Başbakan, din üstünden mesaj verme alışkanlığını bir türlü terk etmiyor.Bu siyaset yönteminin sebep olduğu eleştirilere canı çok sıkılıyor ama yine de vazgeçemiyor.Geçen cuma günü kuş gribi konusunda medyaya açıklama yaparken halkın doğru bilgilendirilmesinin ve aydınlatılmasının temel sorun olduğunu belirtmiş, halka ulaşmak için üç kanaldan yararlanacaklarını söylemişti.Birincisi medya yayınlan, ikincisi okuldaki eğitim, üçüncüsü de camilerde cuma hutbeleri...Başbakan'ın cuma hutbeleriyle ilgili sözleri, yorum sütunlarında eleştiri ve nükte konusu oldu. Tayyip Erdoğan da Basın Merkezi'ne düşük yoğunlukta ateş püsküren bir açıklama yayınlattı.Neymiş; Başbakan o demecinde "medya desteğine duyulan şiddetli ihtiyaçtan hiç söz etmemiş gibi, okullarda yürütülecek bilinçlendirme faaliyetinin önemini hiç vurgulamamış gibi" konu sadece cuma hutbeleri meselesine indirgenmiş...Bu tutum "maksatlı bir çarpıtma örneği" imiş ve meslek ahlâkı açısından da düşündürücü imiş!Bu çağda bu araçBasın Merkezi'ndeki uzmanlar sadece Başbakan'ın emirlerini yerine getirmekle kalmamalı, haberciliğin püf noktalan konusunda Başbakan'a danışmanlık da yapmalı.Meselâ ulusal güvenliği tehdit eden bir hastalık için topluma medya ve okullar yanında "cuma hutbeleri" ile de ulaşacağını söyleyen bir siyasi lider eleştirilmeyi, iğnelenmeyi göze almalıdır.Bu çağda kabilesine tamtamla mesaj gönderen bir Afrikalı reis veya dumanla haberleşen bir Kızılderili şefi ne kadar ciddiye alınabilirse salgın tehdidi gibi acil bir durum için cumadan cumaya kullanılan bir imkânı üçüncü sıraya koyan bir başbakan da eleştirilmeye hazır olmak zorundadır.Cuma hutbeleri topluma yönelik bazı mesajların algılanmasına derinlik kazandırmak için yararlı olabilir, devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla bu imkândan yararlanabilir.Ama Başbakan bu olayda bir "teferruat alet" i medya ve okuldan sonra üçüncü sıraya koyarak siyasi yatırım amaçlı bir tercih yapmıştır.Oy deposuna selâmTercihinde, tutumunda, oy deposu niteliğindeki cami cemaatlerini etkileme gücü yüksek olan imamlara üstü örtülü olarak şu mesaj yansımaktadır:"Size önem veriyorum ve iktidar gücümü sizinle paylaşıyorum."Pek çok fırsata siyasi yatırım amaçlı dini mesajlar için kullanan Başbakan Erdoğan, düne kadar türban ve imam hatipler konularında yaptıklarını şimdi kuş gribi gibi bir felâket tehdidi altında bile tekrarlamaktan kaçınmıyorsa yanlışı medyada değil kendisinde aramalıdır.Dün akıl danışmaları için AİHM'ye ulemaları adres gösteriyordu. Bugün hutbe diyor.Tarihe karışmış bir dönemin kurumlarını güncelleştirmeye çalışmak marifetse, uyanık olup eleştiri koymak daha gerekli bir marifettir!
