Siyasi iktidarla silahlı kuvvetlerin birbirlerini anlayamadıkları yolunda bir izlenimin doğması terörle mücadeleye zarar verir.Bugün böyle bir durum yaşıyoruz ve seyirci kalamayız.Genelkurmay Başkanı "kısıtlanmış yetkilerimize rağmen terörle mücadeleye devam ediyoruz" demiş, hükümet bu eleştirel çıkışı "kimseden yetki esirgemiyoruz" cevabı ile karşılamıştır.Normal olarak Başbakan'ın hemen ertesi gün Genelkurmay Başkanı'nı makamına çağırarak "Ne oluyor! bir sıkıntı mı var?" diye sorması gerekirdi. Böyle yapmadı, hükümet sözcüsü vasıtası ile meselenin önemini adeta küçümseyen bir cevap verdi, ardından PKK terörü ile mücadele takvimindeki "icraat" olarak "aydınlar grubu" nu kabul etti.Dünkü buluşmayı nakleden W yayınında aydınlar grubunun sözcüsü, cuma günü Diyarbakır'a gittiğinde Belediyeyi ziyaret etmesini Başbakan'a tavsiye ediyordu.Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, ziyaret edeceği bir kentin belediyesine gitmek için aracı çabasına mı muhtaç hale gelmiştir? Durum bu kadar mı kontrolden çıktı?Yine kaş yaparken göz çıkarıyoruz!Tecrübesiz iktidarDevlet tecrübesi eksik bir iktidarın mecliste yüksek sayısal güce sahip olması her zaman şans değildir.AKP yeni bir parti ve yöneticileri arasında terör döneminin tecrübeleriyle pişmiş kişiler pek yok. Ne yazık ki Başbakan da danışmanlarını bu eksiğini gözeterek seçmemiş. Görüldüğü gibi terörle mücadele politikaları söz konusu olduğuzamanlarda bile parti menfaati ve popülizm kaygıları pek çok şeyin önüne geçebiliyor.Şükür ki geleneği olan bir devlete sahibiz. Bu mesele en geç 23 Ağustos'taki MGK'da enine boyuna görüşülüp bir sonuca yönlendirilicektir.Ama terör ortamında 2 haftalık boşluğun bile tamir edilemez zararları olabilir, o nedenle VATAN tartışmayı büyüteç tutarak kamuoyunun önüne getirmekte yarar görmüştür.Ankara'daki arkadaşımız Bilal Çetin'in yaptığı araştırma merak ettiğimiz gerçeği gizleyen sisleri dağıtıyor."Derin" kompleksHükümet "nereden çıktı bu yetki talebi?" demeye getiriyor ya, buna en başta Başbakan'ın hiç hakkı yok. Çünkü hangi yetkilerin ne kadar daraltıldığını, örneğin asker dağda bir teröristle karşılaşsa artık anında silah kullanamayacığını, "teslim ol" çağırışı yapması, hâlâ hayatta kalabildiyse önce ayağına ateş etmesi gerektiğini 1 Temmuz'da Genel Kurmay'daki terör brifinginde bizzat dinlemiştir.Aynı toplantıda askerler ne istediklerini de söylemişlerdir. İstenen, OHAL'in ve köy boşaltma gibi yetkilerin geri getirilmesi değildir, AB hukuku ile çelişmeyen yetkilerdir; oralardaki gibi terör propagandasına frendir.O brifingde terörle mücadeleyi koordine edecek bir merkezin Başbakanlık emrinde oluşması önerisini Başbakan'ın "iyi düşünmüşsünüz" diye karşıladığı biliniyor. Sonra çark! Neden?Terörle mücadele bilgi, inanç, cesaret ister. Zaman önemlidir.Derin devlet kompleksi ile beslenen kuruntulara feda edilecek bir günümüz bile yok.