Riyakârlık ve kahramanlık

5 Aralık 2006

Rumlara limanlarını açma sözünü tutmayan Türkiye’ye ne yapalım?Avrupa Birliği bu sorunun cevabını oluşturmaya çalışıyor.Komisyon, Türkiye yola gelene kadar müzakerelerin 8 başlıkta askıya alınmasını tavsiye etmişti.Almanya-Fransa ekseninde kümelenen Türkiye karşıtları, müzakerelere ara verilmesi veya askıya alınacak müzakere başlıklarının artırılması için hamle yaptılar.İngiltere’nin başını çektiği karşı cephe, Avrupa’nın vicdan taşıdığına dair ölmüş umutları tekrar uyandıran bir açık mektupla tartışmaları ateşledi.Lordlar Kamarası’nın sekiz üyesinin imzasıyla The Daily Telegraph Gazetesi’nde yayınlanan açık mektup AB’nin günahlarını yüzüne vuran ifadelerle dikkatleri çekti.Lordlar Türkiye’nin direnişini haklı görüyordu:“AB, Kıbrıslı Türkler’in izolasyonunu sona erdireceğine söz vermiş ve bu sözünü tutmamıştır..” Lordlar aynı zamanda Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıp İslâmî kökten dinciliğe doğru itmenin AB hesabına “devasa bir hata” olacağını belirtiyorlardı. Edi ile Büdü...Chirac ile Merkel işte bu fazilet ve sorumluluk çağrılarının psikolojik ortamında buluştular. Ve Merkel, müzakerelere 1,5 yıl ara verilmesini, ayrıca daha çok başlığın askıya alınmasını öneremedi.“Edi ile Büdü” şimdi Türkiye’ye zaman tanıyıp genel seçimden sonra ne yaptığını görmek için beklemeye karar vermiş bulunuyorlar.Beş gün sonraki dışişleri bakanları toplantısında, yahut sekiz gün sonraki liderler zirvesinde bir uzlaşma olur mu bilemiyoruz ama bu kriz bize acı bir hakikati öğretti:Riyakârlık, sadece bizim siyaset dünyamıza özgü bir hastalık değilmiş.İtalya Başbakanı Prodi dün “Fransız-Alman projesi, Türkiye’ye önümüzdeki seçim sürecinden geçmesi için zaman tanınmasını sağlayacaksa yararlı olabilir” dedi.Tercümesi şudur:“Milliyetçi baskı altında kalan AKP hükümeti bu dönemde Rumlar için AB’ye boyun eğmiş görüntüsü vermeye cesaret edemez. Seçimin geçmesini bekleyelim!” Açacaksa şimdi!Bu yaklaşım, siyasetin Avrupa normlarında da riyakârlık olduğunun tescilidir. Çünkü beklenti, AKP’nin milleti uyutarak seçimi kazanmasından sonra limanları Rumlara açacağı üzerine kuruludur.Başbakan Erdoğan dün “Karşımızdakiler hissi davransa bile aklı selimle davranmaya mecburuz” dedi.AKP’nin aklı selim tarifi nedir? Seçimden önce renk vermeyip, iktidarı kaptıktan sonra isteneni yapmak, yani “halkın iyiliği bahanesiyle halkı kandırmak” mı, yoksa riyakârlık üstüne kurulu senaryoyu yırtıp dürüstlüğün tacını, bedeli neyse ödeyerek giymek mi?AKP, seçimden sonra limanları açacaksa şimdiden açma cesaretini göstermelidir.Limanlarımız on dokuz yıl öncesine kadar Rumlara zaten açıktı ve biz Kıbrıs Rum devletini yine tanımıyorduk.Aklı selim ile kahramanlık hiç bu kadar yakın olmadı!

Devamını Oku

Çöl olacağız!