Derinlik ve içeriğe meraklı değiliz, daha ziyade şekilci ve yüzeysel bir değerlendirme anlayışımız var.Vatandaş olarak bu bizi siyasi meselelerde hakem gibi durmaya değil taraftar gibi, üstelik çoğumuzu koyu taraftar gibi davranmaya itiyor.Mesela veto yiyerek Çankaya'dan geri dönen yasaları Cumhurbaşkanı'nın kaprisine kurban giden ziyan olmuş emekler olarak görenlerimiz hiç az değildir.Oysa veto gerekçelerini okusalar, Cumhurbaşkanı neyi korumak için o yasayı geri çevirmiş anlamaya çalışsalar bambaşka bir Türkiye olacaktır. Doğru bilgilenmenin yönlendireceği toplumsal tepkiler, hatalı davranan tarafı terbiye edecek, hizaya getirecektir.YÖK'le bozmuşlarOn beş yeni üniversite kurulmasına ilişkin yasanın bir maddesini Cumhurbaşkanı Sezer "düzeltilsin diye" geri gönderdi.Bu madde, Anayasa'ya göre YÖK'ün önermesi gereken rektör adaylarının 15 yeni üniversite için Milli Eğitim Bakanı ve Başbakan tarafından önerilmelerini öngörüyor.Yasayı geri gönderme yazısında, rektör önerme yetkisinin YÖK'e ait olduğunu hatırlatan Cumhurbaşkanı şöyle diyor:"Üniversitelerin yansızlığını sağlamanın yolu, yükseköğretim dışı kurumların, özellikle siyasi erkin, bilimsel çalışmaları etkileyecek tüm aşamalardan uzak durmasından geçmektedir."Oysa AKP iktidarı "Parayı ben veriyorum, her şeye karışırım" kafasında. Diz çök-türemediği YÖK'ü Truva atı sokarak içerden fethetmek peşinde. İrticanın ele geçirdiği üniversiteleri çağdaş değerlere yeniden kazandıran rektörlere reva görülen zulüm, veto edilen madde ile güdülen amacı zaten yeterince ele vermektedir.Şimdi ne olacak?AKP "hata yapmışız, vazgeçelim" mi diyecektir?CHP'ye göre böyle davranmayacaklardır. İktidar çoğunluğu veto edilen maddeyi ikinci kez aynen meclisten geçirecek, Cumhurbaşkanı da bu durumda onay vermek zorunda kalacaktır.O zaman geriye tek yol kalıyor: Cumhurbaşkanı'nın Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açması...Anayasa Mahkemesi'nden geri döneceği kesin olan bir yasada ısrar, aynı zamanda Anayasa'yı ihlâl suçunu bile bile işlemek değil midir?Sezer sadece iktidar icraatının yasalara ve çağa uygunluğunu korumakla kalmıyor, AKP'lileri Anayasa suçu işlemekten de koruyor!Sezer'in yerini bir AKP'li Cumhurbaşkanı aldığında ne olacak?Bu depreme şimdiden hazırlanmak lâzım. Sivil toplum kuruluşları veto edilen yasalar konusunda daha aktif hareket ederek toplumu bilinçlendirmelidir.İktidar çoğunluğu, kimi seçerlerse onun başımızın üstünde yer bulacağı yanılgısına düşmemelidir!