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne giden yolda kazaya uğramaması çok önemli. Çünkü faturası ağır olur.Mesut Yılmaz, AB'den dışlandığı takdirde Türkiye'nin önüne askeri yönetim ile İslâmi rejim alternatiflerinin ağırlık taşıdığı bir gelecek çıkacağını söylemişti. Fazla karamsar bulsak da yabana atamayız.Türkiye'nin serbest piyasa modelini benimsemiş demokratik bir ülke kimliğini geliştirme inanç ve kararlılığı, hep bir gün AB üyesi olacağımız umudundan beslenmektedir.Ülkenin gündeminde bugün, hortlayan PKK terörüne karşı "yeni tedbir lazım mı, lazımsa ne kadar" tartışması önemli yer tutuyor.El Kaide saldırısı güvenlik uğruna İngiltere'ye bile neler yaptırıyor; bizde de PKK terörü, AB hatırına genişleyen hak ve özgürlüklerde bazı kısıtlamaları zorunlu kılacaktır.Türkiye'nin bu tedbirleri AB yolunda emniyetle ilerlerken alması başka, bu motivasyonu kaybettiği bir dönemde kararlaştırması daha başkadır. Hiç kimsenin şüphesi olmamalı ki terörle mücadele alanındaki menfaatimiz AB üyeliğine inanmış bir toplumsal moralle oluşturulacak politikalardadır.Çünkü AB reformlarının sağladığı demokratik iklim, umut ve güven, PKK'yı toplumsal tabandan neredeyse tamamiyle izole etmiştir. Bu olumlu sonucu yaratan adımlan tedbir adına geri almaya kalkışmak büyük hata olur.AB ile 3 Ekim'de başlaması kararlaştırılan üyelik müzakerelerini "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımazsanız olmaz" bahanesiyle şüpheli hale düşüren Fransa, Türkiye'ye karşı düşmanca diyebileceğimiz bir kötülük yapıyor.Çünkü Türkiye'yi AB'de görmek istemeyen Fransa'nın artığı pası, şimdi içimizdeki AB karşıtları gole çevirmeye çalışacaklardır. Bunun yolu da AB'ye borçlu olduğumuz yeni hakları "İşte bizi almıyorlar" diye yaratacakları tahrik ortamında budamak olacaktır.AB'nin kurumsal kimliği, umarız Fransa'nın sebep olduğu bu belirsizliğin vebalini zamanında görecek ve korktuğumuz ihtimalleri giderecektir. AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in dünkü açıklamalarını biz bu gözle okuduk.Olli Rehn, Kıbrıs baskısına rağmen müzakerelerin 3 Ekim'de başlayacağına inandığını açıkladı.Fransa'nın ikna edildiğine dair bir işaret yokken bunu nasıl söyleyebildi bilmiyoruz.Ama bizim için o kadar önemli ki, kanıt bulamasak bile "amin" diyoruz.Allah korudu ama...Teröre karşı en etkili tedbir yasalardan önce toplumun sorumluluk bilincidir.Eğer bu bilinç varsa güvenlik güçleri suçu önceden haber alacak, suçluları kimseye zarar vermeden yakalayacak, çevresine duyarlı vatandaşlar da şüphelerini polisle paylaşmak suretiyle bu çabalara katılacaktır.Zeytinburnu'nda beş katlı bir apartmanda önceki gece patlama oldu, iki kişi öldü.Emniyet Müdürü Cerrah ölenlerin bölücü teröristler olduğunu açıkladı, Vali Güler ise "Eylem hazırlığı yaptıkları kesindi" dedi.En baskıcı yasal önlemler bile cani ruhlu insanların suç işlemesini önleyemez. Ama dikkatli komşular ve etkili bir istihbarat ağı olsa, bunların çoğu yakalanır.Zeytinbumu'ndakiler, masum insanlar için kazdıkları kuyuya kendileri düştüler. Her zamanböyle olmaz. Bu Tanrı'nın bir lütfü olmalıydı. Çünkü her toplum kendi bilinci ve sorumluluğu ölçeğinde güvenliği hak ediyor.
