Yıllanmış tehdit Irak Devlet Başkanı Talabani’nin sözleriyle su yüzüne çıktı.Talabani iç işlerine karıştığımızı, vazgeçmediğimiz takdirde Türkiye’deki muhalif güçleri kışkırtacaklarını açıkça söyledi.Aslında bu geleceğe dönük tehdit olduğu kadar geçmişle ilgili açık bir itiraftı.Irak batağında yaşadığı yalnızlık ve çaresizlik Amerika’yı bir avuç Kürt’e rehin etmiştir. Irak Kürtleri ile Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Amerika’nın önceliği elbette Türkiye’dir ama onu “İkili oynamaktan vazgeç, tercihini yap” diye zorlayan bir muhatap bulunmuyor Ankara’da.O nedenle bir öyle, bir böyle oynuyorlar. ABD Başkanı Bush önceki gün Fox televizyonuna Irak’ın üçe bölünmesine karşı olduğunu söylüyordu. Niye? “Öyle bir durumda Kürtler Türklere sorun çıkarırlar” diye korkuyormuş!NATO Savunma Koleji’nde, Anadolu’nun neredeyse tüm doğusunu içine almış Kürt devleti haritasını Türk subayların önüne Amerikalıların koyduğunu bilmeyenler “Şu Coni’ler ne kadar candan dost” der!Ağar yardımıDYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, siyasi var oluş sebebini yok etmeyi göze almak pahasına niçin PKK’yı da kapsayan bir af çağrısı yaptı?PKK’nın tahrik ettiği milliyetçi oy kaynağından kovasını doldurmak dururken DTP’ye kapılanmış oyları daha kolay devşireceğini düşündüğü için mi?Hayır; şunu gördü: Kuzey Irak’tan sökülmediği takdirde PKK’nın sonu getirilemeyecektir.Amerika işgal otoritesi oldukça Türkiye orada operasyon yapamayacaktır.Irak’taki Kürt yönetimi de Türkiye’ye karşı kullandığı PKK kozunu sonuna kadar elinden çıkarmayacaktır.Bunu yalnız Mehmet Ağar mı gördü?Hayır, iktidar da görüyor. Başbakan ile Dışişleri Bakanı’nın Ağar’a ve iyi niyetine kefil olmaları bundandır.Baklayı çıkardıDün iki önemli demeç geldi: Irak Dışişleri Bakanı Zebari “Irak ve Amerika’nın PKK’ya karşı cephe açıp savaşması mümkün değil” dedi. “PKK’ya ateşkesi biz kabul ettirdik” dedi.Amerika adına nasıl konuşabiliyor?“PKK’ya ateşkesi kabul ettirme” gücü “ateşkesi sona erdirme” opsiyonunu da içine alıyor mu?İkinci haber Strasbourg’tan geldi.Avrupa Parlamentosu’nda yapılan “AB-Türkiye ve Kürtler” konulu konferansta Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir, konfederalizm çağrışımı yapan bir yönetim modeli önerdi: Vali ve belediye başkanı yetkilerini kullanan, halka seçtirilen ve bölgedeki petrol ve su kaynaklarına sahip olan bir yönetim.Bölücü eğilimler görüldüğü gibi gün günden cüret kazanıyor.Türkiye’nin birliğini savunanlar, siyaset geliştirmekte daha aktif olmak zorundalar. Dikkat, ipler elimizden kaçıyor!