Bayram mesajları beni hep düşündürür: Bu liderler Türkiye'de yaşamıyor mu?Çünkü hemen daima inanmadıkları erdemleri var sayarlar, insanlan sahip olmadıkları mutlulukların içinde yüzdüklerine inandırmaya çalışırlar.Cumhurbaşkanı Kurban Bayramı mesajında şöyle dedi:"Gücümüze inanarak, kendimize güvenerek, sorunlar karşısında yılmayarak, aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz."Başbakan da moral veriyordu:"Türkiye yeni yıla ve Kurban Bayramı'na, güven ve istikrarı sağlamış bir halde huzur ve mutluluk içinde girmektedir."Gerçek bu mu? Değil..Gür bir ses lâzımTürkiye bayrama kuş gribi ile girdi. Huzursuzuz. Hastalığın bizde, Uzakdoğu ülkelerinden daha yıkıcı bir seyir izlemesi, devletimizin iyi örgütlenmemiş olduğunu, halkın da tehdit karşısında bütüncül tepki verecek eğitime ve yeteneğe sahip bulunmadığını yüzümüze tokat gibi vuruyor.Böyle bir tablo da insanı mutlu değil mutsuz ve umutsuz kılar.Sağlık Bakanı, uzatılan her mikrofona bıkmadan tekrarlıyor:Virüs kaparak ölen çocuklar da, izlenmekte olan öteki hastalar da, istisnasız hepsi kanatlı hayvanlarla bire bir temas etme hatasının kurbanı oldu. Kesinlikle kümes hayvanlarına dokunmayın. Onları asla eve almayın. Özellikle de çocukları tavuklardan ve öteki kanatlı hayvanlardan mutlaka uzak tutun.Ama iki bakanın, birkaç valinin ne kadar çırpınsalar da sesleri yetmiyor.Herkesin pür dikkat dinleyecekleri daha gür bir ses lâzım. O ses de Başbakanadır, Cumhurbaşkanı 'dır.Keşke bayram mesajı olarak herhangi bir özel günde kullanılabilecek metinler yayımlayacakları yerde bugüne özel, tavuk gribini temel alan mesajlar hazırlatsalardı.Nedenine gelince...Çünkü "Karılarımı alın, tavuklarımı bırakın" diye kendini itlaf ekiplerinin önüne atan adamlar yaşıyor bu ülkede. Doğu Bayazıt'ta kaymakam, çocuklara para vererek ailelerinin gizledikleri tavukların yerlerini tespit ettiriyor.Güvenlik zaaf kaldırmaz. Tavuk gribi virüsü başkent Ankara'ya ve ülkenin en büyük kenti İstanbul'a kadar geldi.Milli Güvenlik Kurulu'nun olağanüstü toplantıya çağırılması için tehdidin daha nereye tırmanması gerekiyor?Sağlık Bakanı dün, köy tavuğu ile köy yumurtasının artık tarihe karışması zamanının geldiğini söylüyordu. Doğru ama "Karımı alın, tavuğumu almayın" diye direnen adama boyun eğdirecek otoriteyi kim, nasıl üretecek?Cumhurbaşkanı, MGK'ya olağanüstü toplanma çağrısı yaparak bu krizi aşma şansımızı iktidarın varlığından çok emin olamadığımız basiretine terk etmemelidir!Kurban Bayramı'nın hepinize mutluluk ve esenlikler getirmesini dilerim.
Ölenlerin hepsi, hasta hayvanlarla bire bir teması olan çocuklardı.Tavuk gribi ile üç yıl önce tanışan Uzakdoğu ülkelerinde de böyle olmuştu.Kanatlı kâbusun yurda ikinci kez Doğu Anadolu'dan girişinin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti ama hâlâ hasta ve ölü hayvanlarla temas etmemeyi halkımıza, çocuklarımıza öğretemedik.Evet, bir hayvan hastalığı insanları öldürüyorsa bunun bir numaralı nedeni eğitimsizliktir. Ama yönetim boşluğu da en az o kadar önemli sebep.İktidar ve idaresindeki devlet çarkı bugün baskına ve bozguna uğramış bir ordunun dağınıklığını yansıtıyor.Virüsün hayvan ölümlerine yol açtığı ve insanların virüs kaptığı yerlere de her saat başı yeni iller ekleniyor.