Amerika, hür dünyanın liderliğini yaptığı dönemlerin anılarına leke sürüyor, o misyonuna ihanet ediyor.Yaşadığı ağır yenilgi ardından PKK, yaralarını Amerika'nın kucağında sarmıştır.Bebek katilini paketleyip Türkiye'ye teslim eden bu ülke, bugün aynı tehdide karşı meşru savunma hakkını kullanmak isteyen müttefikinin elini tutuyor.Kuzey Irak'taki PKK varlığına sözde son verme amaçlı üçlü terör toplantılarının ikincisi Washington'da yapıldı. Sonuç, teröre karşı uluslararası dayanışma adına tam bir fiyaskodur.Associated Press'e bir Amerikalı yetkili bakın ne demiş:"ABD kendini arabulucu olarak görmektedir. Türkiye ile Irak arasında uzlaşma sağlanması için koordinasyon görevi üstlenmektedir.."Hakaret kokan, alaycı ve intikamcı bir yaklaşımdır bu.. Amerika Irak'a Türkiye'nin talep ve şikâyetlerini aktaracak, ülkeye egemen bir otorite haline gelmeyi başardıktan sonra Irak yönetimi PKK'nın icabına bakmayı düşünecek..Amerikan işgalinden önce Türkiye'nin Kuzey Irak'la ilgili bir sorunu yoktu.Şimdi varsa, sebebi de muhatabı da Bağdat'taki iktidarsızlar değil, işgal otoritesi olan Bush yönetimidir.İntikam mı bu?Irak'ın uluslararası terörle bağlantısı yoktu. Bush "var" dedi ve dünyanın öbür ucundan gelip Irak'ı işgal etti. Şimdi elli yıllık müttefiki Türkiye'ye, kendi günahını ödetiyor.Washington yönetimi, Amerika'nın Irak'ta batağa saplanmasından Kuzey'den harekâtı önlediği için Türkiye'yi sorumlu tutuyor ve hâlâ bunun intikamı peşinde koşuyorsa büyük bir yanlış yapıyor demektir. Adaletten nasibini almayan güç, önünde sonunda kendini yer çünkü.Ankara bir yandan Amerika'ya yanlışını sürekli hatırlatan ve haklarını isteyen tutumunu ısrarla sürdürmeli, bir yandan da PKK ile mücadelede dışardan destek almayacağı hesabı ile tedbirlerini geliştirmelidir.Başbakanlık Sözcüsü Beki'nin dünkü açıklamasına bakılacak olursa Başbakan Erdoğan, teröre karşı askeri mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğine inanıyormuş.Doğru bir tercihtir bu. Terörle pazarlık olmaz.Kaldı ki AB reformları çerçevesinde sağlanan haklar, kan dökmeye yeniden başlayan PKK'yı, Kürt kimliği konusunda radikal düşünceler taşıyan çevrelerin bile gözünden düşürmüştür.Kararlılığı görelimGüneydoğu'daki vatandaşların menfaati de barış ve huzurdadır, barış ortamının vaat ettiği hedeflerdedir.Askeri mücadelenin kazanılacağı kesindir. İstenen, en kısa sürede kazanılmasıdır.Bu da kararlılığın sözde kalmayıp icraata yansıtılmasına bağlıdır. Mesela...Katillerin yeni saldırı silâhı mayınlardır. Aylardan beri askerler Güneydoğu'daki kritik yolların asfalt yapılmasını istiyorlar. Çünkü toprak yollarda fark edilmeyen mayınlar, asfaltta derhal dikkati çekiyor."Askeri mücadeleye kararlılıkla devam edeceğiz" demek, zayiatı ne pahasına olursa olsun önemsememek değildir.Başbakan, terörle mücadeleye, bu mücadeleyi yürüten güçlerin ihtiyaçlarını karşılamaya daha çok zaman ayırmalıdır.
