Türk halkı olarak hayatımızın ne kadar zor olduğunu düşündünüz mü?İmkânlarımız var ama hayallerimiz daha büyük.Farklılıklarımıza bakarak bizi kurtarıcı görenler hor görenlerden daha çok.Hiç durmadan, sürekli koşmak zorundayız.Yarın hayatının sınavına girecek bir genç, final maçına çıkacak bir sporcu, evlenecek bir gelin, hücuma kalkmak için siperde emir bekleyen asker gibiyiz hep.Sorumlulukları, umutları ve riskleri böylesine iç içe girmiş kaç toplum vardır?İşte yine dünyanın dikkatini üstümüze odakladığı bir olayın eşiğindeyiz. Papa 16. Benedict bir hafta sonra Türkiye’ye gelecek.Dünyanın en ünlü haber dergisi Time, kapak yaptığı bu ziyaretin İslâm ile Batı arasındaki ilişkilerin geleceğini belirleyeceğini yazdı.Papa’nın ziyareti dinler arası yakınlaşmaya mı hizmet edecek yoksa dinler arası çatışmayı mı yakınlaştıracak?Bu soruya önceki Papa hayatta olsa herkes olumlu cevap verirdi ama misafir edeceğimiz Papa hiç güven vermiyor.Kardinalliği döneminde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını unutamayız.Geçen 12 Eylül’de Almanya’da İslâmı ve Peygamberini şiddet ile ilişkilendirerek Müslüman dünyasının haklı öfkesine hedef oldu.Yer gök inlesin...Sonra yanlış anlaşıldığını söyledi ama devam eden kışkırtıcı beyanları bu konuda da samimi olmadığını düşündürdü. Çünkü o geziden dönerken Türkiye ziyaretiyle ilgili haberi “Konstantinopoli’ye gidiyorum” diyerek verdi.O kadarla da kalmayıp Türkiye’deki laikliğin “doğru dürüst laiklik” olmadığı yolunda bir değerlendirme yaptı.Bir din devletinin başkanından laiklik dersi almanın eğlendirici tarafı olabilir ama geleceği kentin İstanbul olduğunu, Türkiye’ye ayak bastığı dakikadan itibaren ona duyurmak, ecdada saygının da gereğidir.Hani Nat King Cole’un meşhur ettiği bir şarkı vardı “İstanbul not Constantinopolis” (İstanbul Konstantinopolis değil)...Papa’nın Türkiye’de bulunduğu dört gün işte o şarkı ile yer gök inlemeli!Papa’nın doğduğu ülke Almanya’dan sonra ikinci ziyareti Türkiye’ye yapıyor olması, kendini iyi anlatmayı ve hakkındaki yanlış anlamaları gidermeyi istiyorsa bulunmaz fırsattır.Dileriz bu fırsatı, tehlikeli zaafı olan siyaset merakına feda etmez.Kışkırtmaya en elverişli ziyareti Ayasofya’ya yapacaktır. Kendisinden beklenen, bu anıtın bugün müze olduğunu bilmesi ve diz çökerek dua etmek gibi provokatif bir gösteriye kalkışmamasıdır.Öyle bir durumda Ayasofya’nın binlerce fanatik tarafından işgal edilerek cami olarak kullanılması girişiminden kendisinin sorumlu olacağını, birileri Papa’ya önceden haber vermelidir.Ziyaretin, dinlerin doğasına yani barışa ve hoşgörüye hizmet etmesini diliyoruz.Niyeti buysa, Papa ziyaret için seçtiği ülkenin “tam isabet”ine emin olabilir.Değilse Allah yardımcımız olsun.
