Düne kadar mesele, Kara Harp Okulu Komutanı'nın telefonunu kimin dinlediği sorusunun cevabını bulmaktı.Artık en az o kadar önemli bir soruya daha cevap aramak zorundayız:Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Taşkesen'i, parlak bir gelecek vaat eden meslek yaşamına son vermeye mecbur eden sebep nedir?Özel telefon konuşmalarının deşifrelerini önüne koyan üst komutanı, Tümgeneral Reha Taşkesen'e dinlemeyi kimin yaptığını veya yaptırdığını bilmediğini söylemiştir.Dinleme sorumluluğunu Genelkurmay'dan sonra dünkü açıklamaları ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT de üstlerine almadı.Tam Türkiye'ye özgü bir karmaşa...Tedirgin eden iddiaÜlkemizde gizli dinleme yapan yığınla kurum var. Ve bunların hakim kararı olmadan, yani keyfi olarak da gizli dinlemeler yapabildiğini çoğumuz iki telefon konuşmasından birinde hatırlar, tedirgin oluruz. Bazen de kendimizi önemli hissettiren bu şüpheden gizli bir zevk alırız.Özel yaşamın dokunulmazlığına saygı duyan tüm çağdaş devletlerde olduğu gibi telefon dinlemeleri artık mutlaka hakim kararı ile olmalı ve sadece bir kurumun sorumluluğuna verilmelidir.Şantaj ve entrikanın hayatımızı zehirlemesini başka türlü önleyemeyiz.Tümgeneral Taşkesen'in gazetelerde dün çıkan bir sözü, soruların önem sırasını değiştirmiştir bizce.Komutan şöyle diyor:"Harp Okulu içinde irticai hiçbir yapılanmaya göz açtırmadım. Bu tip bir yaklaşımın kimleri rahatsız ettiğini, hangi illegal oluşumların bizi dinlemeye sevk ettiğini herkesin takdirine sunuyorum."Dedikodu yeter artıkHarp Okulu'nda irticai bir yapılanmaya göz açtırmamak, komutandan komutana değişen bir durum olamaz. İrtica Tümgeneral Taşkesen'den önce de bu kuruma nasıl girememişse, bundan sonra da giremeyecektir.Milletçe bundan emin olmaya ihtiyacımız var.Komutanın niyeti, bundan sonraki hayatında yararlanmayı düşündüğü bir mağduriyet üretmek değilse daha açık konuşmalı, milletin merak ve endişeleri giderilmelidir.Çünkü Harp Okulu'nda örgütlenme hamlesi başarısız kalmış olsa bile okul komutanını tasfiye edecek kadar nüfuz ve entrika gücüne irticanın sahip hale geldiğini düşünmek, Silâhlı Kuvvetler'e haksızlık olduğu gibi milleti de tedirgin eder.Milletin güvendiği kurumların rejim düşmanlarına hedef olduğu bir dönem yaşıyoruz. Onları yıpranmaktan korumak ihtiyacındayız.Asker ve dedikodu bir arada olmuyor, olmamalı.Genelkurmay Başkanlığı milleti aydınlatmalıdır.
