AB için alarm!

6 Temmuz 2006

Avrupa Birliği üyeliğine ilerleyişi "büyük uygarlık projesi" sayan bu halka neler oldu böyle!AB'nin resmi istatistik kurumu Eurostat, Türkiye'deki AB'ye destek oranının ilk kez yüzde 50'nin altına inerek yüzde 43'e kadar gerilediğini belirledi.Bundan altı yıl önce AB üyeliğine olumlu bakan Türklerin oranı yüzde 77'ye kadar çıkmıştı. Bu oran geçen yıl bile yüzde 60 düzeyinde bulunuyordu.AB'yi bir ideal, bir özlem kılan sebep ve amaçlardan Türk halkının vazgeçtiğine yorulamaz karşımızdaki tablo. Evet, destek dramatik bir şekilde endişe verecek kadar düşmüştür ama bunun nedenlerini biliyoruz.Son ankete aklın cevapları değil, baskıya, haksızlığa hatta hakarete uğramış olmanın tepkileri yansımıştır bizce.Ne zaman korkmalı?AB içindeki genişleme sorunları tartışılırken Türkiye'nin hedef olduğu değerlendirmeler incitici olmuş, aşın milliyetçi ve içe kapanmacı akımlara fırsatlar sunmuştur.Etnik ve dinsel azınlıklar konusunda olsun, Kıbrıs meselesinde olsun Türkiye'deki milli hassasiyetler öylesine zorlanmıştır ki toplumda Lozan'ın delineceği, Kıbrıs'tan vazgeçileceği, ayrılıkçı Kürtlere boyun eğileceği ve Ermeni soykırımı iddialarının sonunda kabul edileceği yolundaki şüpheler büyümeye başlamıştır.Halbuki aklını peynir ekmekle yemiş olanlar hariç herkes biliyor ki bu kâbus senaryoları AB yolundaki bir Türkiye'de asla hayat bulamayacak ihtimallerdir.Sözünü ettiğimiz tehlikeli ihtimaller asıl, AB hedefinden koparılmış, bu nedenle siyasal ve ekonomik istikrarını kaybetmiş, toplumsal hoşnutsuzlukları bastırmak için özgürlükleri daraltmak mecburiyetine sürüklenmiş bir Türkiye için geçerli olabilir.Siyasete yeni boyutYani biz AB'ye destek oranındaki kaybın, AB'nin vaat ettiği kazanımlardan vazgeçmek anlamına gelmediğini, içe kapanmacı milliyetçi akımların körüklediği tepkilerden ileri geldiğini düşünüyoruz.Tabii yaklaşan seçim nedeniyle AKP iktidarının, milliyetçi motiflerle yapılan muhalefete karşı çıkmak şöyle dursun, kazancından pay almak amacıyla katılması da etkili olmuştur.AKP'nin kendisini iktidara taşıyan oy desteğinde AB hedefine bağlılığının büyük paya sahip olduğunu unutmaması gerekir.Öteki partiler de Türkiye'nin geleceğine hizmet etmek istiyorlarsa halktaki AB karşıtlığını oya çevirmeye çalışmak yerine onlan yeniden AB üyeliğine ısınmaya özendirmelidirler.Geleceğimizi, cahil kalabalıkların heveslerini ve korkularını tahrik eden siyaset cambazlarına teslim edemeyiz.Zaten çok zaman kaybettik, yeter!

Devamını Oku

Hey neler oluyor!