Bağımsız kurumlar ve bağımsız kimlikler Başbakan Erdoğan’da allerji mi yaratıyor?Görevlerini eğilip bükülmeden taviz vermeden yerine getiren kişi ve kurumları, hatta demokrasinin tanıdığı hakları kullanan vatandaşları bile paylamaktan vazgeçmiyor.“Anamızı ağlattınız” diyen üreticiyi “al ananı git” diye kovması, yabancı bir ülkede, halkın önünde T.C. Büyükelçisi’ni azarlaması ve yığınla benzer olay yalnız sicilini değil biyografisini de oluşturuyor.Dün İstanbul’da bir fuarı gezerken gazeteciler elektrik zammını sormak gafletine (!) düştüler.Vay sen misin; yine parladı:“Sağır duymaz, uydurur. Durmadan uyduruyorsunuz!” Görevlerini yapan haberciler üsteleyince “Halkı aldatmayın” diye başlayıp pişman olacağı şeyler söylemekten kendini alamadı:“Şimdi seçimler yaklaşıyor, başladınız elektriğe zam gelecek diye konuşmaya... Yok böyle bir şey. Olursa biz bunu açıklarız. Kimseden de çekinmeyiz!” Geçenlerde ortaya çıkan rahatsızlığının bir yansıması mıdır bu tahammülsüzlük bilmiyoruz ama elektrik zammı ile ilgili spekülasyonlar bizzat Başbakan’ın yaptığı bir açıklamadan sonra tırmanışa geçti.“Elektriğe zam yapmamak için dört yıldır direndik ama şimdi belli bir noktaya geldik. Ülkemiz bunu artık milletiyle paylaşmak zorunda kalacak” sözleri kendisine aittir.Bu açıklamayı Başbakan’ın ağzından veren TV haberlerini biz rüyamızda görmüş olmadığımıza göre geriye iki ihtimal kalıyor?Başbakan elektrik zammını rüyasında görmüş ve uykusunda konuşmuş olabilir!Bir ihtimal daha var...O da “Hem severim, hem döverim” diyen geleneksel baba modelinden ilham alan “Kasımpaşalı Cumhurbaba”nın ısınma turlarını atmaya başladı!*****Korkuluk mu?Televizyon, kültürel dönüşümü hızlandıran bir alet.Tıpkı para gibi; iyi amaçlar için kullanırsan iyilik, kullanamazsan kötülük bulursun.TV yayınlarını denetleyen kamu otoritesi RTÜK’e iki gün içinde 865 şikâyet yansımış. Bunların 516’sı sabah kuşağındaki kadın programları ile konuklarına yönelik olmuş.Gerçekten kültür yozlaşmasının ibretli çirkinlikleri geçit yapıyor bu programlarda.Popüler kültürü aşağılıyor değiliz ama TV yayınları belli bir kalite çizgisinin de altına düşmemelidir.Teknoloji en kaliteli eserlere erişimi kolaylaştırdığı halde biz niçin sanat değeri olmayan, kültürden, estetikten hatta ahlâktan nasipsiz zırvaları program diye halka sunuyoruz?Hayır, “Seyirci istediği için” savunmasına katılmıyoruz.“Küreselleşmenin getirdiği bir sentez bu” bahanesine hiç katılmıyoruz!Çünkü hiç bir ülkede bizimkiler kadar kalitesizliğe batmış ulusal kanallar bulunmuyor.“Bunları izleyecek seyirciler ve bu zırvalara reklâm veren firmalar varsa TV kanalları ne yapsın?” diyenler özgürlük savunucusu oluyorsa. Onlar toplumların intihar hakkına sahip olduğunu savunuyorlar demektir!RTÜK bostan korkuluğu mu?