Başbakan’a geçmiş olsun. Türkiye’ye de geçmiş olsun. Dünkü macera çok şükür ucuz atlatılmıştır.Bir kez daha görüldü, AKP iktidarının iki konuda ciddi zayıflığı var.Birincisi kadercilik, ikincisi “eş, dost, akraba, yandaş kayırmacılığı” demek olan nepotizm.Kader bir şans sorunu mudur yoksa seçim mi?Alın yazısına ve şansa inansanız bile daha çok eğitimle kazandığınız birikimleri değerlendirerek kaderinizi kendini seçimlerinizle belirlersiniz.Mesela Türkiye gibi bir ülkenin başbakanının sağlığı ile ilgili olumsuz bir belirtiyi hafife alma hakkı olmamalıdır.Ama ondan da önce böyle bir başbakanın doğuracağı risklere karşı devletin işleyen bir tedbir mekanizması olması gerekir.Göstere göstere geldiBunların hiçbiri yokmuş. Olmadığını çok daha ağır bir bedel ödeyerek öğrenebilirdik.Başbakan’ın her günü yoğun geçiyor. Bu temponun yükü oruç tuttuğu için katlanıyor. Başbakan önceki gece geç saatlere kadar partisinin MYK toplantısını yönetti. Başının ağrıdığından şikâyet etti ve evine gitti.Dün doktorların açıkladığına göre ya sahura kalkmadan veya sahurda çok az yiyerek oruç tuttu ve dün öğle saatlerinde meclise giderken kan şekerinin düşmesi (hipoglisemi şoku) üzerine hastaneye götürüldü.Çağı ile çatışan toplumlar işte böyle kriz anlarında çuvallar.Başbakan’ın konvoyunda bir ambulans, başağrısı sinyali nedeniyle en azından yanında bir doktor bulunsaydı şüphesiz şoka hiç girmeyecekti.Ve ardından yaşanan öbür terslikler... Onlar da olmayacaktı.Teknik devlet hayaliBaşbakan’ın makam aracı siren sesleri arasında hastaneye ulaştı. Şoför “doktor” diye bağırarak dışarı fırladığında güvenlik sistemi aracın kapılarını kilitledi. Korumalar, şoför ve sağlık personeli dışarda, baygın Başbakan kilitli aracın içinde. Bağırış, çağırış, karmaşa..Yakındaki inşaattan birinin bir balyoz kapıp gelmesi, zırhlı makam aracının camının kırılarak kapının açılması ve hastanın çıkarılması.Yitirilen zaman kalple ilgili bir rahatsızlık olsaydı çok üzücü sonuçlar doğurabilirdi.Başbakan’a refakat eden ekibin şoförü ile, korumaları ile her tür beklenmedik olayı göğüsleyecek eğitime sahip kişilerden kurulması, ayrıca böyle durumları defalarca prova etmiş olmaları gerekirdi.Ama AKP’nin “Bizden olsun” saplantısı, Başbakan şoförlerini eğitimli polislerden seçen geleneği değiştirmiştir.İşini makine gibi yapacak profesyonelin yerine Başbakan’ı babası gibi sevdiği için üzüntüden eli ayağına dolaşan melek yüzlü bir genç çocuğu getirmiştir.Çetin Altan’ın özlediği “teknik devlet” ufukta bile görünmüyor!
Milli formayı giymenin onuru sporcunun başarmak için varını yoğunu harcamasına yetmiyor!Haberden bu çıkıyor.Ama durun, belki gerçek öyle değildir? Belki yetiyordur da bizim Futbol Federasyonu’nu yöneten zihniyet buna inanamıyordur.Bizim futbol dünyamızı, hani düğünlerde çalanları, oynayanları dolar serperek, para basarak motive eden kültürün yaratıkları mı idare ediyor?Federasyon iç galibiyetlere 20 bin, dışardaki galibiyetlere 40 bin dolar prim tespit etmiş.Galibiyet aldığımız üç maçın oyuncularına 80 biner dolar ödenecekmiş.Yani al maçı, kap parayı!.Tam bir taşeron kafası!.Bu olay parça başı iş değil, 12 maç sonunda elde edilecek başarı ile ölçülecek bir paket projedir. Hedef 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası eleme grubundan finallere yükselmektir. Maddi teşvik işte bu hedefi desteklemelidir.Meselâ İrlanda elemeleri aşıp finallere katılacak olursa milli takımına “alın bu parayı bölüşün” diye 1 milyon Pound ödeyecek.İtalya, son Dünya Kupası’nı kazanan futbolcularına 250 biner Euro ödül verdi.Oysa bizim federasyon İrlanda’nın vaat ettiği paranın yarıdan fazlasını daha şimdiden ödüyor. İşler yolunda giderse millilerimiz, Dünya Kupası kazanan İtalyanların aldıkları parayı daha finallere bile gitmeden ceplerine koyabilirler. Niye?