6 Temmuz 2006

Türkiye'nin etkili bir siyasi ve ekonomik bölgesel güç olmasını herkes ister.Ama bunun kabul edilemez bir maliyeti olmamalıdır.Demokrasilerin böyle risklere karşı teminatı devlet geleneğine uygun davranmak ve şeffaflık yoluyla toplumun denetimine açık olmaktır.Fakat Başbakan Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esad'la kurduğu temasta temel bir yanlış yapılmıştır. Dış politika danışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Başbakan'ın özel elçisi olarak Şam'da Beşar Esad ile görüşmeye girerken T.C. Büyükelçisi Halit Çevik dışarda bırakılmıştır.Demokratik yönetimlerin de bazen halktan gizlisi olabilir ama devletten gizlisi hiçbir zaman olamaz. Olmamalıdır.Washington'daki arkadaşımız Ruşen Çakır ABD Başkanı Bush'un, İsrailli onbaşıyı kaçıran Filistinli gruplar üstündeki etkisini kullanmaya Esad'ı razı etmesi için Başbakan Erdoğan'dan yardım istediğini bildiriyor.Büyükelçi görüşmeye girse, konuşulanları devletin hafıza kaydına geçirmek dışında hiçbir şey yapmayacaktı. Buna mani olanlar acaba konuşmalarının "İlerde aleyhlerine delil" olarak kullanılacağı endişesi mi taşıyor?İktidar topluma böyle bir duyguyu vermemelidir. "Hey!.. Neler karıştırıyorsunuz orada?" diye bağırtmamalıdır kimseyi.Daha önce Turgut Özal baba Bush'la, Erbakan da Kaddafı ile görüşmesinde aynı şeyi yapmış, Dışişleri Bakanlığı'nı izole etmişlerdi.Son olay daha beteridir.Çünkü burada Başbakan'ın danışmanı dışlamıştır Büyükelçi'yi.Şam'daki Büyükelçi'nin Suriye yönetimi gözünde şimdi ne duruma düşeceğini sormaya hiç gerek yok.Çünkü devlet gelenekleri yerine konulan aşiret ve cemaat üslubunun ilerde başımıza neler getirebileceği endişesi, her şeyin önüne geçiyor!Aklın ve hakkın yoluAİHM Alevilere zorunlu din dersi verilmesini din ve vicdan özgürlüğüne aykırı buldu ya...Şimdi herkes kararı bir yanından çekiştiriyor.Başlıca iki itiraz var:Birincisi zorunlu din dersinin Anayasa emri olması, ikincisi ise okutulan dersin din bilgisi değil kültür ağırlıklı olduğu savı.Okutulan dersin kültür ağırlıklı olduğu savı AKP iktidarı dönemindeki uygulamalarla çürümüştür. Bu dersin Sünni İslâm'ı öğretme amaçlı olduğunu artık herkes biliyor.AKP iktidarına yaltaklanan ağızlardan çıkan "Müslüman değilim diyen derse girmez" sözü ise hakarettir, tuzaktır, tahriktir.AİHM'in yaklaşımı "Aleviyim diyen de eğer istemiyorsa derse girmesin" mantığını yansıtıyor.Bu insanlar niye "Müslüman değilim" demeye mecbur ediliyorlar?Din dersleri, Sünni İslâm öğretisi üzerine kurulmaz, denildiği gibi din kültürü öğretilir ve onun içinde Alevilik de hakkı olan saygıyı görür ve payı alırsa mesele çözülür, biter.Din dersinin Anayasa emri olması, bugünkü yanlı ve baskıcı politikanın bahanesi olamaz.Olsa olsa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hatta ruhuna aykırı uygulandığı için kendi Anayasamızın ihlâli olur!