4 Aralık 2006

Havadan çekilen İstanbul fotoğrafları, akciğer kanserine yakalanmış hastaların röntgen filmlerine benziyor.Eskiden kanunsuzluklar, çalınan minareler ölçeğinde yürürdü. Şimdi moda, çalınan minarelere değil, kesilen ağaçlara kılıf üretmek. Bu cılk imalâtta başdöndürücü, utanç verici bir hız yaşanıyor.Türkiye’ye kendi özel şartlarına cevap verecek orman bakanları lâzım. Rahmetli oldu; Manisa Tarzanı gibi insanlar. Öyle ki orman tecavüzcülerini gördüğü anda dünyayı ayağa kaldıracak.Bizim Orman Bakanı Pepe de Tarzan gibi bağırdı ama o Tarzan olmadığı için onunki alârm olmadı, salâ gibi oldu. Ancak katledilen ormanların cenazesine yetişebildik...Beykoz üstünde Acarlar’ın işlediği cinayetlerin öfkesiyle köpürürken öbür yakada, Kemerburgaz’da başka bir doğa cinayeti soruşturmasının haberi geldi:Kemer Country’yi yapan şirket, turistik tesis kuracağı taahhüdü ile Göktürk’te 206 hektarlık ormanı devletten 49 yıllığına kiralamış, fakat 14 yıl geçtiği halde taahhüdünü yerine getirmemişti.“Pardon” deyip sağlam olarak geri mi veriyordu ormanı?Hayır.. Orman Bakanlığı “Sizin bu işi bitireceğiniz yok” deyip geri alma işlemine başlarken Kemer’ciler Turizm Bakanı ile belediyeden işi bitirip “turistik tesis yapıyoruz” dedikleri yerlere villa inşa edip satmışlardı.Savcılık 1,5 yıl süren soruşturma ardından sorumluları tespit etti, dava iki aya kadar açılacak. Ama kesilen ağaçlar kesildikleriyle kalacak.Orman yağmacılarından daha hızlı bir savunma mekanizması yaratamazsak Türkiye birkaç yıl içinde çöl olacak!Vicdan grafiğiÇalışan bir emekli, ücretinin yüzde 7,5’i oranında Sosyal Güvenlik Destekleme Primi öderdi.Yılbaşından sonra bir kat fazla ödeyecek. Bin lira brüt ücret alan emeklinin eline 65 YTL daha az para geçecek.Emekli aylığı ile geçinemediği için bağımsız iş kuran insanlar eskiden prim ödemezlerdi. Şimdi onlar da kazançlarının yüzde 33,5’i oranında prim ödeyecekler. Yani yorgun bedenleri, kimseye muhtaç olmadan yaşamanın yükünü kaldırmaya uğraşırken devlet de sırtlarına binecek.Devlet “zarar bile etseniz, asgari ücret kazancının primini ödeyeceksiniz” diyor.Bu kanunun seyir defteri, Türkiye’deki siyaset ahlâkının vicdansızlık batağına dimdik saplanışını temsil ediyor. Neden mi?Bu kanunu çoğu emeklilikten ikinci maaş alan milletvekilleri çıkardılar ve emekli çalışanlar için getirdikleri prim ödeme mecburiyetinden kendilerini muaf tuttular.İzledikleri politikanın mesajı iğrenç bir egoizm taşıyor: “Ey emekli vatandaş, sen çalışma. Emekli kahvesinde, parkta pinekle, ölümü bekle. Çocuğun varsa ona dilen, yoksa Allah yardımcın olsun. Bize de afiyet olsun.” Bir süredir merak ediyordum: “Niye Adalet ve Kalkınma Partisi demiyorlar da AK Parti diyorlar?” Şimdi anlaşılıyor: Adalet demenin yalan, yalanın da günah olduğunu biliyorlar.Ne de olsa inançlı adamlar bunlar!

Devamını Oku

Avrupa’nın sahibi kim?