Dün önemli bir gündü. Petrolü olmayan Türkiye, bir anda dünya enerji piyasasının önemli aktörü haline geldi.Bu büyük gücü bize Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı sağladı.Türkiye, Batı ülkelerinin Hazar havzası petrollerine doğrudan ulaşmasını sağlayacak projenin bir numaralı sahibidir. Boru hatlarının bitiş noktası olan Ceyhan, Avrupa'nın en büyük enerji terminali olma unvanını Rotterdam'ın elinden alıyor. Bu ayrıcalık, yalnız ekonomik değil, siyasi ve psikolojik büyük kazanımlar da getirecektir."Türkiye'yi bölüp parçalayacaklar" diye gözleri açıkken Sevr kâbusları görenler biraz mola verebilir, biraz rahat edebilirler.Çünkü böyle dev projelere yatırım yapan uluslararası şirketler bizim kuruntu ehlinden daha güçlü sezgilere ve istihbarata sahiptir ve bunlar geleceğinde kavga, kargaşa, bölünme görünen ülkelere para yatırmazlar.Ayrıca bugün Hazar, yarın Kazakistan petrollerini Batı'ya taşıyan enerji yolunun büyük parçası ve pazar ayağı olan Türkiye'nin güvenliği, enerji güvenliğini garanti eden uluslararası sistemin sigortası ile de güçlenecektir.Kötü bir mahallede yaşamanın hep bedelini ödedik. Belki de ilk kez yararını göreceğiz.Yeni rolümüz, AB üyeliği yolundaki hızımızı ve şansımızı da olumlu etkileyecektir.(İkinci yazı)AKP ders aldı mı?Böyle bir olay gelişmiş bir demokraside yaşansaydı hükümet istifa ederdi.Ama göreceksiniz, bizde özür dileyen bile çıkmayacaktır!Danıştay'a ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yönelik saldırılarla ilgili soruşturma ardından açıklanan iddianame, olay sonrası hedef olduğumuz şaşırtma kampanyasının yüzsüzlüğünü ve cüretini ortaya koyuyor.Savcılık iddianamesine göre olay, türbanı koruma amaçlı bir örgütlenmenin eylemidir. Haftalar süren soruşturmalar ardından savcılık, olayın hemen ardından toplum vicdanının sezgiler ve mevcut delillerle ulaştığı kanaati onaylamıştır.Yani Adalet Bakanı Çiçek'in "Sabırlı olun, iddianameyi bekleyin" çağrısına hiç değilse kabine arkadaşları ve hükmettikleri bürokrasi uymuş olsaydı "derin komplo" maskaralıkları ile devlet, binbir türlü yakışıksız tertibin töhmeti altına sokulmayacaktı.Ama AKP'nin türban kompleksi onu bir dizi hukuk devleti ihlâlinin günahına batırmıştır. İddianame dolaylı olarak bunu da anlatıyor.İktidarın yargıyı yönlendirmeye çalıştığını söyleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Ok'un eleştiri ve uyarıları da tarihi bir tespit niteliği kazanıyor.AKP türbanı kaşımanın maliyetini bu sayede öğrendiyse...İstifadan, özürden vazgeçtik, ona bile şükrederiz!
Tanrı yeryüzünde ibretlik bir cehennem şubesi açmak isteseydi garanti İsrail'i çevreleyen toprakları seçerdi.Bu coğrafya, haksızlıkların, kanın, gözyaşının ve sonu gelmez acıların girdabında sürekli olarak kendini tekrarlıyor. Tüm dinlerin kutsal toprakları, kanlı ihtilâflardan ve nefretten başka hiç iyi bir şey üremiyor.İsrailli Onbaşı Gilad Şalit'in Filistinli gerillalar tarafından kaçırılması ardından İngiliz The Times Gazetesi "Ortadoğu'nun kaderi Gilad'a bağlı" başlıklı bir makale yayınlamış, krizin kısa zamanda çözülememesi halinde bölgenin kan gölüne döneceği tahmininde bulunmuştu.Bu endişe on yedi gün sonra gerçekleşmiştir.Altı yıl önceye dönüşLübnan'da üslenen Hizbullah gerillaları, İsrail operasyonları nedeniyle Gazze'de bunalmış olan Hamas'a destek olmak amacıyla İsrail'e dün roket saldırısı düzenledi. Bu arada iki İsrail askeri, Hizbullah tarafından kaçırıldı.