Devamını Oku

AKP'nin freni

5 Temmuz 2006

Demokratik bir toplumda bilgi dolaşımını önlemeye kalkışmak bir tür yol kesme suçu işlemektir.Başbakan'in yolsuzluk haberlerine kızarak medyayı suçlaması, tehdide başvurması, böyle bir suçun kapsamına giriyor.Bilindiği gibi son iki AKP il kongresinde Başbakan Erdoğan, yolsuzluk haberlerini iktidarın kapısından elleri boş döndükleri için intikamcı duygulara kapılan medya organlarının çıkardığını iddia ermişti.O kadarla kalmayıp adını vermediği muhataplara karşı tehdit savurmuştu:"Hangi talebiniz geri çevrildi diye bu haberleri yapıyorsunuz; gerçek sebebini açıklayacağım günler yaklaşıyor."Yolsuzluk yazanların, iktidara kara çalanların, hortumları kesilenler olduğunu söylüyor Başbakan... Yani bağıranlar hortumları kesildiği için bağırıyor.Peki geri kalanlar?Bu mantıktan yola çıkarsak şunu diyebiliriz: Herhalde onların hortumları sorunsuz çalıştığı için bağırmıyorlar!Lider gibi davranmakBaşbakanlık koltuğu farklı özellikler taşıyan değerli insanlar ister.Başbakan Erdoğan'ın bu makamın hakkını verdiğini düşünmek istiyoruz.Hükümetten bir şey isteyen, istediğini alamadığı için de mürekkebini kara çalmak için kullanan medya kuruluşlarını bilip de saklamaya kimsenin hakkı olamaz. Bu fazilet düşkünleri her kimse hemen açıklamalı."Açıklayacağını günler yaklaşıyor" demek, "bu namussuzluğu menfaatim için kullanmak niyetindeyim" demektir.Başbakan cevap versin:1. Yolsuzlukla suçlanan AKP'li belediyeleri aklamak madem ki elinde, niçin onların çamurun içinde kalmasına izin veriyor?2. İftiraya başvurduğunu bildiği medya kuruluşlarını saklamanın, dürüst olanlara haksızlık olacağını bile bile niçin bu günaha giriyor?3. Yolsuzlukları ihbar edenleri partiden atmak yerine yolsuzluk yapanları atması gerektiğini acaba ne zaman fark edecek?Bal Tutanlar Partisi...Bugün VATAN'ın birinci sayfasında bazı temizlik işleri ihalelerindeki pis kokulan konu alan bir haber yer alıyor.AKP Kars Milletvekili Selâhattin Beyribey'in eşine ait şirketin resmi ihalelerdeki başarılarını (!) konu alan bu haber acaba bize neye mal olacak?!İktidarın basın özgürlüğü, şeffaflık ve adalet anlayışı çağın çok gerisinde.AKP ile yaşamak, din sömürüsü, kadrolaşmadaki ölçüsüzlüğü ve laik rejimin kurumlarıyla dalaşması yüzünden tehlikeler taşıyor.Fakat anketlere bakılacak olursa bu tehlikeleri halkın önemli kesimi ciddiye almıyor.Halkın hassasiyeti yolsuzluklaradır.Acaba AKP iktidarının yolsuzluklara hoşgörülü davranması, rejimin güvenliği açısından bir şans mıdır?Çünkü dürüstlüğü şüphe götürmeyecek bir AKP, ideolojik angajmanları nedeniyle kendine de zarar verecek bir güç olurdu.

Devamını Oku

Yaşasın adalet!