“Bizimkilerin yetenek ve moral eksiğini para ile kapatıyoruz” mu diyecekler?Biz bu sakat zihniyetin sporcularımızı temsil ettiğini düşünmüyoruz.Devlet kesesinden hovardalıktır bu ve sporun ahlâkına da terstir.Prim sistemi, eleme grubu sonundaki başarıya endekslenmeli, aşiret ağalarına özgü davranışlarla sporcuların onuru kırılmamalıdır.Milli formanın tek başına yetmediği başarılar büyük bahşişlerle gelecekse eksik olsun, gelmesin! Çelik balyozDers kitaplarına giren hurafelerden sorumlu tuttuğu 21 bürokratı Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik görevlerinden aldı.Rezalet ilk duyulduğunda hemen yapsaydı bunu kendisini övgü ile selâmlar “çocuklarımız güvenli ellerde” diye mutlu olurduk.Ama öyle değil; laik cumhuriyeti aşındıran zavallılıkların himaye gördüğü bu bakanlık, komutanların irtica tehlikesini gündeme getiren konuşmalarından sonra telâşa kapılıp sorumluları aramaya başlamıştır.Hüseyin Çelik’in yaptığı hizmet yine de az değil.Din üstünden siyaset yapanlar, sıkıştıkları zaman kullandıkları insanları hemen harcayıverirler.Bu değerli bir derstir.Bilime ve ahlâka ters işlere alet olmanın, hele eğitimcilik gibi kutsal bir mesleğin mensuplarına hiçbir şeref ve mevki getirmeyeceğini bu tecrübe kaç öğretmene öğrettiyse kazancımız o kadar büyük olacaktır.Öylesine büyük ki...Hüseyin Çelik’i bile kazalardan belâlardan koruyacaktır.
Din, kültürün vazgeçilmez unsurudur.Chicago ve Oxford üniversitelerinde felsefe profesörlüğü yapan Kolakowski “Dinsel ihtiyaçlar akılcı büyüler yoluyla kültürden aforoz edilemez. İnsan sadece aklıyla yaşayamaz” derken yalnız inancı değil aklı da savunuyordu.Müslüman toplumlarda çağdaş insanların dini sahiplenmesi ve Hıristiyanlığın yaşadığı aydınlanmadan kendi toplumlarını yararlandırması köktendinci ilkelliğe karşı tek kurtuluş yoludur. Aynı zamanda medeniyetler arası diyaloğun da önemli şansıdır.Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 25 Müslüman ülkenin önde gelen din adamlarının Papa’ya gönderdikleri mektubu bu gözle okumak lâzım.Son zamanlarda kültürlerin bölünmesine sebep olan kışkırtmaları Müslüman din adamları sadece seyrederdi; artık tepki gösteriyorlar.Sorumlu hamlelerin Müslüman aydınlar çevresinde artış göstermesi, Müslümanlarla kökten dinciler arasındaki sınırın netleşmesini sağlayacağı için bu gelişme Batı toplumlarındaki İslâm fobisini geriletecektir.Çabalar teşvik edilmelidir. Çünkü bilgisine ve kendisine güveni artan din adamları başka kültürlerle köprü kurma kabiliyetleriyle birlikte kendi toplumlarındaki sorun çözme güçlerini de artırırlar.Değişik partilerden Türk kökenli üç milletvekili Almanya’da Türk kadınlarına türban takmama çağrısı yaptılar.Dayandıkları gerekçe “Modern İslâm bilimcilerine göre türban, dini bir zorunluluk değildir!” Türkiye, benzersiz birikimi ile bu sorunu ve “türban dini zorunluluk değildir” tezini kışkırtıcı tuzaklara düşmeden tartışabilmelidir.Utanmadanİsveç’in bir haftalık Ticaret Bakanı “durduk yerde” istifa etti!Efendim 200 dolarlık TV harcını, evdeki dadının 400 dolarlık vergisini ödememiş. Medya bunları yazınca da baskıya dayanamamış!Gelsinler de siyasi dayanıklılığı bizimkilerden öğrensinler. AKP hükümetinde ciddi suçlamalar içeren gensorulara muhatap olmuş dört bakan dimdik duruyor.Dünkü Akşam yazıyordu, bütün masrafları devlet tarafından karşılandığı halde Enerji Bakanı Güler’in Katar ziyaretine katılan eşine bir de harcırah ödenmiş.Olay ortaya çıktı ama göreceksiniz bu bakana da bir şey olmayacak.Küçük bir gölge düşünce istifa eden Batılı siyasetçileri sanırım aptal buluyordur bizimkiler.İstifayı tik sanıyorlar. Etik ile bir gün onlar da tanışır inşallah!