İhmal ve cehaletYurdumuz göçmen kuşların en yoğun geçiş yolu üzerinde. Kuş gribi artık kaderimizdir. Kahırlanıp dövünerek değil hayatımızı bu gerçeğin ışığında örgütleyip düzenleyerekgüven içinde yaşayabiliriz.Hastalığa karşı örgütlenmekte kaybedeceğimiz her saat, ölçülemeyecek maddi ve manevi kayıpları beraberinde getirecektir.Çin üç yılda üç kurban verdi. Biz bir haftada bu rakama ulaştık. Ayıptır.Ölümcül H5N1 virüsü, tavuk ölümlerinin görüldüğü birçok ilimizde tespit edilmiştir. Bunu önleyemeyiz, sonuçta mikrobu Rusya'dan gelen kuşlar getiriyor. Ama hastalıktan ölmüş hayvanlarla temas ettiği için hayati tehlikeye giren çocuklara ne diyeceğiz?Şu anda virüs taşıdığı tespit edilen Van'da 4, Ankara'da 3 hasta var. Ankara'daki hastalardan 2 ve 5 yaşındaki iki çocuğun virüsü kapma nedeni inanılmaz bir ihmal, nefrete lâyık bir cehalettir:Bir gün önce ölü hayvanları toplayanlar kullandıkları eldivenleri çıkarıp atmış, çocuklar da onları bulup oynamış!Başbakan başa!Hayvan hastalığına insanlarını kurban veren bir yönetime özür dileyip çekilmek yakışır.Tehlike hızla yayılıyor olmasına rağmen bütün yük iki bakanın omuzlarına bırakılmıştır. Oysa tehdit, Başbakan'ın bizzat başında bulunacağı bir kriz yönetimi oluşturmayı gerektirecek vahamette.Medya ve TV ağının büyük gücü kullanılamadığı için özellikle çocukların ölü tavuklarla teması hâlâ önlenememiştir.Başbakan, bizzat yapması gereken görevi, camilerde hutbe okuyacak imamlara devretmiştir.Derhal bir kriz yönetimi oluşturmalı ve devlet ayağa kaldırılmalıdır. Askerin disiplinli ve hızlı müdahale gücü şimdiye kadar niçin devreye sokulmadı?Bayram rehavetinin bedelini tavuk gribine vereceğimiz kurbanlarla ödemeyelim. Şu anda bize politikacılar değil devlet adamları lâzım. İktidar kendine gelsin!
Kanatlı kâbusun yaşandığı bölgeden TV'lere ve gazetelere yansıyan görüntüler şunu düşündürüyor:Eğer kuş gribi virüsü bir gün insandan insana geçecek biçimde değişime uğrayacaksa bu felâket Uzakdoğu'dan önce bizim doğuda gerçekleşecektir.Bölgeden gelen fotoğraflar acı, ümitsizlik ve kahredici çelişkiler yansıtıyor:Ölümün kanatları ile örttüğü köyler ve kasabalar... Hastalığın kırdığı tavuk ölüleri... Ve neşenin kanatlarını takmış çığlık çığlığa çocuklar... Belli ki kimse onları uyarmıyor.Tavukları, kazları, ördekleri onlar yakalıyor, uzay giysilerine benzer korumalı formalar içindeki görevliler de naylon torba uzatıyor.Rezalete bakar mısınız, bu görevliler kendilerini koruyorlar, çocukları değil...Ölü tavuk türküsüGünlerden beri iyi örgütlenmemiş bir devletle cehaletin karanlığında koynuna girdiği ölümü görmeyen, tehlikeyi algılayamayan bir toplumun trajedisini izliyoruz.Bakanlar, resmi görevliler ikide bir aynı sözleri tekrarlıyorlar:Paniğe gerek yok.Kuş gribi tecrübesini iki ay kadar önce Balıkesir'de yaşadık. O dönemde hastalığın yarattığı tehdit ve korunma çareleri günlerce TV'lerde ve gazetelerde yazıldı, çizildi, anlatıldı.Ama Doğu'da yaşadığımız ikinci tecrübe, ilk dersin hiç bir bilinç kazandırmadığını ortaya koymuştur. Çocukları hastalanan bir adam telefonla bağlandığı bir TV' de, ölmüş tavuğu kesip yediklerini söyleyebilmiştir.Buna hayret etmemek lâzım çünkü "Ölü tavuk pişirdiler / Soframıza getirdiler" diyen bir türkümüz var bizim. Dünyada bir benzeri asla yoktur.O nedenle bakanlarımız söylemlerini değiştirmelidirler.Paniğe gerek vardır!Neden derseniz...