Önceki gece Şanlıurfa protokolu, partililer ve halktan bir kalabalık Başbakan’ı bekliyordu havaalanında.Gecenin ayazında belediye başkanı, bir grup çocuğun soğuktan titrediğini fark edip minibüse bindirilmelerini emretti.Bir saat sonra beklenen uçak geldi, Başbakan indi, VIP salonuna girdi, içeri alınan çocuklar çiçeklerini verdi, tek tek Başbakan tarafından öpüldü ve evlerine gönderildi.Buna bizim memlekette “hoş bir jest” diyorlar.Benzemeyi hayal ettiğimiz Batı toplumlarında ise “hoşt” diyorlar!Çünkü oralarda hiçbir muhtar veya kamu yöneticisi, Başbakan’ın takdirini kazanacak bir şükran gösterisi uğruna çocukları gece evlerinden alıp soğukta titretemez, geceyarısına kadar onları neye yaradığını bilmedikleri bir amaç için kullanamaz.Çocuklara duyarlılığı ile tanınan filozof Halil Cibran, yetişkinleri çocuklar adına şöyle uyarıyor:“Sizlerin yanındadırlar ama (onlar) sizlerin malı değildirler.Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç!” Bu uyarının, 9 milyon çocuğun yoksulluk sınırı altındaki ailelerle yaşadığı ve 500 bin sokak çocuğunun bulunduğu bir ülkede ne işe yarayacağını bilemiyoruz.Hele o ülkenin Başbakanı, cemaatini genişletmekten başka derdi olmayan şeyhler gibi “Allah ne verdiyse çoğalın” diyecek kadar çağdaş sorumluluktan habersiz davranıyor ise.Çocukları sevgi ile koruyan kararları nedeniyle Batılı toplumlara gıpta ile bakmaktan utanmalıyız.Açığı kapatmanın en verimli yolu oralardaki koruyucu kararları taklit etmekten gocunmamaktır.Bir de Başbakan’ın “Beni karşılayan kalabalıklar arasında çocuk görmek istemiyorum” diye samimi gerçek bir talimat yayınlaması!*****Olgunluk!Milli Eğitim Şûrası’nın gündeminde en az zaman ayrılan sorun imam hatip liseleri olmuş.Bakan Çelik dün böyle söyledi.Peki gazetelerin manşetleri neyin nesi?O haberleri, imam hatipleri istismar eden medya kuruluşları üretiyormuş!İmam hatipleri asıl istismar edenin kimler olduğuna Allah şahittir.AKP’nin ve siyasetin doğasını bilen herkes bu Şûra’nın önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler düşünülerek örgütlendiğini hemen anladı. Çünkü genel liselerle meslek liselerinde 3 milyonu aşkın genç okuyor ama Şûra 108 bin imam hatipliye çalıştı.Sonuçta imam hatibi bitiren çocukların üniversiteye girişte öbürleriyle eşit şansa sahip olmalarını sağlayacak formül “olgunluk sınavı” ile yaratıldı.Şimdi oyuna getirilen eğitimciler “yanıltıldık, kandırıldık” diye bağırıyorlar ama boşuna. AKP’nin seçim oyunu başarıldı. Seçime giderken “İmam hatiplerin önünü açtık. Yeni iktidar dönemimizin ilk icraatı bu olacak” diyecekler.Keşke seçime girecek partiler için de bir “siyasi olgunluk sınavı” mecburiyeti olabilse!
Ecevit’in cenazesinde şahlanan duyarlılığın bana iki hayal kurdurduğunu yazmıştım hani...Yüz binler bağırıyordu:“Türkiye laiktir, laik kalacak!” Başbakan çıkacak “Ya bazı yanlışlar yaptık veya kendimizi anlatamadık. Bu durumu düzelteceğiz” diyecek; bu bir..Baykal da Ecevit’in arkasında birleşen yığınları Cumhuriyet’e güvence oluşturan bir bütün olarak seçime taşımak için üstüne düşen her fedakârlığı göstermeye hazır olduğunu ilân edecek. Bu da ikincisi.Meğer büyük bir dip dalga imiş bu beklentiler. İnternetten yağmur gibi destek yağdı.