İsrail Başbakanı Ehud Olmert saldırıdan devlet olarak Lübnan'ı sorumlu tutu ve "Hizbullah saldırısı savaş nedenidir" dedikten sonra İsrail ordusu Lübnan'a girdi.Savaşın entrikalarla bu kadar sarmaş dolaş yürüdüğü başka bir örnek zor bulunur. İsrail 6 yıl önce Güney Lübnan'dan çekildiğinde dünyanın övgüsünü toplamış, barış umutları yeşermişti. Sonra Gazze'den de çekildi, umutlar daha büyüdü.Peki ne oldu da 6 yıllık çabalar bir anda havaya uçtu?Türkiye'nin bölgede artan saygınlık ve etkinliğini Filistin-İsrail ihtilâflarının çözümüne katkıda bulunmak amacıyla kullanmak istemesi yerinde bir hamledir.Fakat bu alanda çok hayalperest olmamak gerekir. Bu coğrafyanın talihsiz kaderini değiştirme gücü sadece Amerika'nın elindedir. Amerika "süper devlet" rolünün kendisine yüklediği adil olma sorumluluğunu yerine getirseydi bu kadar kan dökülmez, bu kadar acı çekilmezdi."Süper" süper olsa!..Washington'un dünkü olaylar karşısındaki tepkisi "İsrail askerleri serbest bırakılsın" demekten ibaret oldu.Oysa dün İsrail, bir yandan Hizbullah'ın günahını Lübnan'a kesip bu ülkeye girerken, diğer yandan Onbaşı Gilad'la ilgili operasyonlar çerçevesinde Gazze'de bir Hamas yöneticisinin evine hava saldırısı düzenliyor, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 6 sivil ölüyordu.İsrail'in Amerikan yönetimleri üzerindeki nüfuzu, acaba bu ülkenin menfaatine midir?Yakın tarihin en kanlı, acılı ve uzun süreli ihtilâfı burada yaşanıyor ve bitecek gibi de görünmediğine göre bu soruya kimse "evet menfaatinedir" diyemez.Gözü İsrail'den başka bir şey görmeyen Amerika'nın kışkırtıcı yanlılığı, bölgede sadece güvensizlik ve nefret üretiyor.Baksanıza, Türkiye gibi bir geleneksel dostun dahi toplumsal dengesi bozulmuş, halkı hızla Batı'dan uzaklaşmaya başlamıştır.
Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması, kendisi için de, ülkenin geleceği için de riskli bir maceradır.Siyasetçilerin, kanaat önderlerinin, aydınların görevi, ellerinden geldiğince ikna edici olmak ve bu macerayı önlemektir.Ama muhalefet liderlerinin Başbakan Erdoğan'a "vazgeç" çağrısı yaparken benimsedikleri üsluba bakınca insan ister istemez soruyor:CHP lideri Deniz Baykal ve MHP lideri Devlet Bahçeli, Başbakan Erdoğan'ı samimiyetle maceradan caydırmaya mı çalışıyor, yoksa her türlü riski göze almasına sebep olacak bir tahrik kampanyası mı yürütüyor?Muhalefetin ortak söylemi açık bir tehdide dayanmaktadır:Uyarıları dinlemeyip Çankaya'ya çıktığı takdirde Recep Tayyip Erdoğan Yüce Divan'a gönderilecektir. Muhalefet seçimden sonraki yeni meclis kompozisyonunun bu imkânı tanıyacağına inanıyor.Tek yol ÇankayaCHP lideri Baykal, AKP liderine "Sen aday olma, yoksa Yüce Divan'da yargılanan bir cumhurbaşkanı olursun" diye seslendikten sonra iktidar partisinden çıkacak başka bir aday üzerinde uzlaşma sağlanabileceğini söylüyor ama bazı koşullar sıralıyor:"Aday iktidar partisinden de olabilir. Ama emir-komuta altında olmayacak, Anayasa saygısı, kurumlar arası ayarı olacak; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş mücadelesini ve