Çünkü hastalığın tehdidi altındaki kitle tehlikeyi algılamaya yetecek bilince sahip değildir. Bu insanlar kısa zamanda eğitilemezler. Sahip olmaları gereken davranış biçimlerini kabule ancak korkutularak razı edilebilirler.Artık belli, bize özgü yöntemlerle bu tehdide karşı kendimizi savunamayız. Mikrop geldi bir kere.. Kuşların her göç mevsiminde bu tehlike yeniden canlanacak.Köylerdeki yaşam biçimini değiştirmedikçe ne kendi halkımızı güvenliğe kavuşturacağız, ne insanlığa karşı görevimizi yapabileceğiz.Köy yaşamının aynlmaz parçası olan kümesler, sabah salınıp akşam toplanan tavuklar, kazlar, ördekler dönemi kapanacak.Anadolu'da ne kadar zor bir devrimdir bu? Köylüye "tavuk ve yumurta yemeyeceksin artık" demek gibi bir şey.Yasak da etseniz başaramazsınız. Tek yol vardır, korkutmak."Paniğe gerek yok" demek, paniği haklı kılacak boyutlara ulaşmış felâkete davetiye çıkarmaktır!
Ankara'da ibret verici olaylar yaşanıyor. Yalanlar, en utanç verici biçimde ortaya çıkıyor.Bilindiği gibi Tüpraş'a ait yüzde 14,76 hissenin geceyarısı operasyonları ve "ham-hum-şaralop" yöntemi ile Ofer grubuna satıldığı haberleri yakın zamana kadar medyanın manşetlerinden inmedi.Gizli kapaklı bu işten Sami Of er'in en az 400 milyon dolarlık bir altın vuruş yaptığı bu nedenle İsrailli işadamının iktidara ve özellikle de Maliye Bakanı'na minnettar olduğu söylendi, yazıldı, çizildi.Petrol İş Sendikası, bu işteki hukuka aykırılığı ve görevini kötüye kullananları ortaya çıkarabilmek amacıyla Özelleştirme İdaresi Başkan ve Yardımcısı ile Sermaye Piyasaları Daire Başkanı haklarında idari ve adli soruşturma yapılması isteğiyle şikâyet başvurusunda bulundu.Kemiren sorularTürkiye'de kamu görevlileri, soruşturma iznine bağlı olarak yargılanabiliyor.Sendikanın şikâyet ettiği kamu görevlilerinin amiri durumundaki Maliye Bakanı Unakıtan, hiçbir ikna edici sebep öne sürmeksizin izin talebini reddetti.Nasıl iştir bu?Hani AKP aslında milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını istiyordu ama bürokratların dokunulmazlığı sürdükçe bunun adil ve sonuç getirici olmayacağını düşündüğü için direniyordu?Oysa şimdi Maliye Bakanı soruşturma izni vermeyerek bürokratları kendi eliyle dokunulmaz hale getiriyordu.Bürokratları suçsuzsa aklanma hakkını onlardan niçin esirgiyordu?Suçları varsa yargıdan niçin kaçırıyordu?Yoksa onları kaçırarak kendini mi korumaya çalışıyordu?Kim kandırıyor?Başbakan şunu dedi:"Eğer dokunulmazlıkların kaldırılması isteniyorsa, bu ülkede ne kadar dokunulmaz varsa hepsinin dokunulmazlığı kaldırılsın. Hep birlikte olursa eyvallah."Başbakan'ı herhalde kandırıyorlar. Bürokratların dokunulmazlığı yok bu ülkede. Sadece soruşturulmaları amirlerinin iznine bağlı.O izni de siyasetçiler, kendi dokunulmazlıklarını pekiştirmek için kullanıyorlar. Aynı Unakıtan'ın yaptığı gibi.Bereket yasalarımız bir çıkış yolu göstermiştir. İlgili amirin soruşturma izni vermediği hallerde Danıştay engeli kaldırabiliyor.Nitekim Danıştay Petrol İş'in itirazını kabul ederek isnat edilen suçlamaların, hazırlık soruşturması yapılmasını gerektirecek boyutlarda bulunduğu kanaatine varmış ve dosyayı Ankara Başsavcılığı'na göndermiştir.Ama yetmez.Çünkü emir kulu bürokratlar yargılansa bile emri veren siyasetçiler zırhlarından soyunmadığı sürece yolsuzluk çarkı durmayacaktır.
