Dünkü VATAN’da “Baş imamlar geliyor” başlıklı haberi görmüşsünüzdür.AKP iktidarının din saplantısını bilenlerin kafasında bu haber “Acaba yine ne tür bir istismar peşinde koşuyorlar?” şüphesi uyandırmış olabilir. İktidar bunu hak ediyor.Aslına bakarsanız, yeterli sayıda din görevlisi bulunmadığına yönelik yakınmaları uzun süredir işitiyoruz.İktidar bu yasa tasarısı ile yeni unvanlar ihdas ederek din görevlisi kadrolarını tartışma yaratmadan artırma taktiği mi uyguluyor yoksa din görevlileri arasında bir hiyerarşi oluşturarak başka hevesleri tatmine mi uğraşıyor?Bakanlar Kurulu’ndan geçerek görüşülmek üzere meclise gönderilen tasarı “imam hatip”, “uzman imam hatip” ve “baş imam hatip” gibi basamaklar öngörüyor.Bu yeni düzenlemenin dinimize de, laik devletin karakterine de uygun düştüğünü söylemek mümkün değildir.Öteki dinlerde başrahip, başhaham gibi unvanların var olması bizde de olmasının gerekçesi yapılamaz. Çünkü onlarda ruhban sınıfı var ama İslâm dininde yok.İmam ve vaizlerin derecelendirilmesi Türkiye’de bir ruhban sınıfının oluşturulması yolunda ciddi bir adım olacaktır.Özellikle büyük kentlerdeki camilerin birçoğu, zaten cemaat ve tarikatlar temelinde bölünmüş durumdadır. Baş imamlık unvanları mevcut yapıyı meşrulaştıracaktır. Ayrıca da camiler arasında kalite farkı varmış duygusu yaratacaktır. Doğru bir şey değil bu.Evet, güvenilir önderler güdümünde cemaatlerin oy deposu haline getirilmesi, tıpkı aşiret oyları gibi deste deste devşirilmesi, din üstünden siyaset yapan partilere cazip gelebilir ama buna fırsat verilmemelidir.Din istismarının tahribatını artıracak din dışı unvanlar yaratmadan önce herkes bir daha düşünmeli!Kesici’nin sitesiİlhan Kesici’nin kişisel internet sitesinin açıldığını duyurmak amacıyla düzenlediği toplantıya ilgi büyük oldu.DPT Müsteşarı olduğu tarihten bu yana ürettiği fikir ürünlerinin ve onlarla ilgili medya değerlendirmelerinin yer aldığı site, umarız başka siyaset ve devlet adamlarını da özendirecektir.Hoş, Karadenizli bir dostunun site kurduğunu duyunca ona “Sen düzgün adamsındır. Bana da sitenden bir daire ayırıver” demesi çok cesaret uyandırmıyor ama Kesici geleceğe yönelik bu köprüden çok ümitvar.Epeydir aktif siyasetten uzak duran Kesici’nin bu toplantıda merkez sağ partilerin birleştirilmesi amacında rol üstlenerek dönüş yapmaya hazırlandığını öğrendik.Bu görevi mecburiyet duygusu şeklinde algılamasına sebep olan şartları değerlendirirken, Hindistan kapısı Karakurum’da “Tıkandık, kıpırdayamıyoruz” diyen komutanlarına Büyük İskender’in ünlü sözlerini tekrarladı:“Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız.” Kesici, Türkiye’de bundan sonra yapılacak her türlü seçimin artık iki turlu yapılması gerektiğini savunurken, Başbakan Erdoğan’a da cumhurbaşkanı olmaması çağrısında bulundu.Ve bu çağrıyı Yunus’un dizeleri ile yaptı:Göz ola dağın arkasını göre;Akıl ola başına geleceği bile.
Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi “Adalet dediğin böyle olur” duygusu uyandıran bir karar verdi. Adalet son zamanlarda sürekli tavan yapan bir özlemdi ve toplumun böyle bir tatmine çok ihtiyacı vardı.Olay iki gerçeğe ışık tutuyor:1. Hakim varsa adalet de vardır;2. Yasalarımızdaki cezalar söylendiği gibi yetersiz değildir.İki yıl önce Ankara’da yaşanan sapık dehşetini hatırlayacaksınız: Musa Aras adlı biri, kendine UNICEF görevlisi süsü vererek gittiği okuldan “yardım edeceğim” bahanesiyle kaçırdığı kız çocuğuna şiddet kullanarak tecavüz etmiş, ihbar sonucu yakalanmıştı.Sanığın üç hafta önce başka bir kızı daha kaçırdığı ve ona da aynı şekilde tecavüz ettiği ortaya çıkmıştı.Olay, mahkemenin “gizlilik” kararı nedeniyle yargılama süresince gündemden düştü. Ama mahkemenin cesur kararı ile sansasyonel biçimde geri döndü.Mahkeme, birden fazla çocuğa cebir ve şiddet kullanılarak tecavüz edildiği için cezaları, yasanın öngördüğü üst sınırlardan hesaplayarak verdi.Sapığı, “ibret-i âlem” etkisi yapacak bir şekilde cezalandırdı: 102 yıl hapis!Bu suçlu üç-beş yıl sonra cezaevinden çıkamayacaktır şimdi. Adalet yerini bulacak, hapiste çürüyecektir.Bunun yarattığı ibret başka çocukları ve toplumu koruyacaktır.Hakimlerin, savcıların önemi işte burada. İç iletişimi ve etkileşimi iyi işleyen bir yargı kurumu, dönemsel olarak yükseliş gösteren suçlara karşı böyle önlemler alabilir ve almalıdır. Bunun yolu, son olayda görüldüğü gibi cezaları üst limitleri kullanarak vermektir.Yani adaletin caydırıcı gücünü suçlulara, koruyucu gücünü de namuslu vatandaşlara hissettirerek!***Erdoğan’a Batı’dan dost uyarısıAçıkça bir cennet-cehennem seçimine doğru gidiyoruz.“Erdoğan ya başbakan kalarak AKP’yi yeni bir seçim zaferine taşır ya da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyarak ülkedeki kültürel gerilimin nasıl patladığını izler.” “Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması durumunda türban tartışması bugüne kadar hiç olmadığı kadar alevlenir, ülkenin istikrarı tehlike altına girebilir.” Yukarıya aldığım tespit ve tahminleri şimdiye kadar Tayyip Erdoğan kim bilir kaç defa, kaç gazete sütununda görmüş, kaç TV’den dinlemiştir.Umarız sonuncusunu dikkate alır.Çünkü bu farklı.“Sayın Erdoğan, cumhurbaşkanlığına HAYIR deyin” çağrısını yapan kuruluşun adı, dünyanın en itibarlı ekonomi, finans ve siyaset gazetesi olan Financial Times’tır.Bu gazete Türkiye’nin ve Erdoğan’ın düşmanı değildir.VATAN’ın Dış Haberler Servisi, Financial Times’i şöyle tanımlıyor:“Türkiye’nin AB üyeliğini Türk basınından bile çok destekleyen ve dünyada Türkiye’yi Türkler’den bile daha çok savunan gazete.”