Mensubiyet duygusunun insana gurur ve mutluluk verdiği bazı özel durumlar vardır.O özel durumu dün masamda oturmuş Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu tarafından gerçekleştirilen "Terör Algılama Anketi" ni okurken yaşadım.Türk halkının zekâ düzeyi, algılama ve değerlendirme yetenekleri üstüne çoğu ırkçı saiklerle kötülemeler yapmanın moda haline geldiği bir dönemde bu araştırma, çağdaş bir kimliğin, teşhisleri isabetli bir aklın raporu gibidir.2500 kişiyle yüz yüze görüşmeler yoluyla yapılan anketin sonuçlan, çağdaş değerlere ve demokrasiye saygı ve bağlılık duyan bir toplumun sağlıklı ve sağlam duruşunu yansıtıyor.Ankete katılanlara birinci soru olarak "Bin Ladin'i nasıl tanımlarsınız?" diye sorulmuştur. Sonuç, Türk halkının yüzde 91'inin Bin Ladin'i terörist gördüğüdür!"El Kaide'nin verdiği mücadeleyi nasıl tanımlarsınız?"Bu ikinci soruya verilen cevapların yüzde 57'si "Terör yapıyorlar", yüzde 34'ü "Müslümanlara zarar veriyorlar" dır. "Müslümanların haklarını savunuyor" diyen cevap seçeneğine tek bir kişi bile "doğru" dememiştir.Müslüman ve çağdaş.."Küresel terörün sebepleri"ni Türk halkı şu sıraya sokmuştur:Amerika'nın Ortadoğu politikası (yüzde 66), Gelir eşitsizliği ve ekonomik sorunlar (yüzde 20), İsrail ve Filistin sorunu (yüzde 5), Irak işgali (yüzde 5)..Terörün yayılmasındaki sorumluluğu sıraya koyan da yine derinlik taşıyan bir yaklaşımdır:Sorumlu Bush'tur (yüzde 54), sorumlu İsrail Başbakanı Şaron'dur (yüzde 22), sorumlu Bin Ladin'dir (yüzde 17).Görüleceği gibi Türk halkı Bin Ladin'e tereddütsüz terörist damgasını vururken terörün yayılmasından siyasetçileri sorumlu tutmuştur. Hem de bu liderleri, ülkelerine duyulan tepkinin önüne koyacak kadar seçici davranarak.."El Kaide eylemlerinden sonra ne hissediyorsunuz?"Cevaplar, başka bir Müslüman ülkede görülmeyecek mesajlar taşıyor."Diğer terör eylemlerinden sonra ne hissediyorsam aynını" diyenler yüzde 32, "dünyanın geleceği için kaygı duyuyorum" diyenler yüzde 31 olurken yüzde 19, "Müslümanların küçük düşürüldüğünü düşünüyorum" ve kalan yüzde 18 ise "Müslüman olarak utanç duyuyorum" demiştir.En iyi alternatif TürkiyeTürk halkının yüzde 90 çoğunluğu Londra, Madrid ve Mısır'daki saldırıları haksız buluyor. Haklı bulanların oranı sadece yüzde 3'tür.Türk halkını öbür Müslüman toplumlardan ayıran özellik "El Kaide İstanbul'a neden saldırdı?" sorusuna verilen cevaplarda belirgin olarak ortaya çıkıyor:Halkın yüzde 40'ı "Türkiye El Kaide'ye karşı en iyi alternatif olduğu için" cevabını vermiş, "Türkiye Batı müttefiki olduğu için" şıkkı dahi yüzde 36'da kalmıştır.Laik geleneği, İslâmla Batı ve öbür dinler arasındaki köprü niteliği ile Türkiye, Bin Ladin ve El Kaide'nin nefretlerini simgeliyor.Türk halkı o uğursuz nefretin, sahip olduğu zenginliğe yöneldiğini iyi biliyor.Laik ve demokratik rejim, sanıldığından daha büyük saldırılara dayanacak kadar kök ve güç kazanmıştır bu ülkede.
PKK terörünün hortlaması yıllanmış bir tartışmayı sanki sonuçlandırıyor.AB reformları Kürt kökenli yurttaşlara hayallerini aşan haklar getirmiştir. Ama bu haklar terör baskısıyla değil, PKK yenildiği, terör bittiği için verilebilmiştir.Hayatı normalleştiren adımlar, kamu hizmetlerinin kalite kazanmaya başlaması, ekonomik teşviklerin yavaş yavaş meyvelerini vermesi, yaşanan 4-5 yıllık barış ve huzur sayesinde gerçekleşmiştir.O nedenle şimdi kimse kalkıp terör örgütünü şiddet kullanmaya sevk eden nedenleri aramaya ve seslendirmeye kalkmamalıdır.Artık öğrendik, terörün sebebi olmaz, sadece bahanesi olur. Kan dökücüler bahane üretirken inandırıcı olmak zorunda değiller.PKK terörü, Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlama kararının verildiği 17 Aralık 2004 tarihli AB liderleri zirvesinden sonra uyanıp tırmanmaya başladı.