tarihini benimseyecek; Anayasa düşmanlığı içinde olmayacak; cumhuriyeti, demokrasiyi özümseyecek ve cumhuriyet ve demokrasiyi kaynaştıracak."Bu özelliklerin bir çoğuna Tayyip Erdoğan'ın sahip bulunmadığını Baykal gibi siz de düşünebilirsiniz. Zaten Baykal da bu şartları, Başbakan Erdoğan'da mevcut bulunmadığını halka düşündürmek için sıralamıştır.Yani CHP liderinin yaptığı, tıpkı MHP lideri Bahçeli'nin yaptığı gibi uzlaşma çağrısı yapar görünüp Tayyip Erdoğan'ı aday olmaya neredeyse mecbur etme oyunudur.Burada da kalamaz"Aday olma yoksa Yüce Divan'da yolsuzluk sanığı olarak yargılanırsın" tehdidinden korkmuş ve o çok önemli, olmazsa olmaz şartlara sahip bulunmadığını adaylıktan vazgeçerek kabullenmiş bir Tayyip Erdoğan Başbakan koltuğunda oturmaya devam edebilir mi?Edemez! Çünkü ok yaydan çıktı. Bu aşamadan sonra vazgeçerse "Yüce Divan'da yolsuzluklarının hesabını veremeyeceğinden korktu" diyeceklerdir. "Baykal gibi herkesin bir cumhurbaşkanında bulunmasını beklediği özelliklere sahip olmadığını dolaylı olarak kabul etti" diyeceklerdir.Bu duruma düşen bir lider, Başbakan olarak da kalamaz!Baykal ve Bahçeli yanlış mı yaptı? Kendi oyunlarına mı geldi?Hayır… İstedikleri Erdoğan'ı Çankaya'ya yönlendirmek, AKP'yi Erdoğan kadar güçlü olmayan bir liderle genel seçime götürmek, "işgal tamamlandı" korkusunu halka vererek rejim endişesine düşecek kitleyi AKP dışındaki partilere mecbur etmektir.Cumhurbaşkanı'nı doğrudan halka seçtirmemekten ağır pişmanlık duyacağız. Daha şimdiden o kadar belli ki!
Türk halkının büyük çoğunluğu ile Batı karşıtı hale geldiğini gösteren araştırmalar birbirini izliyor."Ne pahasına olursa olsun iktidar" diyen siyasetçilerin çok, onlara fren yapacak güçlerin zayıf olduğu bizim gibi toplumlarda tehlikeli bir tırmanıştır bu.Çünkü Batı'ya karşıtlık, makulü aşarak düşmanlığa yakın hale geliyor. Bu tablonun hem milliyetçi hassasiyetten, hem de dinden kaynaklanan sebepleri vardır.AB müzakerelerinin doğurduğu güvensizlik daha kolay onarılabilir. Ama Amerika'ya karşı Türk halkında büyüyen olumsuz duygular öyle görünmüyor.İki ülkeyi yönetenler ortak vizyon belgeleri oluşturmadan önce toplumlar arasındaki bu sağlıksız gidişe kafa yormalılar. Amerika'yı bizim kadar güvenilmez bulan başka bir millet yok şu anda dünya üzerinde. Buna şaşmamak lâzım. Çünkü Irak savaşı ile ABD "komşumuz" olmuştur. Bu komşuluk Amerika'nın iyi bir müttefik olmadığı duygusunu vermiştir Türk halkına.Türk askerine çuval geçirme olayını, Irak'taki rezilce tecavüzleri, Filistin-İsrail meselesinde bir süper güce yakışan adaletten nasipsizliğini bir an unutsak bile, pazar günü VATAN'da çıkan bölge haritası "Amerikan düşmanlığı "nı açıklamaya yetecek rezalettir!Efendim Ortadoğu'da sınırların ırk ve din-mezhep temelinde yeniden çizilmesini, Türkiye'nin bölünmesini, Irak'ın parçalanmasını ve bağımsız Kürt devleti kurulmasını öneren emekli albayın hiçbir resmi kimliği yokmuş, bir düşünce kuruluşunda çalıştığı için dedikleri yönetimi bağlamazmış...Bu gerekçelere kendileri inansalardı Metal Fırtına kitabı ve Kurtlar Vadisi-Irak filmi, Türk halkının duygularının yansıması sayılıp Washington'un sitemlerine hedef olmazdı.Bush politikaları, zaten bir süper gücün adaletini temsil etmiyor. Üstüne