4 Temmuz 2006

Adaleti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin varlığı ile sigorta edilmiş bir ülkede yaşamak mutluluktur.Bu mutluluğu sadece ülkenin vatandaşları yaşamıyor, davetsiz gelen misafirler bile paylaşıyor.İran'da kırbaç cezasına çarptırıldıkları için Türkiye'ye kaçan evli çiftin ibretlerle dolu öyküsünü anlatan röportajı bugünkü VATAN'da okumalısınız.Laik hukuk devletinde yaşayan Müslümanlar olarak bazen sahip olduğumuz ayrıcalığın değerini takdir edemiyoruz.İran'daki dinsel ve etnik ayrımcılığın şeriat hukukundan da güç alarak yarattığı cehennem İranlı çifti hayatlarından bezdirmiş.Biri Şii Azeri, öbürü Sünni Kürt olan sevgililerin ailelerden gelen muhalefete rağmen evlenmeleri, sonradan gelen affa ve resmi nikâha rağmen 100'er kırbaç cezası almalarını önleyememiş.Hızır gibi yetişen kararErkek yüz kırbacı yemiş, ölümün eşiğinden dönmüş. Eşini bu ölümcül ve onur kırıcı cezadan kurtarmak için Türkiye'ye kaçmışlar.Fakat ne yazık ki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ailenin sığınma talebini reddetmiş. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu karara dayanarak İranlı çifti ülkelerine iade etmeye karar vermiş.New York'ta yaşayan İranlı bir avukatın beş kuruş almadan "Allah için" yardımı olmasa, AİHM'ye yaptığı başvuru olmasa, İranlı çift ya kırbaçlı rejime teslim edilecekti veya ölümü göze alarak lastik bir botla Yunan adalarına kaçmayı deneyeceklerdi.AİHM kararı Hızır gibi yetişmiştir.Mahkeme, kırbaç cezasından kaçan İranlı çiftin ülkelerine iadelerinin reddine karar vermiştir. Hem de oybirliği ile...Çünkü böyle bir işlem, İnsan Haklan Sözleşmesinin "insanlık dışı muamelenin yasaklanması" nı öngören maddesinin ihlâlidir.Ya AİHM olmasaydı?İranlı çiftin yıllar süren kâbusu nihayet sona ermiştir. Artık cehenneme geri gönderilme korkusu ile yaşamayacaklar.AİHM yalnız topun ağzındaki İranlı çifti mi kurtardı?Hayır, biz de utancını milletçe taşıyacağımız bir yanlıştan korunmuş olduk bu sayede.İltica ilgili kararları vermekle yükümlü makamlar, çağdaş bir devletin uzuvları gibi hareket etmeyi bilmelidirler. Kararları Türkiye'nin dış itibarına, halkın moraline zarar vermemeli.Şimdi dönüp bakmak lâzım:AİHM'nin oybirliği ile "iade edilmeleri asla mümkün değildir" dediği çift, kendi başına bırakılmış olsaydı Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından İran'a teslim edilecekti.Yani AİHM olmasa Türkiye ağır bir insanlık suçu işleyecekti.Kimler ve hangi amaçla böyle bir lekeyi ülkenin üstüne düşürme hakkını kendinde bulur? Bunun hesabını sormak gerekir.Din kardeşliği, molla rejimi ile iyi geçinmek değil, orada hakkı ve onuru çiğnendiği için bize sığınan insanlara şefkat göstermektir!

Devamını Oku

İyi haber

2 Temmuz 2006

Arkadaşımız Duygu Leloğlu'nun verdiği haber, huzurlu bir yaz tatilinin müjdesi gibi...Avrupa Birliği dönem başkanlığını devralan Finlandiya, sonbaharda patlak vermesinden korkulan Kıbrıs krizine bir çözüm formülü bulmuştur.Formül işlerse Türkiye, "Limanlarını Güney Kıbrıs'a aç" baskısından en azından seçime kadar kurtulacaktır. Böylelikle müzakerelerin askıya alınması riskini taşıyan tahrikler, seçim meydanlarından uzak tutulacaktır.Bu çok iyi olur.Çünkü işaretler hiç hayır vaat etmiyordu. Restleşme tırmanışı, ekonomik istikrarı tehlikeye sokacak kötü bir sonbaharı işaret ediyordu. AB yetkili ağızlarından yansıyan sözler müzakereleri durdurma tehdidine kadar dayanmış, Başbakan Erdoğan da reste "Durursa durur" resti ile karşılık vermişti.Akılcı ve iyi niyetliAB ile katılım müzakerelerine başlamış ülke statüsüne terfi ettikten sonra tanıştığımız ekonomik olanaklar, aklı eren herkese Avrupa hedefini kaybetme lüksüne asla sahip bulunmadığımızı öğretmiştir.Ama hiçbir hükümetin seçim arifesinde Kıbrıs'ta taviz diye aleyhine kullanılabilecek bir adım atamayacağını bilmek de piyasaları tedirgin ediyordu. Üyelik müzakereleri kesilecek olursa bunun Türkiye'nin cazibesini, yabancı sermaye girişini ve ekonominin performansını olumsuz etkileyeceğini herkes görebiliyor çünkü.Finlandiya, Kıbros sorununun Ulaştırma, Gümrük Birliği ve Malların Serbest Dolaşımı gibi ilgili başlıkların müzakereye açıldığı tarihlere ötelenmesini öneriyor.Öneri akılcı ve iyi niyetlidir.Başbakan Erdoğan iki ay önce Selanik'i ziyareti sırasında Yunanistan Başbakanı Karamanlis'i ikna ederek bu imkânı yaratmak istemişti. Ama önerinin şimdi dönem başkanı Finlandiya'dan gelmesi daha ikna edici olacaktır. Yeter ki Atina ters davranmasın.AKP'ye seçim kıyağıGerçekten de Finlandiya formülü Türkiye'nin seçim zeminini Kıbrıs istismarından koruyan harika bir destek olacaktır.Böyle bir imkân yaratılamadığı takdirde muhalefet partileri İktidar Kıbrıs'ı sattı" diye bağıracak, AKP de suçlamanın maliyetinden korkarak belki AB ile ipleri koparacak taahhütlerle kendisini bağlayacaktı.Halbuki limanların Güney Kıbrıs'a açılması meselesi iki yıl ertelenirse yeni hükümet daha geniş bir manevra alanı bulacaktır.Bu arada belki BM şemsiyesi altındaki Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlatılması şansı yakalanacaktır.Şimdi bütün mesele formüle Güney Kıbrıs'ı razı etmektir. Çok zor bir iş değil bu.Yeter ki Türkiye'ye önyargılı üyeler Rumları kışkırtmaya, kullanmaya kalkmasınlar.Çünkü AB hedefinden sapmış ve birliğe soğumuş bir Türkiye, Rumların da menfaatine değildir.

