudi Arabistan'daki devrimler, halifeliğin kurulması ve bu otoritenin bayrağı altında "kâfirlere" topyekûn savaş!.Dinimizi bir korku ve zulüm aracı haline getirenlerin, arkalarında büyük ordular oluşturması mümkün değildir. Ama bu hayale tutsak olmuş sapkınlığın yaratacağı intihar terörünün yeteri kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kabul etmek gerekiyor.El Kaide'nin 2003 Kasımı'ndaki İstanbul saldırılarından sonra Fransız Liberation gazetesi şu teşhiste bulunmuştu:"Laik geleneği, Avrupa'ya dönük yüzü, İsrail ilişkileri, topraklarındaki NATO üsleriyle Türkiye, Bin Ladin'in nefret ettiği tüm simgeleri barındırıyor. Saldıranların amaçları, İslâmla Batı arasındaki, dinler arasındaki Türkiye köprüsünü uçurmak!"El Kaide'ye karşı Türkiye'yi ve değerlerini savunmak, bu meşum örgütün tehdidi altındaki İslâm alemini ve dinimizi de savunmak olacaktır.Türkiye köprüsünün sağlam temellerini zayıflatacak yanlışlara, hilelere ve sömürülere karşı daha uyanık olmamız gerekecek..Baykal'ın kâbusu..Bir siyasi lider için en körü son, adının "yalancı "ya çıkmasıdır.Deniz Baykal, şu anda böyle bir risk altında.Şarkıcı Bülent Ersoy'la olan iş ilişkisini saklamak suretiyle sakınmaya çalıştığı zararın belki bin katini başına açmıştır.İlk gün, avukatlık yaptiğı dönemin bir olayı deyip kabul etse, belki iddia küllenip gidecekti. Bunu yapmamış, Ersoy'la hiç yüzyüze gelmediğini, para konuşmadığını iddia etmiştir.Dün Bülent Ersoy ekranlarda bağırıyordu:"Hayatım boyunca hiç yalan söylemedim, hiç kıvırmadım!."Bu sözlere parti lideri olarak muhatap duruma düşmek, bir siyasetçi için kâbus olmalı..Baykal yazık ki bu krizi öngörememiş, Ersoy'un yer ve tanık göstererek tekrarladığı iddialar karşısında güven kaybına uğramıştır.Siyasetin olmazsa olmaz kapitali dürüstlük ve sözüne inanılırlıktır.Baykal, iddiaları çürütemediği takdirde siyasi ehliyetini kaybedecektir.Halkın saygıya lâyık görüldüğü toplumlarda küçük yalanlar bile liderleri "özür dileyerek veda" etmeye zorluyor.Baykal'ın böyle bir sona mahkûm olmamasını dileriz.Ama gerçeği gizlemişse, sonucuna boyun eğmelidir!