eklenen böylesi densizlikler, yani ülkelerin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne, ulusların onurlu yaşama hakkına saygı göstermeyen tutumlar, güvensizlik uçurumunu daha da derinleştiriyor.Amerika Türkiye'nin ve bölge ülkelerinin dostluğunu tekrar kazanmak istiyorsa bunu hak etmek için zahmete katlanmak zorundadır.Bu kafa ile şu anda sadece düşman kazanıyor.Tunceli'deki tecrübeBen bu rastlantıyı kaderin bir cilvesi olarak gördüm.Tunceli'de kızlardan oluşmuş bir folklor ekibi, resmi bir açılış töreninde gösteri yaparken Meclis Başkanı Arınç mutlu olsun diye tarz değiştirdi. Kızların boyunlarındaki fularlar bir anda başörtüsüne dönüştü.Aynı gün Başbakan Erdoğan, Tokat'ta partisinin kongresinde şöyle sesleniyordu:"Halkımızı başörtülü ve başı açık diye ayırt etmeyin!"Bu ayrımı kim, hangi amaçlarla yapıyor?Başbakan, Tunceli'de Cumhuriyet Bayramı'nda başları açık olan folklorcu kız çocuklarının Arınç'ın önünde niçin ve kimlerin önerme veya baskıları ile kapandıklarını merak ederse doğru cevabı hemen bulabilir.Tunceli olayı, türban yasağı kalktığı takdirde, bu yasağı baskıcılara karşı kullanan kızların ve kadınların nasıl savunmasız duruma düşeceklerini gösteren ibretli bir tecrübedir.
AKP'li yerel yönetimlerin içki takıntıları, Türk turizmindeki yükseliş çizgisini kıran bir başlangıç olmuştu.Kentlerde içkili lokantaların toplanacağı "kırmızı bölge"ler yalnız haritaları değil, Türk turiziminin yabancı ülkelerdeki görüntüsünü ve rekabet gücünü de lekeledi.Yabancı medyada bu durum, iktidarın topluma İslâmi yaşam biçimi dayattığı şeklinde yorumlandı. Türk turizmine zarar vereceği yazılıp çizilince AKP liderliği tepkilerden etkilenerek belediyelerin yaygınlaşmaya yüz tutan icraatını frenlemek zorunda kaldı.Şimdi ülke yavaş yavaş genel seçim havasına girerken acaba "atış serbest" icazeti mi çıktı? İçki takıntısı yeniden atağa mı kalkıyor?İstanbul'un Fatih Belediyesi "Umuma açık iş yerlerine ruhsat verilmesi" işlemlerini yeni esaslara bağlarken içkili lokanta, içkili gazino, diskotek, bar, hatta internet kafe ve kahvehane gibi iş yerlerinin açılma ve devir şartlarını ağırlaştırdı.Bu adım açık açık "içki haram" gerekçesine dayanmıyor, Fatih Belediyesi sınırlarında sayıları 600'e varan bu iş yerlerinin "suç odağı" haline gelmeye başladığı bahanesini kullanıyor.Elbette yerel yönetimler bir dereceye kadar alkolizmle mücadele misyonu üstlenebilirler. İçkili yerlerin bölge asayişine olumsuz tesirleri olmasın diye tedbir üretebilirler.Ama bu gayretler, ekmeğini bu tür iş yerlerinden çıkaranlara haksızlığa dönüşmemeli, hele hele içkisini efendice içen, eğlenen insanları "zındık" ve potansiyel suçlu olarak görme yanlışına asla saplanmamalıdır.Neyse, son sözü biz değil de, baskıcı otoriteye ve gerici kafaya keskin hicivleriyle bir ömür kök söktüren Neyzen Tevfik söylesin: Rakı, şarap içiyorsam sana ne?Yoksa sana bir zararı, içerim.