Devamını Oku

Ayıptır yahu!

1 Temmuz 2006

Bazı atasözlerini belleğimizden kazımamız lâzım. Ahlâksızlığı teşvik ediyorlar çünkü."Bal tutan parmak yalar" mesela..."Devlet malı deniz, yemeyen domuz."Özellikle siyasetçilerin egoist ve adaletsiz işlerine baktığınız zaman onlaı yöneten şifrelerin bu atasözlerine göre kurgulandığı duygusuna kapılıyorsunuz.Tasarruf tedbiri saygı değer bir icraattır. Ama insaf ve eşitlik ilkeleri işletiliyorsa.Emeklilere uygulanan ilâç tasarrufu ile çelişen parlamenterlere yönelik bazı kayına kararlar, halkta öfke hatta nefret yaratmaktadır.Çünkü adaletsiz, hatta insafsız!Bir çok emekli, yaşamak için almaya mecbur olduğu bir çok ilâcı, getirilen zorluklar nedeniyle alamıyorlar. Meselâ kemik erimesi nedeniyle 5 yıldır kullandığı ilâcı artık alamayan emekliler bile var.Fakat öbür yanda milletvekilleri, implant diş hakkını ikiden altıya çıkarıyorlar. Yetmiyor, çocuklarının sağlık harcamalarını devletten karşılama yaşını 25'e yükseltiyorlar.Minareye kılıf..."Bal tutan parmak yalar" sözünü talimat gibi uygulayan milletvekillerinin vicdanını, tasarruf adına emeklilere reva görülen zulüm hiç rahatsız etmiyor mu?İşledikleri ayıp ve günahı yüzlerine vuracak yığınla atasözü bulabilirim ama daha etkili olacağını düşünerek onlara Hazreti Muhammed'in bir sözünü hatırlatmak istiyorum:"Adalet güzeldir, fakat Emirlerde (yönetenlerde) olursa daha güzel olur."Geçen gün CHP milletvekili Ramazan Kerim Özkan, Başbakan'ın yaptığı gezilerde teamül haline gelen "rastlantılar"ın hesabını sordu.Başbakan, parti lideri olarak AKP'nin il kongrelerine gidiyor. Bu ziyaretlere hemen her defasında bir "resmi görev kılıfı" uyduruluyor. Meselâ dün Kastamonu'ya gitmişti. Orada parti kongresinin yanında TOKİ'nin konut teslim törenine de katıldı.İki olayın aynı güne denk gelmesi bir rastlantı mıdır?Fatura devleteCHP'li milletvekilinin soru önergesine verdiği cevapta Başbakan Yardımcısı Şahin "Evet rastlantıdır" diyemiyor. Aynı kültürün suyunu içen çocuklar bile inanmaz çünkü; bunu bildiği için "Kasıt yok" diyor.Tayyip Erdoğan parti lideri olarak kongreye gitse masraftan parti karşılayacak. Ama bir temel atma, bir kurdele kesme uydurursanız devlete ödetirsiniz. Devamlı böyle yapıyorlar.Başbakan Yardımcısı "Kasıt yok" diyor. Söylesinler Allah aşkına, kasıt yoksa ne var?Partiler her yıl Hazineden trilyonlarca lira yardım alıyorlar. Aslan payını da iktidar partisi alıyor. O para böyle hizmetler içindir.Ama hayır, AKP bu parayı harcamıyor, başka partilere oy veren insanların vergilerine elini uzatıyor.Suistimalin küçüğü, büyüğü olmaz."Bizden öncekiler de aynısını yapıyorlardı" demesinler.İyi ahlâk yönünde hiç bir gelişme görmeyecek mi bizim bahtı kara gözlerimiz?