Doğu Anadolu'dan yansıyan görüntüleri TV'lerde izlerken eminim içinize acı oturmuştur.İki çocuğu da ağır hasta olan baba, Doğubayazıt'tan CNNTürk'e cehalet, gerilik ve ihmalin utanç verici itiraflarını seslendiriyordu:"Ölen tavukları yedik. Eskiden de yiyorduk. Bilsek yemezdik. Bizim burada hiçbir uyarı yapılmadı, duymadık."Doğrudur, iki gün öncesine kadar devletin en yüksek sorumluları halkı zatürre diye uyutmadı mı?Tavuk gribinin insan ölümlerine sebep olduğu coğrafya Uzakdoğu ile sınırlıydı düne kadar. Vietnam, Tayland, Endonezya gibi ülkelerde 74 insan öldü iki yılda. Kanatlı kâbus bu bölgenin dışında ilk kez ve sadece Türkiye'ye gölgesini düşürdü.Artık utanç duygusu ile gerçekleri örtmenin değil, cesaretle üstüne girmenin zamanıdır. Hastaneler bu tür vakalara en kötü ihtimali gözeten tedbirlilikle el koyacaklar. Hastalık görülen yörelerde halk anında bilgilendirilecek. Başka yolu yok.Evet bu hastalık turizmimiz için büyük talihsizlik. Ama mücadelenin gerektirdiği disiplini bozan gizlemeler ve geciktirmeler daha büyük zararlara yol acar.İktidarın, bilim adamlarını seferber ederek kırsal yaşamda köklü bir değişimin kararını vermesi, bunu teşvik etmesi, gerekiyorsa zorlaması gerekecektir belki.Köyde her ailenin, kasabalarda çoğunun ya evine bitişik veya bahçesi içinde kümesi vardır. Bu hayvanlar gündüz insanlar arasında dolaşır, birbirine karışır.Böyle bir ortamda hastalığı yok etmek şöyle dursun, kontrol etmek bile olanaksızdır. Tavuklara özgürlük bitti!Türk halkının yarısına tavuğunu, yumurtasını marketten almak zor gelecektir ama başka bir çıkış yolu da görünmüyor.Direnmenin bedeli sınırına dayanmıştır. Ölümden öte bedel mi var?Nasıl iştir bu?AKP iktidarının ilk icraatlarından biri Ruslarla doğalgaz fiyat pazarlığı yapmak oldu.Gittiler ve formülü değiştirdiler. Tarifeyi petrol fiyatına endekslediler. Sonra "başardık" diye sevinçle döndüler.Üç kâğıtçı masasında paralarını kaptıran saf köylü gibi kalakalmış durumdayız. Kafamızda bin bir türlü şüphe..Çünkü geçen yılın başında 168 dolar ödediğimiz Rus doğalgazına yılın sonunda 249 dolar ödemek zorunda kalmışız. Ülkenin yıllık doğalgaz faturası 5 milyar 350 milyon dolara fırlamış.Ankara büromuz dün bir haber geçti. Enerji Piyasası Kurulu, bu tarife değişikliği pazarlığına meğer yeşil ışığı şartlı yakmış, "Hazine'yi zarara uğratmamak kaydıyla anlaşmanın yenilenmesine izin veriyorum" demiş. Yetki yanlış kullanılmış, sonuçta ağır bir zarar doğmuştur.Sorumlular şunu diyebilirler: "Kazığı vatandaşa ödeteceğimiz için Hazine'nin zararı olmayacak.."Türk halkı gazı zengin AB ülkeleri halkından bile daha pahalıya kullanıyorsa bunun nedenini bilmek hakkıdır. Cahillik mi, acemilik mi, basiretsizlik mi, yoksa daha başka bir şey mi?Dokunulmazlıklar var, yargı soramaz.Muhalefet soramaz, çünkü iktidar çoğunluk oylan ile bunu geri püskürtür.Bu nasıl demokratik hukuk devleti Tanrı aşkına?!