Asker-sivil ilişkileri konusunda AB’deki sicilimize bir olumsuz kayıt daha düştü.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, DYP lideri Ağar’ı hedef alan o ağır sözleri hangi nedenle sarfetti?Ağar geçen hafta Diyarbakır’da iki önemli mesaj verdi:1. “Benim dönemimde asker konuşamaz. Asker konuşuyorsa hükümet yok demektir!” 2. “Bunların (örgüt üyeleri) dağdan inmelerini sağlamalı. Dağda silâh sesleri olacağına düz ovada siyaset yapsın!” Büyükanıt’ın cevaplama kararını, enine boyuna düşündükten sonra verdiği anlaşılıyor.Türkiye’nin geleceği ile, rejimin laik yapısıyla ilgili konuştuğunu belirterek bunların iç siyasetle ilgisi olmadığını savunuyor ve şunu diyor:“O zat iktidarda olsa da biz bu konuları konuşuruz!” Büyükanıt ve Ağar, PKK’nın çökertildiği dönemde sivil ve asker kanatların tepe yöneticileri olarak silâh arkadaşı olmuşlardı. Büyükanıt’ın Ağar’dan “o zat” diye söz etmesi, eleştirisinin çok incitici etki yaptığını gösterir.Büyükanıt, Ağar’ın “düz ovada siyaset yapsınlar” sözlerini de “genel af çağrısı” diye yorumlayarak şiddetle kınadığını söylüyor.Siyaset biraz da risk alma sanatıdır. Ağar terör konusunda kendisinden beklenmeyen bir çıkış yapmıştır. Doğrudur, yanlıştır; bunu sorgulayıp irdeleyecek olan siyasettir. Ama asker buna izin vermemiştir.Ciddi bir arıza var...Devletin sorumlu kişileri irtica ve terör konusundaki görüşlerini birbirlerine kamuoyu üstünden aktarıyorlarsa birbirleri ile konuşamıyorlar demektir.Çare bulma mevkiinde olanlar şikâyetçi rolüne girerek bu sorunlara halkın mı çare aramasını istiyorlar?Böyle bir saçmalık olamayacağına göre devletin üst katlarındaki iletişim güçlendirilmelidir.Cumhurbaşkanı MGK’yı daha işlevsel hale getirmelidir. “Asker konuşmasın” diyen siyasetçi askeri tahrik etmemelidir. Siyasi iktidar da ordusu dahil devletin tüm kurumlarına sahip çıkmalıdır.Ağar’ın askere yönelik eleştirilerini Orgeneral Büyükanıt’tan önce Başbakan Erdoğan göğüslemiş olsaydı siyasete yeni bir asker müdahalesi yaşanmayacaktı.*****Dua eden AtatürkAKP Seyhan İlçe Başkanlığı, Cumhuriyet Bayramı anısına halka “dua eden Atatürk” posteri dağıtmış.Sömürü sayarak köpürenler olur mu; bilmiyoruz ama ben halkın Atatürk’le ilişki kurmasına yardımcı olacak her eylemin yararına inanırım.Resimde tahrifat yok. Atatürk’ün birinci meclisin açılışında üyelerle dua ederken çekilmiş resmi oradan çıkarılmış, Türk bayrağı ile bütünleştirilmiş. O tarihte ne cumhuriyet, ne laiklik vardı. O nedenle bu resim olsa olsa Atatürk’e “dinsiz” iftirası atanları kızdırır.Bir de AKP’nin Seyhan örgütünü borç altına sokar. Atatürk’ün şöyle bir endişesi vardı:“Bana muhalif olanlara bir şey demem. Olsunlar. Fakat muhalif oldukları halde beni seven halka karşı kendilerini benimle göstermeye kalkışmaları... Hayır!” Şüphe ettiğim için değil, yardımcı olmak için hatırlatayım dedim!