3 Aralık 2006

Merkezi Türkiye olan bir kötü kehanet bu haftaki Newsweek’in kapak konusu oldu.Ünlü Amerikan haber dergisi “Vizyonsuzluk nedeniyle zamanımızın en büyük uygarlık projelerinden biri batırılıyor” diye yazdı.Newsweek’e göre Türkiye’nin AB sürecinden kopması “çok büyük bir trajedi ve potansiyel bir felâket” olacaktır. Çünkü Türkiye’nin dışlanması...1. Avrupa’daki öfkeli Müslüman azınlıkların Batı kültürü ile uzlaşma heveslerini kıracak, entegrasyonu engelleyecektir;2. Türkiye’nin Müslüman dünyası için model olması fırsatı heba edilirken bu ülkenin Batı’dan kopması risklerini artıracaktır.Böyle bir geleceğin kimseye kazandıracağı bir şey yoktur..Dergi bazı Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin “Türkiye üye olamayacak. Her iki taraf da gerçeklerin farkına varıyor” dediğini yazıyor.Tablo bu kadar mı umutsuz? Gerçekten bu macera bitti mi?AB, küresel bir oyuncu olmanın tarihi misyonunu, ırkçı ve kökten dinci Hıristiyan bir azınlık ile Rum azgınlığı ve şımarıklığına kurban edebilir mi?Doğru politika...Bu akıl dışı ihtimallerin gerçekleşeceğine insan inanmak istemiyor ama eğer ilişkiler, medeniyetler çatışmasının çaldığı tehlike çanlarına rağmen bugünkü noktaya gelebilmişse daha beter bir hale de sürüklenebilir.AB Komisyonu’nun 8 müzakere başlığının açılmamasını tavsiye eden kararı önümüzdeki hafta ele alınacak. Fransa ve Almanya, açılmayacak başlık sayısının 10’a yükseltilmesini talep ediyorlar.Tabii Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi de yangını körüklüyor.Tahrik kokan bu tavırlara AKP hükümetinin sert reaksiyon göstermemesi yerindedir.Çünkü “AB küresel oyuncu olmak istiyorsa Türkiye’siz olmaz” diyen ülkeler de vardır ve onların çabalarına zorluk çıkaracak tepkilerden sakınmak doğru bir politikadır.VazgeçemeyizBelli ki seçimler geçilene kadar Ankara bir yıl adım atamayacak, limanları Rumlara açamayacaktır. Bir yandan seçime hazırlanırken bir yandan da “AB’nin alternatifi var mı?” sorusuna cevap arayacağız.Biz “AB ile yarışacak alternatif yok” gerçeği ile tekrar buluşurken Avrupa’nın da Türkiye’ye bağlı avantajların vazgeçilmezliğini keşfetmesi ihtimali çok yüksektir.Dileriz bu ihtimal gerçekleşir. Ama şunu bilelim ki “AB’den vazgeçtik, Kıbrıs bizim olsun” deme şansımız hiç olmayacaktır.Çünkü Türkiye’ye karşı her türlü düşmanlık Kıbrıs mayası ile köpürtülüyor. Bu ipotekten kurtulmak için, samimi çaba harcadığımıza dünyayı inandırmaktan vazgeçmemeliyiz.AB hedefinden vazgeçmek de asla bir alternatif hedef haline getirilmemelidir.Niçin “Türkiye’yi istiyoruz” diyenleri değil de “Türkiye’yi istemiyoruz” diyenleri Avrupa’nın sahibi sayacakmışız?