İktidara yönelik şüpheler her gün yeni bir kanıtla besleniyor. Milli Eğitim Şûrası’ndaki imam hatip merkezli meydan okuma tavrı, korkuların sebepsiz olmadığını düşündürüyor.Mesajlar halkın özlemlerine ışık tutuyor. Meselâ en yaygın hayal, Cumhurbaşkanı Sezer’in nisan sonunda solun başına geçmesidir.Dürüst ve adil kişiliği ile Sezer gerçekten de solun uzun zamandır aradığı birleştirici önder olabilir.Soldaki liderler güç birliği ararken Batıdaki örnekleri inceliyorlar. Zaman kaybıdır.Seçim sistemimiz tek çatı altında seçime girmekten başka yol bırakmıyor. O zaman güvenilir ve kişisel ihtiraslarını aşmış bir önder etrafında birleşmek dışında çare yoktur.1970’li yılların sonunda Alman sosyal demokratlarının modeli örnek alınabilir. Brandt partinin, Schmidt de hükümetin başında idi.Bizdeki solun Willy Brandt’ı Sezer olur, iktidar şansını elde ettiği zaman parti Schmidt’ini de bulur çıkarır.Hayal kurmak bedava ya Başbakan da payını alıyor.Erdoğan da Köşk’e çıkarken şu bildirimi yapıyor:“Sevgili eşim devlet protokolünün gerektirdiği durumlarda başını açmaya, türbanını ise bunun dışındaki hayatında kullanmaya karar vermiştir!” Hayaller gerçek olsa...Sezer fanatizmiSon zamanlarda yükselen bir Sezer fanatizmi gözlüyorum.Geçen gün Milli Eğitim Şûrası’na mesaj göndermemesi nedeniyle yanlış yaptığını yazdığım için sitemden ağır eleştiriye kadar geniş bir yelpazede yığınla tepki aldım.Hem şaşırdım, hem de ülke yararına değerlendirebileceği büyük bir güce sahip bulunduğu için Cumhurbaşkanı Sezer hesabına sevindim.Ama öncelikle tepki gösteren okurlarıma söylemem gereken şeyler var:Sezer, kişisel prestiji ile takviye olmuş Cumhurbaşkanı gücünü pasif değil aktif olarak kullanmalıdır. Ben bunu anlatmak istedim.Cumhurbaşkanı’nın mesajı iktidarın orada yapmaya çalıştığı yanlışlara destek sağlamazdı. Tersine Şûra’da baskıya alınmış laik duyarlılığa belki cesaret verirdi.İktidarın gözünde eğitim eşittir imam hatip, özgürlük eşittir türban...Sessiz kalmanın anlamlı bir protesto sayılacağı dönemleri yazık ki çoktan geride bıraktık!
Bugünkü manşette okuduğunuz “Yazık bize” sözü, iki tespite dayanıyor.Birincisi gerici zihniyetin çocuklarımıza reva gördüğü geleceğin kalitesine hayıflanma duygusu;İkincisi ise bu duruma yetişkinler olarak tepki koymama ayıbımıza yönelmiş sitem...Nobel ödüllü İrlandalı şair William B. Yeats “Eğitim kovayı doldurmak değil ateş yakmaktır” sözünü geçen yüzyılda söylemişti. Gerçek eğitimciler yıllardır bu ışığı kovalıyorlar.Çocukları ezberle dolduran sistemden hızla uzaklaşıyorlar, onlara yaşam yeteneklerini geliştirmeyi, özgüven duymayı, iyi birer dünya vatandaşı, iyi ebeveyn olmayı öğretiyorlar.Amerika’nın Philadelpia kentinde Microsoft’un kurduğu “Geleceğin Okulu”nda bugünlerde 48 ülkeden gelen 240 eğitimci, “çocuklarımızı 21. Yüzyıla nasıl hazırlarız?” sorusunun cevabını arıyor, bu alanda denedikleri yeni yöntemlerin tecrübelerini paylaşıyorlar.Dünyanın en gelişmiş ülkeleri yanında Uzak Asya ve Güney Amerika ülkeleri, hatta Sultan Kabus’un Umman’ı bile bu çağdaş arayışlardan nasiplenmek için orada.Ama Türkiye yok!Türkiye gelecek nesillerin eğitimini Ankara’da toplanan Milli Eğitim Şûrası’nda planlıyor.Dünya “geleceğin okulu”nu inşa ederken, AKP zihniyeti geleceği zaman tünelinde arıyor.Şûra’da imam hatip lisesi mezunlarına hukuk, siyasal, öğretmenlik gibi alanların kapısını açan tavsiye kararları büyük oy farkları ile kabul edildi.Bu oy farkları, kabul edilen kararın doğruluğunu kanıtlamıyor elbette, sadece AKP iktidarının eğitim bürokrasisinde yürüttüğü işgalin boyutlarını anlatıyor.Din sömürüsüne dayanan siyaset kötülüktür. Ama bu siyasetin eğitime dayatılması katmerli kötülüktür. İhanettir!