İkimiz de gelsek kıldan köprüyeBen dürüstsem, sarhoşken de geçerim.Bu çile bitsin artık!Hazine bonosu aldıklarını zannederken İmar Bankası 'nda paraları buhar olan 22 bin ailenin cehennem azabı bir türlü bitmiyor.Ankara 10. İdare Mahkemesi'nin aldığı karar, ümitlerini kaybeden bonozedelere yeniden hayat vermiştir. Ama bu mağdur insanları sürekli yokuşa süren gizli güç nihayet boyun eğecek midir; bunu bilmiyoruz.Mahkeme, Hazine bonosu alan bir vatandaşa parasının faizi ile birlikte geri ödenmesine karar verdi. Karar, öteki bono mağdurları için de emsal olacak.Zaten vicdanın gösterdiği doğruyu mahkeme onaylamıştır.Devletin hizmet kusuru nedeniyle dolandırılan ve haklılıkları bir örnek davada yargı tarafından da teslim edilen 22 bin mağduru yeni bahanelerle bekletmenin arük hiçbir meşru mazereti kalmamıştır.İktidar ödeme yapmadan geçecek her günü kazanç sayma yanlışına düşmemelidir.Zaten bunu şimdiye kadar fazlasıyla yaptı.Bonozedelere çektirdikleri, bu iktidarın en büyük günahıdır!
Onuncu Yıl Marşı'nın bizim hayatımızda çok özel bir yeri ve önemi vardır.Türküm demekten ve kendini Türk hissetmekten duyulan mutluluğun doruğa ulaştığı anlar, bu marşın aynı heyecanı paylaşan kabalıklar içinde söylendiği zamanlardır.Ama çelişkiye bakar mısınız; Dolmabahçe Sarayı'nın 150'nci yılı onuruna düzenlenen gecenin kapanışı için düşünülen bu marş, Başbakan'la bağlantılı bir tatsızlık çıkabilir kaygısı ile programdan son anda çıkarıldı.Marşı Kenan Doğulu söyleyecekti ve konuklar da ona katılsınlar diye masalara 2 bin bayrak dağıtılmıştı.Fakat Başbakan'ın "bir saat kalıp gideceği" bildirilince programı yöneten İzzet Öz "Onuncu Yıl Marşı, Başbakan gittikten sonra söylendi" spekülasyonlarına meydan vermemek düşüncesiyle Kenan Doğulu'nun programını iptal etti.Ektiğini biçiyor...Sonra Başbakan fikir değiştirip geç vakte kadar oturdu ama iptal edilen bu bölüm programa yeniden eklenmedi.Onuncu Yıl Marşı sansür edildiği ile kaldı.Doğrudan Başbakan'ı suçlamak haksızlık olur. Ama millet olma duygusunu ateşleyen bu marşın sansür edilmesine niçin dolaylı da olsa sebep olmuştur; başkalarından önce kendisi cevap aramalıdır.Böyle bir kaygı niçin Tayyip Erdoğan veya Erbakan için akla gelebiliyor da başka hiçbir Başbakan için gelmiyor?Bu sorunun cevabını "alt kimlik-üst kimlik" yanlışlarında aramak hiç yanlış olmaz.Keşke unutmak mümkün olsaydı ama unutulmaz... Başbakan bir TV mülakatında şunlan söylemişti:"Bizim 780 bin kilometrekare içinde yaşayan her insan kendini anlattığı zaman Türkiyeliyim' diye anlatır zaten... Türk olmak noktasında Türküm' demekten gocunmayan da 'Ben Türküm' der."Görüntü bozukHerkes bilir ki bu marş, gocunup gocunmamak ne söz; Türküm demekten onur ve gurur duyanların heyecanıdır.Dolayısiyle Başbakan'ı düşünerek marşı sansür edenlerin ayıbında Tayyip Erdoğan'ın kendi payını araması çok yerinde olur.Gecenin program düzeninden değiştirenler işgüzarlık yapmış olabilirler ama bütün kusur onlara yıkılamaz.Düşünmüşlerdir:Başbakan'ın kimliğini "Ne mutlu Türküm diyene" fikri değil "Elhamdülillah Müslümanım" zikri yansıtıyor.Başbakan "Türkiyelilik"ten söz ederken bu marş "Türke durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!" diyor. Ne olur ne olmaz, Başbakan' ı kızdırmayalım...Böyle düşünmüş olabilirler ama keşke bu kadar kolay harcamasalardı marşı.Neyse, olan oldu. Bundan sonrası için dileğimiz, Başbakan'ın olaydan gereken dersi çıkarmayı bilmesidir.Lider, kendisini izleyen insanlara doğru şeyler yaptıran kişidir.Başbakan'ın ve iktidarın verdiği görüntü, kendilerinden etkilenen insanlara doğru şeyler yaptırmıyor.