Devamını Oku

Telâşa hiç gerek yok

2 Aralık 2006

Genelkurmay’ın Dışişleri Bakanı’na gönderdiği Kıbrıs mektubu asker paranoyasına yine tavan yaptıracak!“AB Türkiye’den ordu üzerinde sivil denetim sağlamasını isterken asker bu isteklere inat meydan okuyor” diyen sesleri içte ve dışta duyabiliriz.Ama artık bu komplekse yaşama şansı tanımamak lâzım.Silâhlı Kuvvetler’in sık sık demokrasiye bağlılığını ifade etmeye mecbur bırakılmasını hem bu kuruma haksızlık hem de Türk demokrasisine hakaret saymalıyız.Devlet politikalarını iktidarlar uygular ama oluşumuna başka kurumlar da katkıda bulunur. Kasım ayı başında Türkiye’nin AB yolunu tıkayan Kıbrıs sorununa çözüm öneren Fin planı ortaya atıldığında Türk Dışişleri’nin de alternatif öneriler hazırladığı haberleri yayılmıştı.Dedikodulara dayanarak MGK olağanüstü toplantıya çağırılmayacağına göre gerekli gördüğü tavsiye ve uyarıları Genelkurmay elbette yazı ile iktidara iletecekti.Yapılan da budur.Kaldı ki pek çok çevrede olduğu gibi askerde de iktidarın çeşitli devlet politika ve stratejilerinden habersiz bulunduğuna ve “kolay ikna edilebildiği”ne dair şüpheler vardır.Genelkurmay da zaten yeni bir politika önermemiş, sadece adım atmadan önce “AB’nin KKTC’ye yönelik vaatlerini yerine getirmesinin gerekliliği”ni hatırlatmıştır.Nitekim iktidar Brüksel’in baskılarına MGK’nın o kararına dayanarak direnmiş AB’ye “Limanları açmamızı istiyorsanız, siz de KKTC’ye yönelik kısıtlamaları kaldırma sözünüzü yerine getirin” demiştir.Nihai kararı hükümet veriyor olsa da, askerî önemi olan ulusal bir davada Silâhlı Kuvvetler elbette görüşünü usulü içinde açıklayacaktır.Ulusal menfaatleri demokratik görünmeme kompleksine feda eden bir orduyu kimse istemez!Gözleri açılıyorPapa’nın Türkiye’yi ziyaretinin uyandırdığı umutlar gün günden büyüyor.İslâm dünyasının önemli fetva merkezi El Ezher Üniversitesi, bu ziyareti iki büyük din arasında kaybolan barışı yeniden yaratma şansı olarak selâmladı. Dinler Arası Diyalog Komitesi Başkanı Ali Samman “Eğer kavga ettiğiniz adam kapınızı çalıyorsa anlaşmazlıklarınızı unutmak zorundasınız” dedi.Şu tesbiti de Türkiye hesabına altın değerindedir:“Papa ziyareti vesilesiyle Türkiye de AB’ye girmeye ne kadar uygun bir aday olduğunu kanıtlamıştır.” Görüldüğü gibi Türkiye’nin AB üyeliğini İslâm toplumları, kendileri için de bir umut kapısı olarak görüp desteklemeye başladılar.Aynı gerçeği Batı’da da görenler var. İngiliz Guardian gazetesi dün AB’den olumsuz bir karar çıkması halinde Avrupa’nın Müslümanlara hoşgörüsüz bir kıta olacağını, Türkiye’nin de Batılılaşmaktan vazgeçebileceğini yazdı.Medeniyetler uzlaşmasının, Türkiye’nin AB üyeliğinden geçtiği her gün daha iyi görülüyor.

Devamını Oku

Türban yarışları

1 Aralık 2006

Türban tartışması açılacak ve Meclis Başkanı Bülent Arınç dışarda kalacak mümkün mü?Önceki gün Başbakan, eğer Cumhurbaşkanı olmak istiyorsa eşinin türbanını çıkarması gerektiği yolundaki telkinlere “Allah göstermesin” diye tavır koymuştu.Meclis Başkanı Arınç dün Başbakan’dan daha iddialı bir türban savunucusu olduğunu gösterme fırsatını kaçırmadı.Hatırlanacağı gibi kendisi “Meclis Başkanı’nın eşi türbanlı olmamalı” telkinlerinin AKP’de yarattığı tepkileri ustaca körükleyip kullanarak Meclis Başkanı seçilmişti.Siyasi kulislerde dolaşan söylentilere göre Arınç, kendisini Meclis Başkanı yapan “türban inadı”nın -şartlar Tayyip Erdoğan’ı aday olmaktan vazgeçirirse- pek alâ Cumhurbaşkanı da yapabileceğine inanmaktadır.Aynı konuda Başbakan’dan bir gün sonra, ondan daha sert bir demeç vermesi bu tahminleri doğruluyor.Arınç dün şunları dedi:“Birileri ‘Eşlerinize söyleyin başlarını açsınlar’ diyebiliyor. Siz bizim eşlerimizi köle mi zannediyorsunuz? Siz kadına saygı diye bir şey bilmez misiniz? Kendi hür iradesiyle kendi kıyafetini belirlemiş insanlara, bir eş de olsanız ‘onu çıkar, bunu tak’ deme hakkına sahip misiniz?” Meclis Başkanı Arınç, Başbakan’ın tepkisinin dozunu bile yetersiz bulduğunu belli eden şu ifadeleri de ekledi:“Ben eşime ‘başını aç’ diyecek kadar düşük bir insan değilim. Bunu düşük insanlar söylüyor. Bu konunun muhatabı olsaydım hesap sorardım!” Düşük kim?Başbakan ve Meclis Başkanı hayalet taşlar gibi konuşuyorlar ama aslında muhatapları eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’dir. Evren bir hafta önce şunu söylemişti:“Ben Emine Erdoğan’ın yerinde olsam, eşim Cumhurbaşkanlığı’na geçer geçmez hemen başımı açarım. Herkes alkışlar.. Tepki gösteren de olur ama olsun. Alkışlayan daha çok olur.” Evet bu sözler telkin de sayılabilir ama daha çok bir özlemi ifade etmektedir. Evren’e siyasal İslâm’ın önünü açan bir darbe yaptığı için hesap sorabilirsiniz ancak bu düşüncesi için soramazsınız.O konuda tarihe hesap verme sorumluluğu asıl türbanı dini ve siyasi simge olarak kullanarak politik hedeflerine yürüyen kişilerin omuzlarına binecektir.Başbakan’ın tepki gösterirken söylediği sözlerde itiraf vardır. “Biz bu yola eşimle birlikte girdik” dedi. Eşinin başını açması için “Birileri bizden kimlik değişimi istiyor. Bu siyasi kimlik zaafıdır” dedi.Bu sözler, İslâmcı siyasetin eşlerle beraber yapıldığını, eylem ve söylemin “baylar” tarafından yürütülürken sembollerin “bayanlar”a taşıtıldığını açıkça ortaya koyuyor. Eşlerini her yere götürmeleri de bu işbirliğini doğruluyor.Kimseye “başını aç, kimliğini değiştir” diyen yok.Cumhurbaşkanı seçilen kişi gibi eşi de zaten kimlik değiştirecektir.Onlardan tarafsız olmanın gereğini, görüntülerine de yansıtmalarını istemek niçin kabahat olsun?