*****Vazgeç mesajı“Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmalı mı?” sorusunu AKP’lilerin sormamaları gerekir.Onlar açısından “lider”in Çankaya’ya çıkmasından daha tartışılmaz bir hak olamaz ama belli ki onların da şüpheleri var.Yimpaş’ın sahibi olduğu araştırma şirketi ANAR’ın sadık AKP destekçisi Yeni Şafak Gazetesi için yaptığı kamuoyu araştırması ibretli sonuçlar ortaya çıkarmıştır.Sonuçlar makyaja tâbi tutuldu mu, bilmiyoruz ve günah almak da istemiyoruz. Ama açıklanan oranlar Tayyip Erdoğan’ın karar vermeden önce çok düşünmesi gerektiğini ortaya koyuyor.“Yeni Cumhurbaşkanı kim olmalı?” sorusuna, ankete katılanların yüzde 50,2’si “fikrim yok” cevabını vermiş, Erdoğan’ı Çankaya’da görmek isteyenlerin oranı ise sadece yüzde 12,9 düzeyinde kalmış.Asıl mesaj “Erdoğan Cumurbaşkanı olmalı mı?” sorusuna cevaplardan çıkıyor. “Evet” diyenler yüzde 29,7 iken “HAYIR” diyenler yüzde 39,6’yı buluyor.Başbakan Erdoğan bu mesajı doğru değerlendirmelidir.Bu oranlar açık bir “vazgeç” uyarısıdır.“Türbanı Çankaya’ya çıkarmak uğruna kendini, partini, milleti ziyan etme” öğüdüdür!
Canavarını kendi eliyle büyüten Frankeştayn’ın tecrübesini yaşıyoruz.Trafik lambalarının bulunduğu kavşaklarda dilenen veya mendil gibi eşyalar satan çocukların bir gün büyüyeceğini ve istediği parayı zorla alacağını bilmek zorundaydık.Polis kayıtları 500 bin kadar sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuğumuz bulunduğunu gösteriyor.Sayı göçlerle her gün yükseliyor, sokağın sahipsizliği bu çocukları, yaşları ilerledikçe suç girdabına çekiyor.Bugün yayınladığımız suç istatistikleri rakamların korkutucu tempoda büyüdüğünü ortaya koyuyor ama suçların niteliği, cana yönelik tehdidin vahamet çizgisini çoktan aştığını gösteriyor. Bu daha önemli.Yarattığımız canavar en son Ankara’da sahneye çıkmıştır.Kendi halinde, efendi bir lise öğrencisini, telefonunu ve cebindeki 5 lirayı vermediği için silâhlı bir grup kafasından vurdu.Bu “kudurmuş köpekler” ameliyat edildikten sonra da rahat bırakmadılar çocuğu. Yoğun bakımda öldürmek için iki kez hamle yaptılar.“Katil Doğanlar” diye bir vahşet filmi vardı.O filmdeki canavarların gerçekleri ürüyor artık ülkemizin siyasi ve sosyal sorumsuzluklar cehenneminde.Şiddeti özendiren iletişim ortamı, polisteki moral bozukluğu ve lider yoksunluğu ile siyasetteki bu aymazlık devam ederse yakın gelecekte bugünlerimizi bile arayacağız.Siyasi iktidar uyanmalıdır.AKP hükümeti “geliyorum” diyen bu sosyal depremin şiddetini hafifletmek için elinden ne geliyorsa yapmalıdır.Eğitimden sosyal yardımlara, polisin ve yargının sorunlarını çözmekten kentleri göçe karşı koruyacak tedbirler almaya kadar yığınla iş var.Başbakan ve ekibi, asayiş sorununun iktidar değişikliği yaratacak kadar büyüdüğünü göremiyor mu?Halktan ve hayattan bu kadar mı koptular?*****GüvensizlikBaşbakan parti grubunda kavramlarla zaman kaybetmeyeceklerini söyledi.Kavramlarla sorunumuz olmasa tamam. Ama Türkiye öyle değil.Büyük bir kesim rejimin güvencesi saydığı laiklik ilkesini iktidar partisinin farklı algıladığını görüyor ve tedirginlik duyuyor.Başbakan Erdoğan da güven verecek sözleri ısrarla söylemiyor.Nitekim dün ülkenin aydınlık geleceğinden ve daha yüksek hedefler koymaktan bahsetti. Bir şey ifade etmiyor bu açıklamalar.Laiklik konusunda farklı niyetler beslediğinden şüphe duyulan bir iktidarın “aydınlık” tarifi, iktidarın karşıtlarını mutlu etmez, tedirginliğini artırır.Hele bu güvensizliğe, eğitimi din eksenine çekmek isteyen önerilerle toplanan bir Eğitim Şûrası eşlik ediyorsa.Cumhurbaşkanı’nın Eğitim Şûrası’na bir mesaj bile göndermeyişini doğru bulmadım.Söz konusu olan çocuklarımızdır.Aktif savunma yeteneklerimizi onlar için kullanmayacaksak kime saklayacağız?