Bütün başarı öykülerinin kahramanları gibi mutluluğunun tadını çıkarmaya Orhan Pamuk’un da hakkı var.Ama kullanamayacak. Çünkü meşakkatli yolculuğunun yorgunluğunu üstünden atmasına hem vardığı hedef ve hem o hedefe ilerlerken angaje olduğu düşünceler, söylemler ve ilişkiler izin vermeyecektir.Nitekim Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı ilân edildiği dakikadan itibaren yoğun bir “konuş baskısı”na hedef olmaktadır.Bu muhteşem ödülün üçüncü kuşak torunlarını bile onurlandıran bir taçlanma olduğunu düşünmek, diğer taraftan kitaplarının bir anda dolar basan birer darphane durumuna geldiğini bilmek, “konuş” çağrılarının yüklediği baskıyı hafifletmeyecektir.Orhan Pamuk önümüzdeki pazartesi günü Minnesota Üniversitesi’nde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili bir konferans verecekti. Nobel’i kazandığı belli olduktan sonra konferansın belirsiz bir tarihe ertelendiği ilân edildi.HesaplaşmaPamuk ne diyecekti bu konferansta?Daha önce “Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” demiş, başı derde girmişti.Amerika’daki konferansı destekleyen kuruluşlar arasında Arsham ve Charlotte Ohanessian Kürsüsü ile Soykırım Çalışmaları Merkezi’nin de yer alması, ne söyleyebileceği veya en azından ne söylemesi beklendiği konusunda ipuçlarını veriyor.Şimdi diasporanın azılıları “Hedefine ulaştı, artık bize ihtiyacı kalmadı” diye düşünebilir. İstediklerini söylesinler.Bir yazarın ifade özgürlüğü uğruna kendi devleti ile çatışması ayrı bir şeydir, tarihi gerçek konusunda yanıltıldığını anladıktan sonra egosunu korumak uğruna ulusuna ve atalarına iftira atmaya devam edip etmeme kararı vermek başka bir şeydir.Nobel eski kabullerindeki yanlışlarda bile direnme mecburiyeti mi getirir, yoksa gerçeği aramak, ulaştığı gerçek kendi beyanını yalanlıyorsa onu açıkça itiraf sorumluluğu mu yükler?Özgür olmalıBu ödül Orhan Pamuk’u seçkin bir dünya vatandaşı yapıyor.Artık Nobel’e ulaşmak için özveri göstermesi gerekmiyor, sadece Nobel’e lâyık olabilmek için maddi beklentilerinden bağımsız bir vicdanı ve yüksek bir ahlâkı temsil etmesi gerekiyor.Ermeni konferansını iptal etmesi iyi olmuştur. Ama Fransa Meclisi’nden çıkan yasa konusunda görüş açıklamakta tereddüt ve gecikme göstermesi yanlış olmuştur.Pamuk, CNN International’ın yayınında ısrarla iki kez sorulduğu halde, Fransızlar da dahil Batı medyasının “aptal ve faşist” diyecek kadar aşağılayıp eleştirdiği bu yasa konusunda konuşmayı reddetmiştir.Nihayet Kanal D’nin akşam haberlerine çıktığında eleştirisini ortaya koymuş, ama bu görüşlerini de uluslararası kamuoyu değil, sadece Türk izleyiciler izleyebilmiştir.Nobel sadece bir ödül değil, aynı zamanda taşınması kolay olmayan bir unvandır.Pamuk’un başarmasını diliyoruz.