Devamını Oku

Zaaf değil fazilet olur

30 Kasım 2006

Anketler halkın bu konuya önem verdiğini gösteriyor: Cumhurbaşkanı eşinin başı açık olmalı.Aday olup olmayacağını son ana kadar saklamayı düşünen Başbakan, NATO zirvesinden yurda dönerken gazetecilerin bir sorusu üzerine niyetini ele verdi.Soruyu sanki adaylığını daha önce açıklamış biri gibi cevapladı:“Biz bu yola eşimle birlikte girdik. Birileri, Allah göstermesin ‘Eşinizin başını açın’ diyor. Birileri bizden kimlik değişimi istiyor. Bu siyasi kimlik zaafıdır. Biz bu zaafı gösteremeyiz. Biz halkımızı aldatamayız. Halkımızın karşısına nasıl çıktıysak bugün de öyleyiz. Bu yolda Anayasa, yasalar ne emrediyorsa onu yaparız.” Bu sözler Başbakan’ın iki önemli mesaj verdiğini açıkça belli ediyor:1. Çankaya’ya çıkarım;2. Eşimin başını da açtırmam!Başbakan, eşinin başını açmasını niçin siyasi kimlik zaafı olarak niteledi?Kendisi, siyasi düşünce ve tercihlerinde geçirmiş olduğu değişimde rekor kırmış, bu özelliğiyle takdir kazanmış bir siyaset adamıdır.Değişimini “gelişim” diye adlandırmış ve bundan haklı olduğunu düşündüğümüz övünçler çıkarmıştır.Çankaya başkaOn yıl önce “demokrasi bizim için araçtır” diyordu.. “Tutturmuşlar bir laiklik, laiklik. Halk istemedikten sonra ne laikliği yahu?” diyordu.Oysa şimdi böyle konuşmuyor. Samimiyetinden şüphe edenler bulunsa da demokrasiyi, mecbur kaldığı zamanlar da laikliği pekâlâ savunuyor. Bunlar kimlik zaafı mıdır? Değildir.Başbakan’ın şu sözleri Çankaya Köşkü’nü sadece makam olarak kullanıp ikametgâh olarak kullanmayacakları yolunda ipuçları veriyor:“Anayasa ve yasalar ne emrediyorsa onu yaparız.” Tercümesi şu olabilir:“Çankaya kamusal alansa eşimle orada yaşamam. Zaten aynı gerekçeyle Başbakanlık resmi konutunu da ikametgâh olarak kullanmıyoruz.” Ama bu çare değildir. Cumhurbaşkanı olduğu takdirde birlikte katılacakları resmi etkinlikler ve dış geziler özel yaşamlarının parçası olmayacaktır. Türban ve ona uygun kıyafet, aynı zamanda bir kadın hakları savaşımı olan 83 yıllık cumhuriyet kazanımlarının kaybedildiği düşüncesini uyandırmakta, halkı rencide etmektedir.Başbakan “Biz bu yola eşimle birlikte girdik” derken bir gerçeği itiraf ediyor:İslâmî yaşam biçimine destek veren mesajlarının bir kısmını eşinin türbanı ve giyim kuşamı ile vermiştir.Ama bu alışkanlığını Çankaya’da sürdüremez. Çünkü orada hem halkın bütününü ve hem de devleti temsil etme görevi yapacaklardır.Emine Hanım’ın devlet görevlerinde Cumhurbaşkanı eşine refakat ederken başına türban takmaması, onun dışındaki yaşamını ise bildiği gibi sürdürmesi asla kimlik zaafı olmaz, fazilet olur.Tabii asıl fazilet, Cumhurbaşkanı’nı cumhura, yani halka seçtirmektir!