Devamını Oku

Öncelikli hedef

23 Ağustos 2005

ANAP Genel Başkanı Mumcu geçen gün vahim bir tehlikenin alarmını veriyordu..Mumcu "Siyasetin ve hükümetin bölücü terör örgütüne muhatap kılınmaları Türkiye'nin başına gelebilecek en kötü durumlardan biri" diyordu.Çünkü Başbakan Erdoğan'ın "Kürt Sorunu" tanımlaması ile başlayan tartışmalar, terör örgütü PKK'nın kendini muhatap kabul ettirme çabalarına yardımcı olmuştu.Bu tecrübe bize şunu öğretti: Etnik kökene mal edilen sorunlar, etnik siyaset üretiyor.Bereket ki bu gerçeği ve doğuracağı sakıncaları, Türkiye'nin birliğine bağlı bütün taraflar fazla geç kalmadan görmüşlerdir.CHP lideri Baykal'ın tepkisinden sonra Başbakan sözlerini netleştirmiş "Kürt sorunu farklı, terör sorunu farklı bir olaydır. Birbirine karıştırılmamalıdır" demiştir.Yani Mumcu'nun sözünü ettiği tehlike tam anlamıyla ortadan kalkmasa da vahametini kaybetmiştir.Kazanç küçük değilŞimdi bu durumda Başbakan Erdoğan'ın "Kürt Sorunu" tanımını kullandığı 10 Ağustos öncesine mi dönmüş oluyoruz?Hayır.. Kürt sorununa herkes, anayasal vatandaşlık zemininde bir uzlaşmadan federasyona kadar uzanan çözümler öneriyor.Apo'nun direktifi ile parti kurmaya soyunanlardan biri PKK terörünü "silâhlı propaganda" diyen bir tarifle meşrulaştırmaya bile cüret edebildi. O gürültü arasında bazı demokratların (!) "Apo'yla masaya oturun" hayallerini açığa vurabildiklerini dahi gördük.Demokrasinin gücüdür aslında bu.Kamuoyu yüz yüze bulunduğu sorunu ve içerdiği riskleri tüm boyutları ile öğrenme olanağı elde etmiştir.Tartışmalar en azından teröre karşı daha derin bir bilinçlenme ve dayanışma duygusu kazandırmıştır. Terör örgütü siyasal ve toplumsal izolasyona uğramış, PKK'nın asla çözümün bir parçası olmayacağı noktasında en yaygın mutabakata ulaşılmıştır.Hükümete görev...Yeni aşama, bu kazanımlan milli politikalar üretmek yolunda değerlendirmek olmalı.Dünkü MGK toplantısı ardından yayınlanan bildiride "terörle etkin savaşım kararlılığı" hükümetin "öncelikli hedefi olarak belirtilmiştir. Yani terör üzerinden siyaset yapanların umabilecekleri hiçbir imkân yoktur.Fakat terörle mücadeleye katkıda bulunacak başka tedbirler vardır.MGK bunlardan özellikle iller ve bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarını gidermekte yararlı olacak ekonomik, kültürel ve sosyal geliştirme çabalarına özel bir vurgu yapmıştır.Anlaşılıyor ki terör mücadelesi AB sürecinde elde edilen kazanımlan zarara uğratmayacaktır.Bölgede istihdam yaratıcı yatırım teşvik ve projelerini ne zaman göreceğiz derseniz...Cevabı en zor soru da galiba bu.Çünkü mağduriyet sadece Şırnak'ın, Hakkâri'nin mahkûm olduğu bir kader değil.Türkiye'nin başka bölgelerinde aynı kaderi paylaşan Kütahya ve Sinop gibi yığınla il bulunuyor!

Devamını Oku

Deniz Bey konuşun!

