VATAN'ın anketi, bir baskın seçimin AKP için akıl kârı olmayacağını ortaya çıkardı.Yaptırdığımız kamuoyu araştırması iktidar partisinin bir önceki genel seçime göre oylarını artırmasına rağmen tek parti hükümeti kurmasına yetecek meclis çoğunluğunu elde etmekte sıkıntıya düşebileceğini gösteriyor.Çünkü bugünkü eğilim değişmediği takdirde CHP'nin yanında DYP ve MHP de barajı aşacaklardır.Geçen seçimde yüzde 34 oyla mecliste anayasa değiştirecek çoğunluk elde eden AKP, oylarını yüzde 37'ye çıkarsa dahi bu defa tek başına iktidar olmayı garanti edemiyor.Yani anketin ilk sonucu şudur; kimse erken seçim beklemesin!Çünkü erken seçime gitme iradesini tek başına elinde tutan AKP'nin böyle bir hamleden bekleyebileceği bir kazanç yoktur. Bu durumda siyasi takvim doğal akışında ilerleyecek, AKPyeni cumhurbaşkanını seçecek, sonbaharda da genel seçime gidilecektir.Belli ki önümüzdeki dönemin siyasetini cumhurbaşkanlığı seçimi zemininde oluşacak kamplaşmalar ve tartışmalar belirleyecektir.Muhalefet partilerinin elinde fazla olanak yok. En büyük hedefleri, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi talebini baş edilmez bir toplumsal baskı haline getirmek olabilir.Çünkü rakamlar açıkça gösteriyor ki muhalefet partileri toplumda umut, özlem ve heyecan yaratmaktan uzaktır. Geriye ne kalıyor? İktidarın niyetleri ile ilgili şüpheleri kaşıyarak halkı korkutma...AKP de nasıl olsa bu şüpheleri hak etmek için elinden geleni yapıyor ama sistemin bir iktidar alternatifi yaratması pek kolay görünmüyor.Tablonun değişmesi zorMesela CHP.. Muhalefetini beğenenler bile bu partiyi iktidarda düşünemiyor. Son kullanma tarihi geçmiş ilâç gibi...MHP yükselişte ama Mehmet Ağar faktörü milliyetçi sağ oyları daha çok DYP'ye çekiyor. Ama aynı nedenle DYP'nin eski oyları evine dönmekte tereddüde düşüyor.Laiklikle sorunu olmayan sağ kesime hitap eden partiler heyecan verici bir toplum projesi veya birleşme hamlesi ortaya koymadıkları takdirde bu "AKP'ye mahkûm" tabloyu değiştirmek kolay olmayacaktır.İki hafta önce açıklanan "Türkiye'de Sosyal Tercihler Araştırması" nda seçmenin yüzde 40'ı merkezde olduğu halde merkez partisi olarak algılanan siyasi parti bulunmadığı belirtiliyordu.Basiret ve özveri..VATAN'ın seçim anketi o resmi doğruluyor. Bugün bir seçim olsa kime oy vereceğini bilemeyen, cevap vermeyen, "sandığa gitmem" diyen veya gidip geçersiz oy vereceğini söyleyen kişilerin oranı yüzde 27'yi, yani AKP'nin oranını geçiyor.Bu insanlar AKP'den üreyen riskleri önemsiyor ama "denize düştüm" diye etrafında yüzen mantar simitlere tutunmaya da pek razı olacak gibi görünmüyor.Türkiye'nin yakın ve orta vadeli siyasi geleceğini, iktidarın cumhurbaşkanı seçiminde göstereceği basiret ve özveri belirleyecektir.Dileriz rekabetsizliği, güçlerinden doğmuş ve hak edilmiş bir ödül gibi kullanmaya kalkmazlar!