Türkler ve Yunanlılar, yaşamlarını birbirleriyle yaptıkları rekabetle besleyip geliştiren iki ulustur.Birbirlerine kabul ettirdikleri üstünlükler, iki taraf için de benzerlerinden daha değerli başarılar olarak algılanır.Tarihin izleri ve Türkiye’nin büyüklüğü bu rekabeti Yunan tarafının mubalâğalı biçimde algılamasına sebep olur ki bu da doğaldır. Çünkü komşuluk ilişkisine dayalı milliyetçi yarışlar hep böyledir.Bu rekabet cumartesi gecesi bizim tarafa mutluluk ışıltıları saçan bir zafer sayfası açarken Yunan tarafının içini karartan, hezimet anlamında bir yenilgi getirdi.Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine giden yolda Türk milli takımı Yunanistan’ın son Avrupa Şampiyonu olan ekibini 4-1 mağlup etti.Maç nerede döndü?Evet Yunanistan şimdiye kadar Türkiye’yi hiç yenmemişti ama komşunun futboldaki hızlı yükselişi ve bizdeki dönemsel düşüşe talihsiz sakatlıkların eklenmesi, “utandırıcı bir ilk”i yaşayacağımız, Yunanistan’a açık farkla yenileceğimiz konusunda korkular uyandırmıştı.Sahadaki gençlerin hepsi müthişti ama o maçı bize kazandıran fark, Fatih Terim’in şahsında ve eylemlerinde kanıtlanmış olağanüstü liderlik yeteneğidir.Terim, herkesin kendini hezimete hazırladığı bir süreçte kurtarıcı lider kimliğinin örneğini verdi. Yönettiği sporcuların dinamosunu, maneviyat denilen gücün çalıştırdığını bilerek onlara ustaca güven duygusu aşıladı.Bu maçın en kritik dönemeci bizce Terim’in “Aslarımızın çoğu sakat. Maça çok eksik çıkacak olmamız sizi korkutmuyor mu?” sorusuna verdiği cevaptır.Terim “Hayır” dedi, “Biz de sahaya 11 kişi çıkacağız!” Napolyon ve TerimZafer getiren ayırıcı farklardan biri de çalışkanlık ve çözümleyici bilgilere ulaşarak onları değerlendirmek konusundaki disiplindir.Dünyanın en tanınmış liderlik uzmanı Peter Drucker şunu diyor:“Mutlaka plan yapmalı. Napolyon’un hangi savaşta planına uyulmamışsa hep o savaşlardan zaferle çıktığı anlatılır. Ama gene de Napolyon bütün savaşlarını benzersiz bir titizlikle planlamıştır.” Terim de rakibi iyi tahlil etmiş, onu kendi sahasında basmış, en etkili dört oyuncunun da kilitlenmesini öngörmüştür.Napolyon’dan farklı olarak planına sadık kalmış, savaşçıları da bu planı hem akılları hem yürekleriyle uygulamışlardır.Futbolun şansla ilişkisini inkâr etmek elbette mümkün değil ama fazla abartılması da kabul edilmemeli.Bizim takım şanslı olduğu için kazanmadı. Daha iyi hazırlandığı, daha iyi oynadığı için kazandı.Şans kazanmayı hak eden tarafı sever, fark belki bu yüzden açıldı.Aynı mutluluğu Norveç maçında da yaşamayı diliyoruz.
Avrupa Birliği’nin 50. kuruluş yıldönümü törenine Türkiye davet edilmedi. Neden?Çünkü AB’nin dönem başkanı olan Almanya’nın başında bugün, Türkiye’yi birlik dışında tutmaya adeta yemin etmiş ön yargılı, dar ufuklu bir siyasetçi oturuyor.Başbakan Merkel’in Türkiye’ye karşı tutumu, koltuğuna ısındıkça daha ırkçı ve daha kökten dinci bir çirkinlik kazanıyor.Bugün yayınlanacak olan Berlin deklarasyonu, geçmişi kutlamak yerine geleceği kurmak amacı gütmeliydi. Öyle olmadı.Birliğin genişlemesine eğilmediği gibi Türkiye’nin adı bile geçmiyor.Merkel AB yolunda Türkiye’nin kirveliğini sahiplenmiş bir büyük kimliğini sahiplense buna kimse itiraz edemez, Almanya da global güçler dengesinde önemli bir konuma yükselirdi.AB’nin 50. kuruluş yıldönümünü bira-sosis partisine çeviren Merkel, AB dönem başkanlığının tarafsızlık gerektiren bir sorumluluk olduğunu unutup Türkiye’nin 50 yıl sonra bile üye olamayacağına dair beyanatlar vermeyi sürdürüyor.Herhalde Türkiye’ye, evinde zenci muamelesi yaptığı yabancıların geldiği ülke