Dışişleri Bakanlığımızın teşhisi yerindedir: Fransa Türk halkının zihnindeki ve gönlündeki ayrıcalıklı yerini dün kaybetti!Gerçekte Fransa, özgürlüklerle özdeş hale gelmiş ışıklı geçmişinin mirasını ret yoluyla kaybetmiştir. Fransız meclisinde ifade özgürlüğünün ırzına geçen o yasaya oy veren 106 aptal adamı hangi duygu ve etkilerin bu tarihi yanlışa sürüklediği merak edilecektir.YÖK Başkanı Prof. Teziç Fransa Cumhurbaşkanı Chriac’a bir mektup yazarak şu soruyu sordu:“Birinci Dünya Savaşı’nda büyük devletlerin Ermeni çetelerini kışkırtarak Türklerle Ermeniler arasındaki acıların yaşanmasında hiç sorumlu olmadıkları söylenebilir mi?” O tarihte Ermenilerin, tebaası oldukları devlete ihanet ederek ağır bir bedel ödemeye mahkûm olmasındaki uğursuz rolünü Fransa bilmiyor olamaz. Aksine bu tavır, ağırlığı altında ezildikleri tarihi suçluluğu hafifletme amaçlı bir sahiplenme olabilir.En az bu kadar geçerli bir sebebe Libération Gazetesi’ne konuşan Ermeni asıllı gazeteci Raffi Hermonn ışık tutuyor:“Eğer Fransa gerçekten Ermeni sorunu için çözüm istiyorsa Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olmaktan vazgeçip bir tartışma ortamı yaratmalıdır.” Kibirli Fransız, hor gördüğü Türk’le AB içinde eşitlenmek istemiyor. Böyle haksızlıkların köpürttüğü öfke ve güvensizlik duyguları ile Türkiye’yi üyelik iddiasından ve isteğinden uzaklaştırmaya çalışıyor.Ermeni soykırımının inkârını hapisle cezalandıran yasa Türkiye’yi AB’den dışlama siyasetinin bir ayağıdır. O bakımdan Fransa’nın saplantısına karşı elde edeceğimiz başarı, AB üyeliğine ilerleyen yolu da bize açacaktır.Yaşadığımız tecrübe, Türkiye’ye dışarda imaj inşa etmekte ne kadar kötü olduğumuzu bize öğretmelidir. Sivil örgütlerin dinlendiği bir dünyada yaşıyoruz. Çare sivil toplum örgütlerinin, kaynaklarını ve yaratıcı fikirlerini birleştirmelerindedir.Kimse “Bu iş senatodan döner” demesin. Fransa artık Kaddafi’nin eski Libyası kadar dengesiz bir ülke oldu. Zaman yitirmeden örgütlenelim!Pamuk’un borcuOrhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması, havai fişeklerle kutlanabilmeliydi.Yazık ki bir avuç entelektüel dışında bu büyük olayın coşkusunu yaşayabilen yoktur. Oysa ilk kez bir Türk romancı Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görülmüştür ve bu başarı Türkiye’nin kendini dünyaya ifade edebilmesi yolunda büyük ufuklar açacaktır.Ama toplum unutmuyor. Pamuk bir İsviçre gazetesine “Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü. Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim” dedikten sonra bir tahtırevana bindirildi ve uçuruldu.Dün yabancı medya kaynakları onu tanıtırken “siyasi isyancı, dobra bir asi” gibi ifadeler kullandılar.Pamuk’un istikrarlı bir çizgide yükselen yazarlık şöhretini dörtnala kaldıran sebep, kitaplarındaki kışkırtıcı eleştiriler değildir.Hiçbir araştırmaya dayalı olmayan, kulaktan dolma sözlerle Ermeni soykırımını savunmasıdır. Yani maceracı bir siyasetçi çıkışı yapmasıdır.Şimdi haklı olarak birçok kimse, “Ödülü Orhan Pamuk’un yazdıklarına mı, söylediklerine mi verdiler?” diye soracaktır.Paris’te “Ermeni soykırımı yok” diyenlere hapis öngören yasa ile Pamuk’un ödül duyurusunun aynı güne denk gelmesi bile talihsiz olmuştur. Biz yine de onu kutluyoruz.Ve kendi tarihine karşı hata yapıp yapmadığını şimdi aramasını, hata yaptığını anladığı anda da elde ettiği şöhreti gerekirse riske atmaktan çekinmemesini diliyoruz.