Türkiye üç yıl iyi gitti ve itibar kazandı. Fakat son zamanlarda risk faktörleri tırmanış gösteriyor.Çünkü cumhuriyete, hukuka, demokrasiye bağlılığı ve yolsuzluklara karşı duyarlılığı konularında AKP iktidarı zaten var olan şüpheleri haklı çıkarmaya başlamıştır.Aslında hep vardı da çoğumuz, iktidara teşvik edici olsun diye bu şüpheleri bastırmaya çalışıyorduk. Ama yararlanamadılar.Laiklik ekseninde yapılan "inanan-inanmayan" ayrımı ve bu sorumsuzluğun üreteceği toplumsal ve siyasi cepheleşme, iktidarın geleceğe dönük en büyük vebali olacaktır.Niçin? Çankaya'yı elde etmek, bir seçim zaferi daha kazanmak için mi?Dün turizm cenneti Ölüdeniz'in Belediye Başkanı Keramettin Yılmaz "Ölüdeniz plajlarında çarşafla, haşema ile (İslâmî erkek mayosu) denize giren olmaz" diyordu.Özellikle akşam verilen resmi davetlerdeki abartılı görüntüler nedeniyle Ankara her gün biraz daha Arap başkentlerine benzemeye başladı.Şu andaki gidiş, AKP'deki bir kesimin Cumhurbaşkanı seçimini "Türbanın unvan maçı" inadına sürükleyeceğini gösteriyor.Ölüdeniz'de haşema olmayacak ama Çankaya'da türban olacak!Böyle bir tablo, türbanı ideolojik amaçla takmayanlar da dahil topluma kendini iyi hissettirecek mi?Başbakan Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak için göze alacağı risklerin, kendisini hangi bedelleri ödemiş ve bu yüzden ne duruma düşmüş bir Türkiye'nin Cumhurbaşkanı yapacağını iyi hesap etmelidir.Bu hesabı bizden önce yabancılar yapıyor. Meselâ Washington Times gazetesi, Türkiye'deki istikrarsızlık potansiyelinin Yunan politikacıları korkuttuğunu yazdı.Yunanlılar, AKP ile laik güçler arasında çatışma tırmanırsa bundan kendilerinin de zarar göreceğini düşünüyor. Doğrudur.İstikrarlı hükümetler varken Türk-Yunan ilişkileri iyi gidiyor, istikrarsızlık doğduğunda siyasetçiler halkı uyutmak için dış ilişkilerde gerginliğe oynuyor.Başbakan Erdoğan, kararının Türkiye'den çok daha büyük bir coğrafyanın hayatını etkileyeceğini bilerek hareket eder umarız.Çıldırdık mı biz?Başlığa çıkardığım bu soruyu son zamanlarda kendi kendime daha çok sormaya başladım.Çünkü özellikle çocuklarımıza yönelik eğitim ve terbiye anlayışımız, sevgi ve sorumluluk duygusu ile hareket eden gelişmiş toplumlarınkine benzemiyor. Canavarını kendi eliyle yaratıp büyüten Dr. Frankeştayn'a daha çok benziyor.Çocuklarını silâh fuarına götüren babalar, bugünkü manşete yansıyan sözümüz sizedir!Çocuklarınızı bir tatil gününde götürecek başka yer mi bulamadınız? Haydi, müze, sergi, konser düşünmeye daha birkaç kuşak zaman var ama kırı da mı düşünemediniz?Organizatörler, size daha büyük teessüf!Gelişmiş toplumlar, silâh alma yaşını idrak etmemiş kişileri bu sergilere sokuyor mu? Bu toplumun kendini savunmaktaki aczini ticari çıkar uğruna sömürmek vicdanınızı hiç sızlatmıyor mu?Ülkenin mülkî idarecileri, size de bir çift sözümüz var; Bu ülkeyi av sahası gibi kullanan silâh tüccarlarına karşı çocukları korumak göreviniz değil mi? Bu ülke bu kadar sahipsiz mi?Devamsızlık yüzünden sınıfta kalan on öğrenci dün Diyarbakır'da okulu basarak müdürün burnunu kırmış.Çocuklar yanlış yolda olduğumuzu ellerinden geldiği kadar anlatıyor ama biz anlayamıyoruz!