Medeniyetler İttifakı projesinin hazırlığına ev sahipliği yapmak İstanbul için, Türkiye için onurdur.İnsanlık özlemi olan barış ve hoşgörü çağına ulaşacak olursa bu toplantının herhalde özel bir yeri olacaktır.Dünyadaki huzursuzlukların çoğu, bütün insanların eşit onura sahip olduğu düşüncesinin, bunu kabul etmeyenlere ispat mecburiyetinden çıkıyor.Kültürler din temelinde oluştuğundan çatışmalar da aynı zeminde yürüyor.Kutsal savaş veya haçlı seferi; hangi adı verirseniz verin Tanrı’nın bir kısmımızı başkalarını öldürmek veya boyunduruk altına almakla görevlendirdiğine inanmak hastalıktır ve tüm dinlerin önerdiği inanışların inkârıdır. Dünyayı da zaten bu büyük günah cehenneme çeviriyor.Hor görülme, istismar, baskı, yoksulluk ve cehalet en çok Müslüman toplumları hedef alıyor. İsyan duygusu işte o nedenle böyle toplumlarda daha kolay eyleme geçiriliyor. Tabii ki bu gücü dini saptırarak kullananlar, elbette insanların çilelerini hafifletmenin değil politik amaçlarının peşinde koşuyorlar.Artık medeniyetler yan yana bile değil, iç içedir. Avrupa ve Amerika’da Müslüman nüfusu hızla artıyor. Müslümanlar Batı’nın sınırları dışında değil içinde yaşıyor. Artık sorunlar şu veya bu dinin veya kültürün değildir, tüm insanlığındır. Ya birlikte batacak veya birlikte kurtulacağız.İstanbul’da Medeniyetler İttifakı’na önemli katkı sağlayan teşhisler ve öneriler yapıldı.“Bölünmenin ve çatışmanın temelinde din değil siyaset var” tespiti ne kadar isabetli ise Filistin’de adil bir barış olmadan insanlığın özlediği huzura kavuşamayacağı da o kadar gerçekçi bir teşhistir.*****Ağar ne peşinde?DYP lideri Mehmet Ağar’ın “dağ, bayır, ova” derken meseleyi nereye götüreceğini merak ediyoruz.Önceki gün bir TV mülâkatında bölücü terörle ilgili soruları cevaplarken yeni bir şaşırtıcı çıkış yaptı:“Türkiye’nin meselesi Erbil’den, Süleymaniye’den, okyanus ötesinden çözülmez. Ankara’dan çözülür, bunu söylüyorum. Bir adım daha ileri gideyim, milletime taahhüdüm odur ki Yozgat’ın kaderiyle Musul’un kaderi birleştirilecektir!” Yeni bir “Fatih Mehmet” için adaylık ilânı mı bu?Seçimlere giderken milliyetçi hayaletin uyanmasından kaynaklanan fırsatı değerlendirme gayreti midir?Bilmiyoruz ama siyaset açık olmalıdır. Mehmet Ağar dağda terör yapanları ovada siyaset yapmaya çağıran çıkışı ile kafaları karıştırmış, ağır eleştirilerle karşılaştıkça da geri çekilerek sonuçta sanki hiç bir şey söylememiş duruma gelmişti.Yani sonuçta PKK’lılar için ne af öneriyor, ne onlara siyaset vaat ediyordu.Peki af yok, siyaset yoksa ovaya nasıl ve niçin inecekler?Ağar cevapsız soruların kaynağı olmamalıdır.