Devamını Oku

Sonu iyi oldu

1 Temmuz 2006

Rahşan Hanım'ın muhalefeti de dağıttığı tesbiti, aslında olumlu bir gelişmeyi vurguluyor.Rahşan Ecevit böyle olsun istememişti elbet. Ama onun niyeti ile eyleminin sonuçları arasında uçurumlar oluşması kaide gibidir.Hatırlayın; cezaevinde dünyaya gelen bir bebeğe acıdığı için önayak olduğu aftan sonunda hırsızlar, uğursuzlar, caniler, ırz düşmanları yararlanmıştı.Şimdi de AKP'ye karşı birleştirmek istediği partiler darmadağın oldu.Muhalefetin sağlı sollu tüm partileri Rahşan Hanım sayesinde "olmaz" ı keşfettiler. Fena mı oldu? Hayır; bu sayede belki daha gerçekçi bir yol haritası çizeceklerdir.AKP'nin rejim için tehlike doğurduğuna inanan DYP ve ANAP seçmenleri de var. CHP lideri Baykal dün onları hedef aldı.DYP ve ANAP'ı AKP'nin ideolojik hegemonyasına girmekle suçladı.Haçlı Seferi derlerdiBaykal'a göre bu iki parti ve liderleri, iktidar partisi gibi "tarikat ve cemaatlerden beslendikleri için" cumhuriyetin tehlikede olduğunu söyleyemiyorlar.CHP yönetimi, bu "maden" in verimli olacağına inanıyor. Merkez sağın "cumhuriyet tehlikededir" diyebilen Kâmran İnan ve Sümer Oral gibi lekesiz isimleri ile Baykal'ın temasta olduğu, bu kişileri CHP listelerinden aday gösterebileceği haberleri geliyor.Rahşan Hanım'ın kurmaya çalıştığı cephenin AKP'de safları sıklaştıracağını DYP ve ANAP liderleri isabetle görmüşlerdir.Gerçekten de İslamcı politikaları nedeniyle iktidara karşı şekillendirilecek bir cephe hareketi hemen "Haçlı Seferi" diye damgalanabilir ve AKP bundan hak etmediği bir kazancı devşirebilirdi.DYP lideri Ağar siyaset yapmayı çabuk öğrendi. Dün Rahşan Ecevit'e "olmaz" derken, sürekli rejim tehlikesi varmış gibi bir bakış açısına katılmadıklarını anlattı.Ne amaç taşıyor bu?Sağ ve sol ayrı ayrı...Ağar, AKP'ye kaptırdığı eski seçmenlerini rencide etmemeye çalışıyor. Çünkü seçimi iktidarın ekonomideki performansı yönlendirecektir. Mücadeleyi laikliğe odaklamak, AKP'yi geçim sıkıntısı ve işsizlik gibi ekonomik başarısızlıkların kayıplarından koruyacak psikolojik etkiler yaratabilir.Rahşan Hanım kendi hesabına başarısız olsa da siyasi yaşamın boş hayallerden kurtarılmasına yardımcı olarak faydalı oldu.Bu ülkede 4 milyonu aşkın insan iş bekliyor. 4,5 milyon insan asgari ücretle yaşamaya savaşıyor. İş bekleyen kitleye her yıl 700 bin genç insan ekleniyor.Siyasetçiler elbette cumhuriyetin temel değerlerini savunma görevlerini ihmal etmeyeceklerdir. Ama herkesin ekonomik gelişmeye zarar vermeme sorumluluğu vardır.Rahşan Hanım başarılı olsaydı AKP yüceltilecekti. Şimdi herkes şunu öğrendi:Siyaset çok bölünmüştür ve laik cumhuriyeti korumak için bu dağınıklık giderilmelidir. Ama çare, merkez sağın ve merkez solun kendi kanatlarında ayrı ayrı bütünleşme aramasıdır.