Tayyip Erdoğan'ın yeni Cumhurbaşkanı için sıraladığı niteliklere bakmayın siz...Cilayı kazıdığınız zaman herkes kazanmıyor. Çünkü "barışa, sevgiye, birliğe, beraberliğe zemin hazırlayacak" birinin yürürlükteki seçim yöntemi ile çıkarılması mümkün değildir.Başbakan Erdoğan "Vakti saati gelince AKP grubu olarak oturur karar veririz" diyor. Bu yöntemle mecliste komisyon başkanı seçilebilir ama devlet başkanı seçilmez.Son genel seçimde 41 milyon seçmenin 9 milyonu sandığa gitmedi. Kullanılan oyların 1 milyonu iptal edildi. 14 milyon oy da barajın altında kalan partilerle ziyan oldu. Bu meclis 17 milyon seçmenin oyları ile şekillendi.Şimdi "AKP grubu olarak oturur karar veririz" derseniz, rejim için güvence arayan toplumun beklentilerine saygılı davranmış olur musunuz?Meşguliyet tedavisi!Bu sorunun cevabı "hayır"dır ama AKP, direnen son kale gibi gördüğü Çankaya'yı ele geçirme fırsatını feda etmeye hiç niyetli değildir.Eğer bu görüş doğru ise o zaman da şu soru akla geliyor: Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı seçimini niçin bu kadar erken tartışmaya açmıştır?Çünkü bu tartışmada AKP'nin tezlerini kabul ettirmesi şansı çok yüksek değildir.AKP'nin yaptırdığı seçim anketi bile, yüzde 80 gibi ezici bir çoğunluğun "Cumhurbaşkanı'nı halk seçsin" dediğini gösteriyor.Tayyip Erdoğan bu çağrıyı hayata geçirme niyetinde olmadığına göre hedefine sessiz ve derinden gitmesi, Cumhurbaşkanı tartışmasını bu kadar erken açmaması gerekirdi. Öyleyse neden yaptı bunu?Sivil toplumun sınavıKamuoyu araştırmaları konusunda uzman CHP'li Milletvekili Bülent Tanla'ya göre Başbakan, meclisin yaz tatilinde siyaseti Cumhurbaşkanı seçimine odaklamak, bu şekilde erken seçimi gündemden uzaklaştırmak istemiştir.Erken seçim baskılarına iktidarın göstereceği direniş, aslında Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkma kararına en güçlü kanıttır.Erdoğan'ın yolunu kesecek bir güç, siyaset zemininde görünmüyor şu an. Ama AKP'nin Cumhurbaşkanını kendi başına seçmesinin yaratacağı riskleri öngören yığınların anketlere yansıyan "Halk seçsin" çağrısı bir ümittir.AKP'nin kendi anketinde bu oran yüzde 80 çıktı.VATAN'ın çarşamba günü açıklanacak olan büyük seçim anketine bu talep hangi ağırlıkta yansıyacak çok merak ediyorum.Sivil toplumu iyi örgütlenmiş köklü bir demokraside bu büyüklüğe ulaşmış çağrı ve taleplere hiçbir iktidar karşı koymaya kalkmaz. Aslında Cumhurbaşkanı 'nın halk tarafından seçilmesi opsiyonu, siyasetten önce sivil toplumun kendisini ispatlama sınavıdır.