Devamını Oku

AB yolu buzlandı!

29 Kasım 2006

Avrupa Birliği’ndeki Türkiye kararı ne anlama geliyor?AB Komisyonu Rumlara limanlarını açmayan Türkiye ile yürütülen üyelik müzakerelerinin 8 başlıkta askıya alınmasını tavsiye etti.Bu tavsiyenin 11 Aralık’taki AB dışişleri bakanları toplantısında karara dönüşmesi bekleniyor. Teselli şu ki; AB’deki siyasi iradenin ters yöndeki baskılara rağmen Türkiye’yi dışlamaktan yana olmadığı görülüyor. AB Türkiye’yi istiyor.AB uzmanı yazarımız Cengiz Aktar, limanları açma taahhüdünü yerine getirmeyen Türkiye’nin müeyyide olarak başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söylüyor bu kararın.Çünkü müzakereler zaten fiilen donmuş haldeydi. Rumlar ve Yunanlılar, ilgisiz başlıkları, hiçbir gerekçe göstermeden bloke ediyorlardı. Şimdi 8 başlık askıya alınacak ama geri kalanların önü açılacak, müzakereler yeniden başlayacaktır.AB’yi tek bir kimlik olarak görmemek lâzım. Türkiye’ye muhalif olanlar yanında bizi mutlaka Avrupa’da görmek isteyenler de var ve bunlar çoğunluktadır.Komisyondan çıkan karar Türkiye’yi destekleyen İngiltere, İtalya, İspanya, İsveç, Polonya ve Belçika gibi ülkelerin, Türkiye’ye cephe oluşturan Fransa, Avusturya, Yunanistan ve Kıbrıs’a karşı elde ettikleri bir başarıdır.Türkiye limanlarını Rumlara açacağını taahhüt etmişti, sözünü tutamadı.AB’nin mutlaka bir müeyyide uygulaması gerekiyordu ve şimdi karşımızda bize “ucuz kurtulduk” dedirtecek bir karar var.Üstelik bu kararla Türkiye süre kaydına tabi tutulmuyor. Ama AB maceramız sonsuza kadar Kıbrıs’a rehin bırakılamaz.Avrupalılar bir gün gelecek ve Kuzey Kıbrıs’a yönelik ticari kısıtlamalar kalkmadığı sürece hiçbir Türk hükümetinin limanları açma taahhüdünü yerine getiremeyeceğini anlayacaklardır.Ankara ve AB içindeki dostlarımız, bu gerçeğin mümkün olan en kısa zamanda fark edilmesi için güçlerini birleştirmelidir.*****İki taraf da kazandıTürkiye’nin niçin AB içinde olması gerektiğini iki tarafa da öğreten bir tecrübe oldu Papa’nın gelişi.Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, Papa’nın yüzüne karşı şunu dedi:“Son dönemlerde Müslümanların potansiyel şiddet uygulayıcıları olduğu anlayışını ifade eden İslâmofobinin giderek tırmandığını müşahede ediyoruz. Adalet ve insaf ölçüleriyle bağdaşmayan bu itham ve iddialardan, İslâm’ın her mensubunun müteessir ve müşteki olduğunu ilân etmek isterim..” Sitem tonundan daha ağır basan mesajı aldığını Papa şu sözleriyle belli etti:“İslâm barış dinidir. Özü akıl ve bilimle yoğrulmuştur. Bütün ilâhi dinler gibi İslâm da barış getirmiştir. Öğretileri de hem akli hem de barış temelleri üzerine kuruludur.” Müslüman dünyasını inciten sözlerini geri almasına zemin hazırlayan bu gezi, Papa’nın bundan sonraki hayatını daha değerli hale getirecektir.Böyle bir değişim başka hiçbir ülkede gerçekleşemezdi. Bunu görecekler!