22 Ağustos 2005

Şarkıcı Bülent Ersoy'un siyaset gündemini karıştıracağı belli olan TV röportajı yarın yayınlanacak.O programda Ersoy, 12 Eylül askeri yönetimi tarafından kendisine konulan sahne yasağını aşabilmek için çektiklerini anlatırken şöyle bir iddia ortaya atıyor:"Bugün genel başkan olan çok ünlü bir siyasetçimiz bu yasağı delebilmem için benden o zaman için hatirı sayılır bir servet olan 100 milyon lira istedi.."Ameliyatla kadın olan Bülent Ersoy'un taşkın üslubu, bu paranın rüşvet olarak istendiği yolunda bir izlenim doğurdu. Toplumun mutsuzluktan kaynaklanan öfkesine adanacak kurbanı bulmak için de hemen hareket başladı.DYP Genel Başkanı Ağar'in yaptığı tarif ve eleme yoluyla yapılan aramalar bizi CHP lideri Baykal'a götürdü.Fakat Deniz Baykal bu konudaki tartışmalara doğrudan taraf olmak istemiyordu.Yakın çevresine anlattığına göre Ersoy'un sahne yasağına uğradığı dönemde kendisi de bir grup siyasetçi ile birlikte 12 Eylül rejiminin koyduğu siyaset yasağına tâbi idi.O dönemde avukatlık yaparken Ersoy'la görüşmüşlerdi fakat para konuşulmamıştı.Baykal, kamuoyunda oluşan meraka rağmen sorulara açıkça cevap vermekten sakındı. Çevresindeki arkadaşlarına "iddia net olarak ortaya konulsun, ona göre hareket edem" demiş.Oysa beklemesine gerek yoktu.Bu iş avukat-müvekkil ilişkisi ise sözü edilen para gerçek bile olsa istemek suç değildir. Çünkü vekâlet ücretinde üst sınır bulunmuyor.Bülent Ersoy'un avukatı görünmekten bir siyasetçi olarak zarar göreceğini düşünüyor olabilir. Ama o da yanlıştır.Cinsiyet tercihi nedeniyle ayrıma uğramış bir sanatçının savunmasını üstlenmek bir avukat için doğal bir görev ise sol bir siyasetçi için üstelik onurla yürütülecek bir görevdir.Öyleyse Baykal niçin saklanıyor?Topluma mı güvenemiyor, kendine mi?Yoksa deşildikçe olayın ortaya çıkacağından korkulan başka bir boyutu mu var?Ahlâk sorunu!Her şey PKK'nın çok başlı bir haydutlar çetesi olduğunu gösteriyor.Brüksel'de ateşkes ilân ediyorlar, ülkede saldırılara, kışkırtmalara devam ediyorlar.Önceki gece Trabzon'un Maçka ilçesinde bir grup bölücü terörist güvenlik güçleriyle çatıştı. Ne işleri var Karadeniz'de? Niyetleri halkı tahrik etmek ve çatışmayı olabildiği kadar yaygın hale getirmek.Çatışmada bir terörist öldürülmüş, yaralı olarak ele geçirileni linç etmek isteyen halkın elinden güvenlik güçleri büyük zorluk çekerek kurtarmıştır.Apo'nun talimatı ile parti olma yolunda ilerleyen Demokratik Toplum Hareketi'nin önde gelenlerinden Orhan Doğan geçen gün "PKK Karadeniz'de ne arıyor?" sorusuna Radikal'de şu cevabı vermişti:"PKK'nın Türkiye'ye açılma ve Karadeniz'e yayılma projesi var. Silâhlı mücadele propagandasıyla (PKK) Kürt sorununu Türkiye'ye anlatmak istiyor!"Demek ki kendileri milletin kulağına söyleyecek, PKK da kafasına vuracak, yetmediği yerde kurşun sıkacak.Terörle aynı yolun yolcusu parti olur mu?Kürt sorunu büyük ölçüde terör sorunudur, kalan kısmı da ahlâk sorunu!

Devamını Oku

Olacağı buydu!

22 Ağustos 2005

Düğünde silâh kullanan adamların mutlaka ruhsal veya fiziksel bir eksiği vardır.Bu tipler varlıklarını, çevrelerindeki insanları korkutarak duyururlar ve bu şekilde kendilerini tatmin ederler.Bu tiplerden uzak durmak lâzım.Çünkü Türkiye'nin toplumsal savunma mekanizmaları ve hukuk düzeni, bu kompleksli ve tehlikeli tipleri izole edemiyor, tehdit ettikleri insanlardan uzak tutamıyor.İşte aynı ayıplı tecrübeyi tekrar yaşadık:Denizli'nin Sarayköy'ünde bir kına gecesi ve yine havaya ateş eden ilkel yaratıklar ve yine masum bir kurban..Lâfı dolaştırmadan itiraf edelim..Sekiz yaşındaki İbrahim Dalkılınç'ın katili henüz belirlenmedi ama onu öldüren ilkelliğe hepimiz ortağız!Kurşun Ordu'dan..Geçen ay Ordu'daki bir köy düğünde Enerji Bakanı Hilmi Güler'i havaya kurşun sıkarak karşılayanlar arasında iki AKP milletvekili de vardı.O zaman şunu sorduk:"Siyasileri taklit ederek halkın can güvenliğini tehdit edecek olan magandalara polis ve jandarma ne diyecektir bundan sonra?Eğer masum bir vatandaş bu yüzden hayatını kaybederse bu milletvekilleri 'azmettiren' durumuna düşmeyecekler mi?"Halkı korkutup can güvenliğini tehdit edecek şekilde silâh kullanmak ceza yasamıza göre 3 yıla kadar hapis cezası öngörüyor.Milletvekilleri bu suçu işledikleri halde dokunulmazlıkları nedeniyle hesap vermekten kurtuldularsa elbette bu örnek, yetersizliklerini silâhla örttüklerini zanneden yaratıkları cesaretlendirecekti.Denizli'de de bu olmuştur.Töreye uyduklarını savunan milletvekilleri geçen ay Ordu'da sıktıkları kurşunların önceki gün Denizli'deki çocuğu öldürdüğüne ve bu gidişle daha kim bilir kaç masumun kanına gireceğine emin olabilirler!Kuzu gibi millet..Maganda kurşunlan ile ölmek ve seçtiğimiz milletvekillerinin kendilerine suç işleme imtiyazı üreten sorumsuzluklarını çaresizce seyretmek... Bunlar eminim hepimizin ağırına gidiyordur.Demokrasilerde halk, hak ettiğinden daha fazla saygı görmez. Saygı görmek istiyorsak bunu hak etmek zorundayız.Geçen ay Ordu'da havaya ateş ederek halka kötü örnek olan milletvekillerine ve yol açtıkları kötülüklere karşı onurumuzu, haklarımızı, çocuklarımızı savunamadık.AKP yönetimi iki milletvekili için disiplin soruşturması gereği bile duymadı.Çünkü halka saygı göstermemenin müeyyidesi yok bizde hâlâ..Savcı, Denizli'deki cinayetin suçlusunu ve havaya ateş etme eylemine katılan öteki silâhlı yaratıkları yakalatıp ibret olacak ceza talepleriyle mahkemeye sevketmelidir.Azmettirenlerin dokunulmazlığı vicdanazabı çekmemize sebep olabilir, ne yapalım?Bizim adalet arama lüksümüz yok maalesef, can pazarındayız!