Sinema, uluslararası siyasetin yalnız dili değil silâhı da. Bize karşı kullanıldığı gibi biz de kullanıyoruz..Türk askerlerinin başına Kuzey Irak'ta çuval geçirilmesi, aptal ve onur kırıcı bir saldırganlıktı. Bölgemizdeki Amerikan askeri faaliyetinin Türk halkında biriktirdiği tepki ve güvensizlik duygusu, çuval saldırısı ile öc alma talep eden bir düşmanlığa dönüştü.Metal Fırtına kitabının ve hele "Kurtlar Vadisi Irak" filminin başarısını işte bu psikolojik alt yapı getirdi. Hayalen de olsa "Türk Rambo" Kuzey Irak'a gidip askerimize hakaret eden Amerikalı'dan halkımızın talep ettiği intikamı aldı.Bu film bir "psikolojik savaş" ürünü olarak yapılmadı. Devletten para ve bilgi desteği alınmadı. Yaratıcılık tamamiyle Amerikan karşıtlığının seyirci ve para getireceğini gören yapımcılara aitti.Ama siyasi önderlerin öyle bir popülizm merakı var ki, Amerikalıları yanılttı.Yanlış izlenim verildiBaşbakan'a bir ay önceden özel gösterim yapılması, galaya AKP ağır toplarının aileleriyle gitmeleri, "eğlencelik" ötesi anlamlar yükleyerek filmi değerlendirmeleri, devlet destekli bir propaganda ile karşı karşıya bulunulduğu şüphelerini tahrik etti.Amerikan basını ayağa kalktı.Filmin "Amerikan karşıtlığını kullanarak bu karşıtlığı körüklediği"ni söylediler. Wall Street Journal "Belki de 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da geniş kitlelere ulaşan din ve ırk açısından en bölücü film" diye yazdı.Daha kötüsü bütün bu değerlendirmeler Başbakan Erdoğan ve öteki iktidar önderlerinin filme yönelmiş abartılı takdir sözleri ile aktarıldı.Aslında bu "tedbirsizlikler" devlet desteği şüphelerini çürütecek kanıtlardı. Çünkü öyle olsa iktidar yetkilileri bu faaliyetin olabildiğince uzağında durmaya özen gösterirlerdi.Ama belli ki böyle anlamak daha çok işlerine gelmiş..Kazanmak imkânsızİşte son zamanların çok izlenen dizisi "Commander in Chief' dizisi ile Amerika "Kurtlar Vadisi" ne misilleme yapıyor.Dizinin son bölümünde, İstanbul'a sağlık merkezi kurmak üzere gelen 22 Amerikalının Kürt teröristler tarafından rehin alınması konu ediliyor. Bu eksende Türkiye'nin Kürt politikası ve Başbakan, onun askerle ilişkileri küçük düşürücü bir üslupla eleştiriliyor.Güvendiğim bir hariciyeci "Bu filmde CIA veya Pentagon telkin ve yönlendirmesi bulunmadığına kimse beni inandıramaz" dedi.Hollywood ABD dış politikasının en etkili propaganda makinasıdır. Akıllı bir yönetim, ülkesini böyle bir makinanın önüne atmaz.Katliam kurbanı zavallı Amerikan yerlilerine "vahşi" demeyi dünyaya bu makina öğretmedi mi?Rakip Amerika ise sinema yoluyla adil bir yarış yapılamaz. Bunu bilerek hareket edelim.Belki daha da önce şundan emin olmalıyız: İki ülkenin menfaati müttefik kalmayı gerektiriyor mu? Bu sorunun bilinen cevabı iki tarafta da "evef'tir.O halde halkları birbirlerine karşı kışkırtmanın mantığı nedir?
Başbakan dün AB'ye resti çekti. Sonunda isyan ettirip patlattılar adamı!"Kuzey Kıbns'a izolasyonlar kalkmadıkça limanlar konusunda adım atmayız. Müzakereler durursa durur" dedi.Başbakan Erdoğan'a hak vermeyecek bir vicdan sahibi bulunamaz.Mesela BM Genel Sekreteri Annan... Görev döneminin sonu yaklaştı. Vicdanının sesini tarafsızlık adına bastırmak mecburiyeti hafiflediği için dün yüreğinin yükünü boşaltmıştır:"AB'nin Kıbrıs'ı üye kabul etmesi işleri zorlaştırdı. Masada oturan taraflardan birinin AB üyesi, diğerinin aynı kulübe girmek isteyen bir ülke olması müzakereleri çok güç hale getiriyor."Evet, koca AB şu an Rumların rehini gibidir. Kulübün büyük üyeleri köpürseler de bu istismarı önleyemiyorlar.Türkiye'nin tek kozu, limanların Rum gemi ve uçaklarına açılması kararını hayata geçirme opsiyonudur. Başbakan Erdoğan "Siz KKTC üstündeki izolasyonu kaldırın biz de limanları açalım" diyor.Bu güçlü bir savunma mevziidir. BM'den bile yankı bulduğuna göre Rumları sıkıştıracaktır. Ama ah, o Kasımpaşalı tavrı yok mu!..