Çünkü AB hedefinin gerçekleşmesi halinde bölücü PKK'nın temelli kepenk kapaması gerekecektir.Birinci öncelikBölücü katiller Kuzey Irak'ta barınıyor, sının geçip yılan gibi sokuyor ve tekrar kaçıyor. Milletin öfkesi, nefreti kabarıyor.Hükümet bu kaynama karşısında sessiz kalamaz. AB ilişkilerimiz zora girerken Amerika ile de askeri sürtüşme riski taşıyan, saygı ve güvenden yoksun bir zeminde ilerliyoruz.Acaba Kuzey Irak'ta Kürt devletinin temellerini rahatça atabilmek için Türkiye'nin başına terör belâsı sarmak mı gerekiyor?Dikkatli olmak, öncelikleri karıştırmadan akıllı adımlar atmak zorundayız.Birinci öncelik acaba Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök'ün kısıtlandığından şikâyet ettiği yetkilerin iade edilmesi midir, yoksa Adalet Bakanı Çiçek'in işaret ettiği hedefe doğru harekete geçmek midir?Cemil Çiçek, sıkıntının yasal eksikliklerden çok "teröre karşı uluslararası camianın aymazlığından" geldiğini düşünüyor.Elbette yasal zeminde arayış hiç durmayacaktır ama sonuç almak için önceliğimiz Amerika'yı "yasal ve ahlâkî sorumluluğunun gereklerine ikna" etmek olmalıdır.Ankara tatilde..Medya ve düşünce kuruluşlarından yansıyanlara bakarak söyleyebiliriz ki Amerika'nın vicdanı rahat değil.Washington'da önceki gün düzenlenen bir toplantıda, Irak'taki askeri planlamanın eski sorumlusu emekli amiral John Sigler ABD için PKK'ya karşı harekete geçmenin "kritik bir ulusal çıkar meselesi" olduğu kadar ahlâkî bir borç da olduğunu belirterek şu öneriyi getirdi:"ABD, Yemen'de El Kaide peşindeki özel kuvvetleri PKK'nın çaresine bakmaya göndermeli.."Savunma Bakanlığı eski uzmanlarından Michael Rubin'in sözleri de amiral Sigler'i destekliyordu:"Amerika'nın PKK'ya karşı harekete geçmemesi, küresel terörizmle mücadeleye de zarar verebilir. ABD bu konuyu yıllar değil aylar içinde çözmeli."Amerikan halkını ve uluslararası kamuoyunu etkileyerek Bush yönetimini adım atmaya zorlayacak yaratıcılıkları asıl Ankara' dakilerin üretmesi lâzım.Ne yazık ki şu sıralar "tatil nedeniyle kapalı"yız."Tatil bekler ama katil beklemiyor" desek acaba bir işe yarar mı?
Genelkurmay Başkanı'nın açıklaması bölücü terör tecrübesini ikinci kez yaşayacağımızın alarmı gibi.Son günlerde PKK eylemleri tırmanıyor. Bayrağa sarılı cenazeler, verdikleri acının yanı sıra ihanete karşı derin bir öfke ve nefret de yaratıyor.Örgüt, milleti etnik nefret ve çatışma tuzağına düşürmek amacıyla ikinci denemesini yapıyor..Orgeneral Özkök "Bombalama eylemleri, kimin öleceğinin önceden kestirilemediği, sadece insanlığa karşı işlenen bir suçun vasıtası sayılması gereken en aşağılık eylem tarzıdır" dedi.Doğru ama PKK'nın da şövalyelik iddiası yok zaten. Yenildikleri bir orduya ve topluma karşı yeniden varolma şansı anyorlar. Kazanma şansları sıfırdır.Çünkü AB'ye uyum reformları ile Kürt kökenli yurttaşlara sağlanan kültürel haklar, bahanelerini de ellerinden almıştır.Yetki mi isteniyor?Orgeneral Özkök iki mesaj verdi: 1. Terörle mücadelenin halk, yöneticiler ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çabalarıyla etkinlik kazanacağını söyledi. Bu doğrudur. PKK alçaklığına karşı yükselen tepki artık Kürt kökenli yurttaşların katılımından da besleniyor.2. Komutan, "Silâhlı Kuvvetler, halkı eski acılı günlere geri götürmeyi amaçlayan bölücü terörörgütüne karşı mücadelesini, kısıtlanmış yetkilerine rağmen özveriyle sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir" dedi.Aman olağanüstü hal dönemlerini ve yasakları özlemeyelim. Çünkü PKK'yı bölgede halktan soyutlayan şartları Türkiye, terörü yendikten sonra genişlettiği özgürlükler sayesinde sağladı.PKK'ya sahip olmadığı gücü vehmetmeyelim. Öncelikli iki ihtiyacımız var:Profesyonel güç..Bunlardan birincisi Amerika'yı ikna etmektir. ABD'nin kontrol ettiği topraklarda palazlanan teröristler sınırı geçip cinayet işledikten sonra tekrar geri dönüyorlar.Değerlerine ihanetin göstergesi olan bu bencillik ve iki yüzlülük Amerika'ya Türkiye'nin dostluğunu kaybettiriyor.Washington bu gerçeği görse bile sorunumuz bitmeyecektir. Belli ki kötü huylu komşuları Türkiye'ye karşı terör kozunu kullanmayı daha yıllarca sürdüreceklerdir.O zaman uzmanlığı terörle savaş olan profesyonel bir askeri güce acele sahip olmaktan başka çare yoktur.