Devamını Oku

Uyanış işareti

21 Ağustos 2005

Brüksel'de PKK'nın basın toplantısına izin verilmemesi ne anlama geliyor?Belçika hükümeti tarafından tavşana kaç, tazıya tut taktiği mi uygulandı?PKK'nın başı görünen Zübeyir Aydar'ın gazetecilerle buluşacağı "Basın Merkezi" nde resmi yetkililer, Başbakanlık talimat ile toplantının yasaklandığını açıkladılar.PKK terör örgütü, Zübeyir Aydar da kırmızı bültenle aranan bir terör suçlusu.Belçika, terörle mücadeleye samimiyetle inanmış bir iradeyi taşıyor olsa böyle mi davranırdı?Hayır.. Basın toplantısını iptal etmez, Zübeyir Aydar'ın yakalanmasını sağlayacak fırsatı ziyan etmezdi.Eleştiriye Brüksel'in cevabı şu:"Aydar 1994 yılında İsviçre'den siyasi mülteci statüsü almış. Bu nedenle Türkiye'ye iade edilemezdi. Yakalanması halinde ancak İsviçre'ye sınır dışı edilebilirdi."Belçika bile değişiyorBu açıklama samimiyeti kanıtlamıyor. Çünkü 11 yıl önce tanınan sığınmacı statüsü Aydar'a, eski DEP milletvekili sıfatıyla verilmiştir.Bu kişi daha sonra terör örgütünün yöneticisi olmuşsa, hukuk onu korumaya devam eder mi? Etmemesi gerekir. En azından buna mahkeme karar vermelidir.Ama Aydar adeta uyarılarak kaçırıldığı için bu fırsat da kullanılamamıştır.Fakat biz Belçika'deki tavrın çok önemli bir değişime işaret ettiğini düşünüyoruz.Belçika etnik çeşitliliğe dayanan bir ülke ve halkı etnik çatışmalara bu nedenle anlayış gösteriyor. BASK yandaşlarının gördükleri himaye İspanya ile ilişkilerde rahatsızlıklar yaratıyor.Zübeyir Aydar da uzun süredir Belçika'da barınıyordu. Ama son olay nedeniyle başka bir ülkeye gitmeye kendini mecbur hissetmiştir.Terörle mücadele politikaları üretirken bu değişimi hesaba katmak gerekiyor.Aydar için muhatapBrüksel'deki sözcü dün "Tüm AB ülkeleri tarafından terörist olarak tanınmış bir örgüt, Belçika Başbakanlığı'na bağlı bir binada, AB Konseyi'nin bitişiğinde basın toplantısı düzenleyemez" görüşünden hareket edildiğini belirtmiş ve "Kararımız Avrupa mantığı çerçevesinde alındı" demiştir.11 Eylül zaten PKK'nın işini bitirmişti. Bu gerçeği görüp terörle aralarına mesafe koymadıktan için Leylâ Zana ve arkadaşlan da kredilerini çok erken yitirdiler.Bu gidişle bölücü terörün Avrupa'da barınacağı ülke kalmayacak görünüyor.Ankara Aydar'a sığınma hakkı tanıyan İsviçre hükümetini sıcağı sıcağına uyarmalıdır:"Siyasetçi kimliği nedeniyle Zübeyir Aydar'a bu statüyü verdiniz. Şimdi o terör örgütünün başıdır. Bunu bilmiyor musunuz, yoksa teröristlere iltica hakkı mı tanıyorsunuz?"