İktidar şunu düşünmüş olabilir:Limanları açmıyoruz diye müzakereleri askıya alamazlar. Bu karar için gerekli oy çokluğu bulunamaz. Ama öte yandan "Durursa dursun" efelenmesi milliyetçi oyların AKP'ye yönelmesine yardım edebilir...Bu hesap doğru bile olsa ahlâki değildir, ülkenin menfaatine hiç değildir.Türkiye haklıdır. Haklı olan tehdit etmez. Bu tehdit AB karşıtı cepheden "oy devşirmenin artistliği" değilse daha da fena.Çünkü o zaman iktidar AB sürecinin istikrar ve büyüme için ne kadar önemli olduğu gerçeğini kaybetmiş demektir."Batı sermayesi gelmezse Arap sermayesi geliyor; yine gelir" diyenler çıkabilir. Arap sermayedarlar bu ihtimale karşı niçin geldiklerine dair gerçeği acele AKP'li dostlarının kulağına üflemeliler.Din kardeşi olduğumuz için mi getirdiler dolarları, yoksa AB süreci Türkiye'de ilerliyor diye mi?Halkı dinleyin!AKP'nin yaptırdığı anket bilge bir dedenin öğütlerini veriyor.Tabii anlayana...Meselâ "Kimi Cumhurbaşkanı görmek istersiniz?" sorusuna ankete katılanların yüzde 15,4'ü Ahmet Necdet Sezer demiş.Yüzde 13,4 ile Arınç ikinci, yüzde 11,6 ile Tayyip Erdoğan üçüncü çıkmış.Halk Sezer'in yeniden aday olamayacağını bilmiyor mu?Biliyor ama Çankaya'ya çıkacak kişide Sezer nitelikleri aradığını duyurmak istiyor. Aksi halde bu seçimin "kazalara gebe" olabileceği uyarısını da eksik bırakmıyor.Anket, güvenli çözümün yolunu da göstermiştir. Yüzde 80 gibi ezici bir çoğunluk "Cumhurbaşkanı'nı halk seçsin" demiştir.Şimdi AKP'ye "Niye anket yaptırdın?" diye sorulmaz. Halkın ne düşündüğünü bilmek iyi bir şeydir.Dua edelim de bir yıl sonra "Madem halka sordun, niye istediği şeyi yapmadın?" diye hesap sormak mecburiyetinde kalmayalım!
Sevgili izleyiciler, Türkiye'nin 11'inci Cumhurbaşkanı için aday kayıt işlemleri başlamıştır. Hayırlı olsun...Başbakan Erdoğan dün Makedonya dönüşü uçakta 11 ay sonra seçeceğimiz cumhurbaşkanı adayını tarif etti.Manşette gördüğünüz gibi aslında kendini tarif etti.Tayyip Erdoğan'a göre aday, Türkiye'yi temsil yeterliliğine, ülkenin birlik ve beraberlik zeminini hazırlama yeteneğine, ayrıca bu zemini iyi koordine edecek lider niteliklerine sahip olmalı.Eskilerin "dört başı mâmur" dedikleri böyle bir karaktere Başbakan Erdoğan'ın kendinden başka hiç kimseyi yakıştırmayacağını onu tanıyan herkes bilir.Ayrıca halk katındaki desteği partisinin önünde giden biri olarak böyle düşünmesini az gelişmiş demokrasimizin şartları ona hak olarak tanımaktadır.Tarife uyuyor mu?Gerçek bir demokrasi olsa ve de Erdoğan'ın çizdiği çerçeveye girecek kalitede birkaç karakter AKP'de bulunsa her şey başka olurdu. Meselâ...Laikliği yeniden tanımlamak isteyen ve elinden gelse eğitim sistemini imam hatip üstünden tekrar örgütlemeye hazır tavrı ile;Yürüttüğü türban inatçılığı ve yargıçlara dini konulardaki ihtilâflara bakarken ulemaya danışmalarını öğütleyen ölçüsüzlüğüyle;Türk'ü bir alt kimliğe indirgeyen büyük yanlışı ile ve cumhuriyetin temel kurumlarına hücum etmekten bıkmayan fırsatçılığı ile kendi çizdiği çerçeveye oturmadığını biri çıkıp mutlaka söylerdi.Bu gerçekleri gören ve Anayasa'da cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini okuyan herkes haklı olarak huzursuzluğa sürükleniyor. Çünkü Erdoğan Çankaya'ya çıkarsa AKP iktidarı kendisini denetleyen çok önemli bir mekanizmadan yoksun kalacaktır.