Devamını Oku

Kuzular değişiyor!

30 Haziran 2006

Dolardaki dalgalanma zam yapmak için pusuda bekleyenlere aradıkları fırsatı verdi.Kur artışı bunlar üzerinde, ipini koparmış kızgın köpek etkisi yaptı. Temizlik malzemesinden çaya, salçadan çiftlik balığına kadar pek çok ürüne, aile bütçelerinde hasar yaracak fiyat artışları geldi.Son birkaç günden beri dolarla ilgisi olmayan mallar bile furyadan nasibi alıyor. İlgisi olanların da çoğuna kur farkı, orantısız yani insafsız biçimde yansıtılıyor.Tabii bu durum, talebin her şeye rağmen canlı olduğunun göstergesidir. Aksi olsa üreticiler fiyat artırmaya cesaret edemezdi.Son dalgalanma, zam için pusuda bekleyenlere aradıkları fırsatı vermiştir. Çünkü psikolojik ortam fiyat artırmaya elverişlidir. Üreticiler halkın fiyat ayarlamalarını yadırgamayacağını düşünüyorlar.Fırsatçılara karşı bilinçli tüketici davranışı lâzım ama bu yetmiyor. Fiyat istikrarını sağlamak için güçlü bir siyasi irade de gerekiyor. Ama dünyanın en pahalı benzininin satıldığı bir ülkede bu tür bir güvenceden söz etmek kolay değil.Devlet, vergi gelirinin en büyük bölümünü akaryakıt üstünden topluyor. Petrolün fiyatı yükseldikçe akaryakıt ürünlerinden gelen vergi hasılat da artıyor.Mallarına zam yapmayı düşünenleri cesaretlendiren bu durumu önlemek için hükümet geçici bir süreyle bile olsa akaryakıttan alman vergi oranını düşürse fena mı olurdu?İyi olurdu ama önce iktidarı buna mecbur edecek bir toplum şuuru gerekiyor.Biz ülkemizde "Kuzuların Sessizliği" ni yaşıyoruz.O yüzden yünümüzü kırpmıyorlar, derimizi yüzüyorlar!Akaryakıt zamlarını protesto amacıyla korna eylemi yapanların artması ümit verici bir değişimdir.Asıl sevimsiz olan ne?Terörle Mücadele Kanunu'ndaki değişiklikler için Adalet Bakanı Çiçek "Sevimsiz bir tasarı" deyimini kullandı.Sevimsiz, çünkü abartılmış her önlem, özgür toplum idealine darbe anlamı taşıyor.Bakan Çiçek dün mecliste, teröre karşı her ülkenin benzer tedbirler aldığını belirtirken, kendilerinin önerilere açık olduklarını bildirdikleri halde "dişe dokunur bir teklif gelmediğini" söyledi.Gerçekten de Amerika ve İngiltere, terör yasaları nedeniyle medya ile yönetimler arasında brmanan tartışmalara sahne oluyor.Terör, medeniyetler çatışmasında temel stratejidir. Acıklı bir çelişki olarak teröre yönelik yasal tedbirler, çatışan medeniyetler arasında bir yakınlaşma doğuruyor.Ama yakınlaşma yukarda, özgürlükte değil, baskıcı daralmanın hüküm sürdüğü dipte gerçekleşiyor.Tehditle tedbir arasında denge olmalı. Yeni yasa, süreli yayınların bir aya kadar kapatılması yetkisini savcıya tanıyor. Basın özgürlüğü bu kadar kolay mı feda edilmeli?Mahkemelerin AB normlarına uyum konusundaki istekliliği ümit ve teselli verebilir ama iktidarın medyaya beslediği niyetler?..Kendi başına, başlı başına bir terördür ve asıl sevimsiz olan da budur!

Devamını Oku