Dini sömüren siyasetçilerin yarattıkları ibret niçin ders verici olmuyor?Siyaseti din istismarı üzerinden yapanların hepsi, aynı felâketli sonuçları mutlaka kendi tecrübelerinde yaşamak ve yaşatmak zorundalar mı?Dinle oynayan partiler, Cumhuriyet'in laik geleneklerine büyük zararlar verdiler. Bu zorlamalar, demokratik rejimde kesintilere bile sebep oldu.Tayyip Erdoğan'ın AKP deneyi, siyasi operasyon olarak başarılıdır ama toplumsal maliyeti açısından acıklıdır, vahimdir!Üç buçuk yıllık "Ilımlı İslâm" icraatının ortaya çıkardığı manzarayı dün Hürriyet'te Ertuğrul Özkök, saygın bir Amerikan araştırma kuruluşunun bulgularına bakarak değerlendiriyordu.Korkmuştu ve "Bu araştırma Türk halkının gerçek duygularını yansıtıyorsa bir felâkete gidiyoruz" diyordu.Felâketin sebebiÇünkü İslâm dünyasının en makul üyesi bildiğimiz Türkiye bu araştırmaya göre Müslüman dünyanın en fanatik ve en fazla düşmanlık üreten ülkesi haline gelmiş durumdadır.İslâmi ideolojinin ılımlı da olabileceğine dayanan AKP denemesi için bu araştırmanın ortaya koyduğu resim, tam bir iflâs görüntüsüdür.Peki Tayyip Erdoğan ve kurmaylan acaba işledikleri hatanın farkına varmışlar mıdır?Hatadan dönmenin faziletini gösterecek yüreğe ve akla sahipler mi?Din sömürüsünün ılımlısı-aşırısı olmuyor. Yarış ortamının açıldığı her yerde aşırılar kazanıyor.Bakın İstanbul'da iki radyoya RTÜK uyarı cezası verdi.Sebep; radyodan dinleyicilere başı açık hanımları örtünmeleri konusunda "Müslümanca, delikanlıca" uyarmaları öğütlenmiş, Başbakan da gönderme yoluyla eleştirilmiştir:Nerede duracak?"Eskiden her taraf dindar insanlarla doluydu. Eşi örtülü, ibadet ehli insanlar.. Kendi halkının önüne çıkıp, ikide birde poz veren, flaş patlatılan, karısını insanlarla sosyal aktivite adına onunla bununla tokalaştıran...Laiklikle kavga eden, din sömürüsü yapan siyasetçi hiç unutmayacak:Toplum inanan-inanmayan diye bölünmeye başladığı zaman herkesi "yeteri kadar Müslüman" bulmayan birileri mutlaka çıkacaktır!İranlı yazar Emir Tahiri'nin uyarısını çerçeveletip asmak lâzım:"İran'da İslâmi Eğilim adıyla yönetime gelen Humeyniciler, kendi devrimlerinin ilk kurbanları oldular. 1979'u izleyen dört yılda 400 din adamı ve Humeyni yanlısı siyasetçi, İslamcı köktenciler tarafından yeteri kadar İslamcı bulunmayarak öldürüldü."Cumhuriyetin laiklik geleneğine zarar vermenin pişmanlığı yoktur. Herkes aklını başına alsın!