Çünkü hem Çankaya'da Sezer olmayacak, hem AKP'nin başında kendisi olmayacak.Macera riski öyle bir durumda başarı şansından daha fazladır.En doğru uzlaşma..İşte o nedenle çare arayanlar, erken seçim yapılsın ve cumhurbaşkanını yeni meclis seçsin önerisinde bulunuyorlar.Bazıları da "Halk seçsin" diyor.Başbakan bu yolları da kapamış, "Vakti gelince AKP grubu olarak adayın kim olacağına karar veririz" demiştir.Artık belli ki "Sakın aday olma. Partini ve iktidar şansını tehlikeye sokma. Özal'ın ve Demirel'in yanlışına düşme" çağrılarına kulak vermeyecektir.Çünkü kendisi aday olmazsa, boş kalacak meydanı kontrol edebilmesi ve rejim için endişe sebebi olmayan birinin seçilebilmesi garanti edilemeyecektir.Şu aşamada Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşma kültürünün belirleyici olmasına yönelik dualara "amin" demekten öteye bir şey yapamıyoruz.En adil ve demokratik uzlaşmanın sandıkta sağlanacağını bilerek Cumhurbaşkanı'nı iki turlu seçimle halka seçtirmek için bir şey yapamaz mıyız?Zorlamalıyız. Kâinat altı günde kuruldu, 11 ayda neler yapılmaz!
Ekonomi 4 yılda toplam yüzde 35 gibi müthiş bir oranda büyüdü ama işsizlik sorunu milim küçülmedi.Işık Üniversitesi'nin anketinde işsizlik, açık farkla Türkiye'nin en önemli sorunu çıkıyor. Halk dört yıl önce de "Bir numaralı sorun işsizlik" demişti.Dev büyüme bile nüfus artışının iş talebine yetişemiyor.Nüfus politikaları bunun için vardır. Eğer bir ülkede işsizlik, hiç değişmeden her yıl bir numaralı sorun oluyorsa, ülkeyi yöneten kadroların ayılması gerekir.Başbakan iki yıl önce "Allah ne verdiyse çoğalın" demişti. Dün de Sağlık Bakanı onun izinden giderek "Doğurganlık sayımızı düşürmeyelim" çağrısında bulundu.Bu yıl Kamu Personeli Seçme Sınavı'na 2,5 milyon genç girecek. Bunların yarım milyonu üniversite bitirmiş. Yoksulluk sınırı altında bir maaşı kurtuluş sayan bu gençlerin en çok 70 bini birer memuriyete yerleşebilecek.Sonra?. Sonra başka sıkıntılarla boğuşmaya başlayacaklar.Memur gibi yaşamanın maliyeti vardır. Özellikle büyük kentlerde bu zorluğu aşamayanlar daha mutsuz olacaktır. Peki, hizmetin kalitesini düşüren o mutsuzluğun yükünü kimler çekecek? Elbette işi devlet dairesine düşen vatandaşlar..Bütün muhafazakâr iktidarlar nüfusun kontroluna karşı, bunu anlıyoruz.Ama "günah" anlayışının abartılarak toplumsal ve ekonomik çözümlerin engeli haline getirilmesine itiraz etmek lazım. Çünkü bu her şeyin ayarını bozuyor.Asıl büyük günah, sevgi ve güvence veremeyeceğimiz bir çocuğu bile bile dünyaya getirmektir.O imkânları sağlayacak güce erişene kadar beklemek günah olamaz; olsa olsa Tanrı'nın övgüsünü alır.Sopayla borsa yönetilmezMaliye Bakanı borsada oynayan Türk yatırımcılara sopa gösterdi dün.Çok fazla kâr peşinde koşup yabancıların kafalarını karıştırıyor, onların da huyunu bozuyorlarmış."Hareketlerine dikkat etmeleri lâzım. Türk ekonomisinin görünümünü bozmamaları lâzım. Bozarlarsa ne olur? O zaman ben de yapacağımı bilirim!"Bu tehdit, ticaretin, borsanın tabiatina ters bir çıkıştır. Kaldırdığı sopa bütün piyasayı tedirgin edecektir.Borsaya giren elbette kâr peşinde olacak. Ticaret bu.. Kendileri yumurta fabrikası kurarken "kâr olmasın, nam olsun" mu dediler?AKP iktidarı içerde hazıra kondu, dışarda da şanslı bir döneme denk geldi. Yanlışlık şurada: Bu iyiliği tümüyle kendi marifetleri zannettiler.Şimdi, içerde ertelenmiş kararlar ve dışta ters esmeye başlayan rüzgârlar yüzünden sarsıntı başlayınca şaşırdılar.Kendilerine gelmeleri ne kadar zaman alır derseniz...Maliye Bakanı sopa gösterebildiğine göre epey zaman gerekecek!