Şimdiye kadar bu işi Mehmetçik yaptı. Ama mükemmelliğe ulaştığında tezkere alıp gitmesi tecrübe israfı oldu.Yeni gelenler de alışma sürecinde artan zayiat riskinden zarar gördüler.Terörle savaşta Amerika'dan bile samimi destek alınamayan bir dünyada profesyonel bir yapıya yatırım yapmak mecburiyettir!
Belli oldu, önümüzdeki bir ayı sinir bozuklukları ve yürek çarpıntıları içinde geçireceğiz.Avrupa kriterleri diye yücelttiğimiz değerlerin yerlerde sürüklendiğini görebiliriz. Ama siyasetçi egoizminden kaynaklanan durumlar o değerlerden bizi soğutmasın.Ortada bir kötü niyet varsa kaynağını aramalıyız. Pire için yorgan yakmak, unutmayalım ki karşıtlarımızın bizi getirmeye çalıştıkları patlama noktasıdır.Financial Times Gazetesi'nin yazdığı gibi Kıbrıs'la ilgili asıl sorumluluk AB'ye aittir.Birliğin geleneği, sınır ihtilâfı olan ülkeyi üye almamaktır. Ama BM'nin çözüm çabalarının sonucunu beklemeden, üstelik Annan Planı'nı reddetmesine rağmen Güney Kıbrıs'ı AB'ye aldılar.Haksızlığı dengelemek için Türkiye'ye sözde bir taviz verdiler:"Sizinle 3 Ekim'de üyelik müzakerelerine başlayacağız. Gümrük Birliği ek protokolünü imzalamanız Rum Yönetimi'ni tanıdığınız anlamına gelmeyecektir. Bunu kabul ediyoruz" dediler. Sonra?.Kıvırmak var mıydı?Sonra "Olmaz.. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımazsanız (yani KKTC'yi harcamazsanız) müzakereler başlamaz" noktasına geldiler.Fransa Başbakanı Villepin'in yaptığı bu çıkışı Cumhurbaşkanı Chirac da destekleyince büyük bir güven bunalımı ve belirsizlik ortaya çıktı.Başbakan Erdoğan'ın dün gösterdiği tepki yerindeydi. Erdoğan yeni şart kabul etmeyeceğimizi söylemekle kalmadı, Chirac'ı ahde vefa ihlâli yapmakla da suçladı.Müzakereleri başlatma karannın verildiği 17 Aralık zirvesi ardından kendisini arayan Chirac'in, Türkiye'den istenenin bir "siyasi tanıma olmadığını", kendisinin de bu konuda Lüksemburg ve Almanya Başbakanları ile AB Komisyonu Başkanı gibi düşündüğünü söylediğini açıklamak zorunda kaldı.AB eğer hak-hukuk zemininde eşitliğe ve anda, antlaşmaya saygı değerlerine dayanmıyorsa yapılacak bir şey yoktur. Ama biz, inanmak ve savaşmak tarafındayız.Askerden önce halkÜyelik müzakerelerinin 3 Ekim'de başlaması kararının son onayı, eylül başında toplanacak olan dışişleri bakanları düzeyindeki AB Konseyi tarafından verilecek.Bizim pozisyonumuz daha fazla esnemeye elverişli değildir. Denktaş'ın çözüm yanlısı halefi Mehmet Ali Talat bile "Kıbrıs Rum yönetimi tanınırsa Kıbrıs davası tamamen biter" diyor.Fransa'nın tutumunu ağır şekilde eleştiren Financial Times dün Türkiye'ye hakkını teslim ederken bir hata yapmış: "Kıbrıs'ta taviz verirse Erdoğan hükümeti ordu ile karşı karşıya gelecek ve düşecektir.."Niye ordu?. Avrupa Türk halkını hor görme huyundan vazgeçmeli artik. Ordu bu ülkenin çobanı değil. Halk haklarını biliyor ve çıkarının nerede olduğunu görüyor.Böyle bir aşamada daha fazla taviz vermeyi hiçbir TC Hükümeti kabul edemez.Askerden önce halka anlatamayacağını bildiği için... Askerle değil halkla karşı karşıya geleceği için...Biz üstümüze düşeni yaptık, top karşı taraftadır.Türkiye'ye hayır demek artık AB'nin sorunudur, AB'nin sorumluluğudur!