Başbakan “Cumhuriyet değerlerimizi ayrıştırıcı değil birleştirici bir mutabakat zemini haline getirmeliyiz” diyor.Keşke; kim istemez?Yeter ki onlara yeni tarifler uydurmaya kalkmayın!Dikkat edileceği gibi cumhuriyetin öteki nitelikleri üstünde ciddi bir sorun bulunmuyor.Sorun “laik”likte çıkıyor.Laikliği anayasa tarif etmiş. O tarifi ulusal ve uluslararası yargı kararları sağlamlaştırmış. Ama Başbakan “laikliği yeniden tarif edelim” diyebiliyor.İmkân verilse bu yetkiyi nasıl kullanacağı bellidir.Eğitimi imam hatip merkezli yapılandırmak isteyen;Mahkemeye ulema danışmanlığı tavsiye eden;Harem-selâmlık uygulamalarını eleştirenleri tersleyip eşiyle birlikte türban propagandası yapan;Bürokrasideki atama usullerini İslâmi yaşam biçimini benimsemiş kişileri tercih eden anlayışa endeksleyen;Ele geçiremediği yargı ve YÖK gibi kurumlarla sürekli kavga eden bir zihniyet, şükür ki böyle bir yetki kullanamıyor.Başbakan eğer cenazedeki “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganını muhalefet attırdı diye düşünürse çok yanılır.Kongrede şunu dedi:“Türkiye laik, sosyal, demokratik, hukuk devletidir. Biri eksik kalırsa devlet olmada eksiklik olur.” Evet, çok doğru. Mesele tamamen budur!İnsanın neresi ağrıyorsa canı oradadır. Rejimin de öyle...Cumhuriyetin laiklik ayağında sorun var. Halk hem tehlikeyi ihbar ediyor, hem karşı koyma kararlılığını açığa vuruyor.Tayyip Erdoğan kızacak yerde bu güvensizliğe çare bulmalıdır.Çare laikliğin tarifini değiştirmek değil, AKP’nin zihniyetini değiştirmek ve belki dayandığı seçmen tabanını çeşitlendirmektir.Dün Star TV’deki “Her Açıdan” adlı programa katılan siyasetçi ve gazetecilerin birleştikleri en önemli tespit şuydu:AKP kitle partisi olamadı!Doğrudur, bu kafayla olamaz. Ama olmak zorunda!*****Vergi adaletine destekMaliye, emlâk sektöründeki vergi kaçağını belirlemeye dönük çalışma başlatmış.Çarkı herkes biliyor.Emlâki üreten de, satın alan da düşük değerler beyan ederek vergi kaçırıyor, beraber çıkar sağlıyor.Başlatılan denetimler, eleğe dönen vergi düzenimizde ne kadarlık bir iyileşmeye katkıda bulunur; bunu bilemeyiz ama ortadaki adaletsizlik, harcanan her çabayı değerli kılıyor.Devletin vergi gelirlerini artırmaya ihtiyacı var. Halkın çektiği ekonomik zorluklar ise vergilerin alındığı adreslerin değişmesi mecburiyetini dayatıyor.Vergi yükü en çok artan OECD ülkesi biziz. Ayrıca vergi gelirlerinin üçte ikisi dolaylı vergilerden toplanıyor. Bu durum zenginliği küçük bir azınlıkta toplarken fakirliği yaygınlaştırıyor.Vergi hasılatı içinde dolaylı vergilerin oranını azaltacak her çaba bizce değerlidir. Yeter ki yaz yağmuru gibi geçici olmasın..