Devamını Oku

Hiç yoktan iyi

20 Ağustos 2005

Masumların canına kıyan bir terör örgütünden dürüstlük beklenemez.İnsan hayatı ile oynayan canavarlık elbet her gördüğü zaafı sömürecektir.Ama bu kadarı fazla!PKK'nın 3 Ekim'e kadar ateşkes ilânını Brüksel'de duyuran açıklama, hedef aldığı toplumu hakir gören, aklına ve vicdanına hakaret eden ifadeler taşıyor.Terör örgütü bu şekilde "silâhlı güçlerini aktif savunmadan pasif savunma pozisyonuna" çekiyormuş!Yani bu tarife göre yolcu trenini dinamitlemek, turizm merkezlerine bombalı saldın yaparak halkın ekmeği ile oynamak "savunma" oluyor.Acaba PKK bu eylemlerle kendini hangi tehlikeye karşı savunuyor?Rol çalan eşkıyaPKK "eylemsizlik kararı"nın, Başbakan Erdoğan'ın çözüm konusundaki uzlaşmacı söylemleri ardından alındığını belirtmiş.Örgüt devlet tarafından yansıyan uzlaşmacı bir sese derhal tepki vererek önce "karşı taraf" olduğu iddiasını güçlendirmeye, bir yandan da dışardaki savunucularına meşruiyet kazanma çabalan için destek olmaya yarayacak hamleler üretmeye çalışıyor.Ateşkesi 3 Ekim'le sınırlı tutarak AB sürecinde ortaya çıkabilecek bir kazanın sorumluluğunu üstlenmemeyi de hesaba katıyor."Kürt sorunu" açılımından dolayı Başbakan Erdoğan'ı pişman edecek tahriklerin en ağırını PKK'dan beklemek sürpriz sayılmazdı. Ama PKK'nın bir aylık ateşkes riyakârlığının ona sempati kazandıracağı beklenmemelidir.Biz terör örgütünün hilekâr ateşkes taktikleri nedeniyle bile olsa alçakça saldırılarına ara vereceği her günü kazanç sayıyoruz.Ah öğretmenim!Geçen gün bir mektup aldım:"Ben Şırnak'ın Cizre ilçesinde İngilizce öğretmenliği yapan 23 yaşında bir bayanım. 12 gün sonra 20 saat sürecek bir yolculuğa çıkıp 1 Eylül'de görev yerimde olmam gerekiyor.Şimdi bana lütfen söyler misiniz, oraya korkmadan nasıl gidebileceğim?Terörün tekrar hortladığı bu günlerde bineceğim otobüsün mayınla patlamasına veya bindiğim otobüsten indirilip yol kenarında öldürülmeme bahisçiler yüzde kaç ihtimal verirler acaba?Siz de bir babasınız ve eminim bu yazıyı okuduktan sonra babamın içinden geçirip de bana söylemediklerini tahmin edebilirsiniz.."Elbette tahmin ediyorum ve sırf o nedenle terörün inanmadığım ateşkesini bile umutla karşılıyorum.Çünkü Türkiye'de idrak ve vicdan sürekli yol alıyor. Bizim en büyük ihtiyacımız biraz daha zamandır.Çözümlere zaman kazandıran her mola şansımızdır.

Devamını Oku