Müslüman bir düşünür şunu savunurken yerden göğe kadar haklıydı:"İnsan hakları ve uluslararası hukuk, Batı'nın uygarlığa yaptığı katkılardır. Bu kazanmalardan yararlanmak Müslümanların da hakkı ve hatta görevidir."Bu inancı taşıyanların İran'ın geleceği ile ilgili öngörüleri, gelişmenin hep ileriye doğru olacağından hareketle yıllar yılı hep şu umudun çerçevesine oturdu:Denenen modelin başarı sağlamadığı görülünce İran'da insan haklarını ve uluslararası hukuku içeren yeni bir İslâmi kimlik ortaya çıkacaktır.Reformist hareketi temsil eden Hatemi'nin 2002'deki ikinci seçilişinde oyların yüzde 80'ini alması, olumlu beklentiyi destekleyen bir işaretti. Fakat son seçim korkunç bir geri gidiş oldu.Komşu ve biz..Belediye başkanlığı sırasında kadın ve erkeklerin asansörlerini ayıran aşın muhafazakâr Ahmedinecad'ın dün görevi resmen devralması ile mollaların rejimdeki ağırlığı Hatemi öncesi dönemi dahi aratacaktır.Dinin asla bir siyasal proje olamayacağı gerçeğini kavrayabilmek için İran kim bilir daha kaç yıl bedel ödeyecek?Dün eski Cumhurbaşkanı Hatemi ve yeni Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, ayaklarını altlarına toplamış yerdeki şiltelere oturmuş, dini lider Ayetullah Hamaney aralarındaki bir koltuğa yerleşmişti. Üçü de ayakkabı giymiyordu ve Cumhurbaşkanlığı devir teslim töreni yapılıyordu.Bu töreni izlerken içimden "Atatürk rahmet istedi" dedim.Atatürk, Müslüman bir toplumu çağdaşlığa taşımanın yolunu seksen beş yıl önce görmüş bir dahidir.Ondaki ışığı, daha Cumhuriyet kurulmadan dönemin İngiltere Başbakanı Llyod George keşfetmiş ve şöyle yakınmıştı:"İnsanlık tarihi ancak birkaç yüz yılda bir dâhi yetiştiriyor. Şu talihsizliğe bakın ki o dâhi de bugün Türkiye'de doğmuştur."Değerini bilelim..İran Humeyni devriminden sonra rejimini ihraç etmeye çalıştı. Mollalar rejimi artık kendi devamlılığının derdine düşmüştür.Ama şu çelişkiye bakın ki Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in nimetlerinden yararlanarak yüksek mevkilere gelmiş olanlar arasında İran'a özenenler yer bulabilmektedir. Cumhuriyet değerlerinin yerini artık İslâmi değerlere bırakması zamanının geldiğini savunabilen biri, bürokrasinin en üst koltuğuna oturabilmektedir.21. Yüzyılda hâlâ laikliği tartışmaya, eğip bükmeye uğraşıyorlar. Laiklik dine değil cehalete ve dini sömürerek egemenlik kurmak isteyen sahtecilere karşı sigortadır.Artık bu gerçeği görebilmek için İran gibi tecrübelerden etkilenmek zorunda olmayalım.Sahip olduğumuz ayrıcalığın değerini bilelim..