Fransa Meclisi “Ermeni soykırımı olmadı” diyenleri 5 yıla kadar hapse attıracak kanun teklifini bugün oylayacak.Bu ülke, özgürlük ateşinin sönmeyen ocağı sayılmayı hak edecek tarihsel mirasını yalnız inkâr değil imha etmenin eşiğindedir. Yaklaşan seçimde 400 bin Ermeni seçmenin oyunu almak uğruna sürüklendikleri cinnet halinden siyasetçiler acaba son anda dönebilirler mi?Böyle bir ümit yok gibi. Neden?..Yasa teklifini Sosyalistler verdi. Libération Gazetesi, siyasetçilerin Ermeni oylarını görmezden gelemeyeceklerini belirtirken iktidar milletvekili Eric Woerth, akıl dışı gidişi şu sebebe bağladı:“Bu metin bir tuzak. Karşı oy verirsek Ermeni toplumuna negatif mesaj vermiş oluruz.” Yani iktidar grubu “eli mahkûm” durumdadır.Doğu seçeneği mi?Üzücü bir durum da, Avrupa siyaseti ve medyasının ifade özgürlüğüne ve Türkiye’ye yapılan bu kaba saldırı karşısında umursamaz bir tavır takınmasıdır.Fransa’nın moral intiharına bir gün kala, kayda değer tek cesur ve onurlu itiraz, Şişli Adliyesi önünde Türk dayağı yiyen bir İngilizden geldi. Orhan Pamuk davası için İstanbul’a geldiğinde tartaklanan İngiltere’nin eski Avrupa Bakanı Dennis MacShane Financial Times Gazetesi’nde “Türkiye’yi hor görmek Avrupa için tehlikeli bir oyun” diyen bir makale yazdı ve şu soruyu sordu:“Türkiye’nin AB’de yeri olmadığını söylemek konusunda Avrupalı liderler ellerinden geleni yapıyorlar. Bu laik, demokratik Müslüman ülke, daha ne kadar zaman Avrupalı bir geleceğe bakacak?” MacShane, Türk halkını sürekli Avrupa’dan soğutan tavırların Türkiye’yi Doğu seçeneğine yöneltebileceği uyarısı yaptı:“Türkiye Putin’le yakınlaşarak bir Karadeniz İttifakı kurabilir. İran’la ortak bir nükleer programa imza atabilir. Türki cumhuriyetlerle bir araya gelebilir. Hatta Pakistan’dan Filistin’e yeni bir Hilâl İttifakı oluşturabilir. Seçeneği olmayan Türkiye değil AB’dir. Güvenliğimiz için Türkiye’ye ihtiyacımız var.” Yanlış yapan onlarDost niyetle yapılan bu uyarılar AB ülkeleri kadar Türk halkı için de korkutucu akıl yürütmelerdir.Türkiye yüzünü davetiye aldığı için Batı’ya dönmedi. Bunca yolu Fransa’ya yaslanarak yürümedi. Fransa’nın geçmişine lâyık bir geleceği hak edememekten kaynaklanan ruh hali içinde uğradığı “akıl tutulması” bizi eski bir dost olarak üzer ama yolumuzdan döndüremez. Döndürmemeli.Uygarlık yolunda karşılaşacağı engelleri bertaraf edecek ruh Türkiye’de vardır. O ruh, engizisyon ilkelliğini hortlatan Fransız siyasetçilerin yarattığı ayıba boyun eğmez.Avrupa’daki Türklerin ve Türkiye’deki birçok sivil toplum örgütünün “Ermeni soykırımı yoktur” diyen grupları Paris’e indirmek amacıyla haberleşmeye başladıklarını önemle duyururuz.Fransa’ya bu gidişle, utanmaya dirençli kösele gibi bir yüz ve çok sayıda yeni cezaevi gerekecek!Yanlış yolda olan onlardır. Değişmek bizim değil onların borcudur!