Küçükken bize hesapsız bir zenginin, banknotları yakıp üstünde kahve pişire pişire sadakaya muhtaç hale düştüğü öyküsü anlatılırdı.Şu an biz de hemen hemen aynı şeyi yapıyoruz. Yıllık doğalgaz faturamız 6 milyar doların üzerine çıkıyor.Bu da ısınmak, pişirmek ve enerji üretmek için dolar yakmak değil mi?Düne kadar doğalgazı, bağımlı olduğumuz Rusya'dan kaça aldığımızı bile bilmiyorduk. Çünkü bu ticareti dış politikasının aleti olarak kullanan Moskova yönetimi satiş sözleşmelerine eklediği gizlilik anlaşmaları sayesinde her nabza göre şerbet veriyordu.Ukrayna'da patlayan kriz yüzünden tilkilerin kuyrukları birbirine karıştı.Rus devlet şirketi Gazprom, kayırdığı devletlerin şüphelerini gidermek amacıyla Türkiye'ye uyguladığı fiyatı açıklamak zorunda kaldı.Yanlış üstüne yanlışRus şirketi dün gazın bin metreküpüne Türkiye'nin 260 dolar ödemeye başladığını ilân etti. Ve biz de millet olarak bu sayede yediğimiz kazığın büyüklüğünü öğrenmiş olduk.Doğalgaz uygarlığın bir nimetidir. Duman ve kurumdan nefes alamadığımız günleri unutmadık ama elde ettiğimiz konfora AB ülkelerinden bile fazla para ödemeye itiraz etme hakkımız vardır.Şimdi daha net görünüyor: İlk yanlışı Türkmenbaşı'nı dinlememekle yapmışız.Türkmenistan Devlet Başkanı 1999 Ekim'inde zamanın hükümetini Türk halkına ihbar ediyordu:"Türk politikacılarının bir bölümü halkının çıkarlarını düşünmüyor. Rusya bizden 42 dolara doğalgazı alıp size 114 dolara satacak.."Dönemin hükümeti "Mavi Akım" nedeniyle Rusya'yı tercih etti. Ve Türkmenbaşı'nın dedikleri fazlasıyla çıktı.Faili meçhul kazıkEski hükümet stratejik yanlışı nedeniyle, AKP hükümeti de pazarlıktaki acemiliği ile bu büyük kazığın suçlularıdır.AKP iktidarı 2003 Kasımı'nda üç farklı fiyatı tek fiyata dönüştürdüğünde zafer kazandığını sanmış ve övünmüştü.Ama cehalet ile küçük hesap birleşince dinamit olur; işte patladı:Yeni tarife, petrol fiyatının yükselme olasılığı gözardı edilerek petrole endekslendi ve 123 dolarlık fiyat iki yılda 260'a ulaştı.Ukrayna bile Türkmenistan'dan 95 dolara gaz alarak maliyetini dengeleyecek ama biz bunu yapamayacağız.Basiretsizliğin en uç örneği bile bu kadar büyük bir kazığı tek başına açıklamaya yetmez. O halde sorumluları arayalım, suçlu varsa cezasını keselim ve kazığa "dur" diyelim, değil mi?Ama olmuyor, dokunulmazlıklar yolu tıkıyor. Kaderimiz çizilmiş:Biz kazığı yiyeceğiz, siyasetçiler de üç noktalara münasip yer arayacaklar!