Devamını Oku

Başka kapıya

28 Kasım 2006

Papa’nın ziyaretini cahil oylara yön veren saplantıları kaşımak için kullanmasak fena mı olurdu?Ne Müslümanları incittiği gerekçesiyle boykot uygulamaya kalk, ne de bu niyetini açığa vurmanın ayıbını telâfi etmek uğruna uçağın merdivenine git!Başbakan Erdoğan, şiddet kültürünün giderek yaygınlaştığı dünyada Papa’nın “nüfusunun yüzde 95’i Müslüman olan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti Türkiye’ye gelişini hem zamanlı, hem önemli bulduklarını” belirtti.Madem ki öyledir, halkın bir haftadır Papa ziyaretine tepki üretecek biçimde körüklenmesine ve dünyaya Türkiye’nin medeniyetler çatışmasının kızgın kutbu gibi gösterilmesine ne gerek vardı?İşte Papa geldi ve iyi ki de geldi. Çünkü bu ziyaret, Türkiye ile ilgili önyargılarını değiştirmesine zemin yaratmıştır. Eminiz İslâm toplumları ile ilgili görüşleri de olumlu etkilenmiş ve etkilenecektir.Ama Papa’nın dün Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne girişini izlerken İslâmcı medyanın “Kamu alanı diye türbanlıyı sokmayan Sezer haçlıyı Çankaya’ya soktu” diyen değerlendirmeler yapacağını görür gibi oluyordum.Hemen belirtelim ki Papa, uluslararası yasaların kabul ettiği resmi kıyafeti giyer ve hiç bir otoritenin buna müdahalesi olamaz.Önümüzde, provokasyonlara karşı son derece uyanık olmamızı gerektiren çok hassas üç gün var. Müslüman-Hıristiyan çatışmasını Doğu’da olduğu gibi Batı’da da canlı tutmaya çalışan çevreler, politikacılar bulunuyor.Papa’ya karşı halkı tahrik edecek veya tahriklere alet olacak insanlar şunu iyi bilmeliler:Gayretleri, Müslüman düşmanlığı yapanların Batılı halklara nefret aşılamak için aradıkları fırsatı verecektir.İki tarafta da zebaniler vardır.Türk halkı iki tarafın da emellerine alet olmamalıdır, olmayacaktır. Zebaniler özledikleri cehennemi başka yerde arasınlar!Dün bir okurum gönderdiği mesajında şöyle diyordu:“Türk halkı, tarihle kavganın ahmaklara mahsus olduğunu çok iyi bilir.”*****Adalet ararken...Orman Bakanı Pepe, orman katliamı üstüne inşa edilen Acarkent’teki yapılar için “tapu iptal davası”na gittiklerini söyledi.Uzaktan kulağa hoş da geliyor..Ama bir de varını, yoğunu yatırıp, tapusunu da aldıkları o yapıları “yuva” olarak dayayıp döşeyen, orada yaşayıp yaşlanacağını hayal eden insanlara sorun siz onu.Ormanlarını koruyamayan devletin ceremesini günahsız insanlar mı çekecek?Eğer burası ormansa niçin yapılaşmaya izin verildi?Üstüne yapılan villalara bu devlet nasıl tapu verdi?Lütfen biraz insaflı olalım; yüzlerce aileyi sokağa atmak, hatta böyle bir tehdit altında yaşatmaya mahkûm etmek adalet değil olsa olsa zalimlik olur.Bu tedbir, yeni yapılaşma alanı olan Acaristanbul’da işletilebilir ama on yıllık geçmişi olan Acarkent’te düşünülmemelidir.

Devamını Oku