Müze ve kültür konularında kendimizi dünya gündemine kötü bir şekilde çıkaracak sebepleri yaratmakta üstümüze yok.Amerika'ya kaçırılan Karun hazinesini mahkeme karan ile geri getirdikten sonra onu koruyamayıp çaldırdığımızla ilgili haberler Türkiye'ye itibar kazandırmadı.Tersine, alaycı eleştiriler şu temayı işledi:"Türkiye, elinde tarihsel emanet bulundurmayı hak etmiyor."Hırsızlığa karşı müzeleri nasıl koruyacağımız sorusuna cevap bulamadan dün yeni bir sarsıntı geçirdik.Dileriz korktuğumuza uğramayız.Çünkü işler ters giderse son rezalet, Karun hazinesini koruyamamaktan doğan ayıbı kat kat aşacaktır.Kırk katır, kırk satırMesele, tarihi Bodrum Kalesi'nin Saint Jean Şövalyeleri tarafından işkencehane olarak kullanılan bölümünün kapısındaki yazıdır.Taş üstüne Latince "Tanrı'nın bulunmadığı yer" kazınmış.Müzeler Genel Müdürlüğü, bir şikâyet üzerine Bodrum'a müfettiş ve arkeolog göndermiş, onlar da yazının sahte olduğunu, eski müze müdürünün zoru ile bir teknisyene kazıtıldığını belirlemiş ve üstünün kapatılmasını emretmiş.Fakat müzenin eski müdürü yazının gerçek olduğunu iddia ediyor.Yani iki ucu pis bir değnek var:Ya iktidarın gözüne girmek için "din polisliği" ne soyunan bazı küçük adamlar eliyle tarihi bir eseri bozma suçunun eşiğinde yakalanmış olacağız...Veya olmayan bir şeyi yazan sahtekârlarımız eliyle tarihe hile yapmış duruma düşeceğiz. Hangisini seçelim istersiniz?Önce öp sonra tosKültür ve Turizm Bakanı Koç, bir uzmanlar komisyonunun bu hafta tartışmalı yazıyı yerinde inceleyeceğini söyledi."Eğer bu yazı tarihen var ise, üzerini kapatmak, tarihin bana emanetine hıyanet etmektir, bunu yapamam" dedi.Ama şu var:Emrindeki Müzeler Genel Müdürü'nün talimatını Müze Müdürü yerine getirmiş olsaydı, Bakan'in teşkil edeceği heyet kapının üstünde hiçbir yazı bulamayacaktı. Ve sahte bile olsa o yazının gerçek olabileceği şüphesi hep bizi suçluluk gölgesinde bırakacaktı.Koç, Genel Müdür'ün emrini yerine getirmeyen Müze Müdürü'nü önce öpsün, sonra okkalı bir tos vurup göndersin!Ciddi bir tehlike geçirdik. Devlete kadar sızmış radikal islamcıların tertiplediği bir kültür cinayeti ile suçlanabilirdik.Çünkü o yazının sahte olduğunu kanıtlama imkânı kaybedilseydi, Bodrum'daki operasyon, Buda heykellerinin Afganistan'ta Taliban tarafından tahrip edilmesinin "Alaturka versiyonu" diye takdim edilecekti.Geçmiş olsun. Ama hep uyanık olalım!