olarak bakıyor.Eminiz zaman onu da düzeltecektir.Yeter ki Türkiye’den ona doğru mesajlar verelim, oradaki vatandaşlarımızı bilinçlendirerek misyon sahibi yapalım.Merkel’e nazire yapan bir teselli haberi dün Fransa’dan geldi. Cumhurbaşkanlığı yarışında Sarkozy’nin en güçlü rakibi olan sosyalist aday Segolene Royal yeni çıkan kitabında zıt mesajlar veriyor:“Türkiye’nin Avrupalı olamayacağını düşünenlerden asla olmayacağım. Biz bir Hıristiyan Birliği değiliz. Türkiye’nin entegrasyonu Avrupa’ya çok şey katar.” Türkiye’yi ortadoğuya sabitlemek isteyen Avrupa’daki ırkçı ve dinci takıntılar amaçlarına ulaşabilir mi?Hayır. Bunu yapabilirse sadece kendi içimizdeki tutucular başarabilir.Bizim için tarihin akışı da, geleceğin çağrısı da Batı yönündedir.Medeniyetler barışına duyulan ihtiyaç, siyasal ve ekonomik koşulların dayatacağı mecburiyetler, manşetteki iki kadından güzelini haklı çıkaracaktır!Arınç ve 2 ihtimalMeclis Başkanı Arınç, cumhurbaşkanı seçiminde hep hesaba katılması gereken bir kişiydi.Tabii “risk faktörü” olarak.Nasıl dört yıl önce AKP lideri Erdoğan Meclis Başkanlığı koltuğuna başka birini düşünmüşken o türban merkezli bir onur kavgası icat ederek makamı kapmış ve herkesi şaşırtmışsa, aynı hüneri Çankaya için de tekrarlayabilir korkusu her yeri sarmıştı.Belki AKP’nin adayını son ana kadar gizli tutmaya çalışmasının ardındaki sebeplerin başında Arınç’ı kollamak duruyordu.Bülent Arınç nihayet dün İtalyan televizyonuna cumhurbaşkanı adayı olmayacağını açıkladı.Şimdi bu durumun ne anlama geldiği ve ne sonuç doğuracağı merak konusu olacaktır. Bizce iki ihtimal var:1. Arınç, Başbakan’ın aday olma düşüncesini kesinleştirdiğini öğrendiği için bu açıklamayı yapmıştır. Yoksa Erdoğan’ın dışarda kalacağı bir yarış için havlu atmamıştır.2. Kendisi ile ilgili kaygıların partinin hareket alanını daralttığını görmüş ve Başbakan Erdoğan’a şu mesajı vermiştir:“Hükümetin başında kalmak istiyorsan kal. Çankaya’ya çıkarmak istediğin arkadaşımızı rahatça seç. Kendini benim için tedbir almak mecburiyetinde hissetme.” İki durumda da yeni cumhurbaşkanı adayı, beklenenden daha erken ortaya çıkacaktır. Oyun oynama sebeplerinden biri kalktı.
AKP’nin yerinde başka bir parti olsaydı aynı şey olacak mıydı?Olmayacaktı. Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğun eşiğinde duran iktidar partisi, kimin ne dediğine bakmadan, kendi iç uzlaşmasına dayanarak Cumhurbaşkanı’nı seçecekti.Yaşanan durum farklı:Cumhurbaşkanı’nın komutanlara verdiği veda yemeğinde konuşulanları araştıran VATAN muhabiri Hale Gönültaş’ın belirlemelerine göre Cumhurbaşkanı Sezer şunu demiş:“Ortam çok gerildi. Erdoğan’ın bunu dikkate alması lâzım. Halen bir uzlaşma şansı var. Muhalefeti ve iktidarıyla ortak bir isim üzerinde uzlaşılması lâzım. Sayın Erdoğan aday olsun olmasın, önereceği isimde mutabakat sağlanması şart.” Kuruntu değilAnayasa’nın cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen hükmü böyle bir şart öngörmüyor.Ama tabloya bakan herkes toplumsal barışı korumak ve demokrasinin selâmetini sağlamak istiyorsak, Sezer’in aradığı uzlaşmayı yaratmak gerektiğini görüyor.Bunun hakaretamiz bir çifte standart olduğunu ve kabul edemeyeceğini iktidar partisi bile göğsünü gere gere söyleyemiyor.Çünkü AKP’nin dört yıllık icraatı, Başbakanlık Müsteşarı koltuğuna laikliğin yerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğini söyleyen birini oturttuğu günden beri ve dinci kadrolaşma sürekli tırmandığı için güvensizlik yaratmaktadır.Laik demokratik rejimin son darbeyi AKP’li bir cumhurbaşkanı ile yiyeceği korkusu, keşke boş bir kuruntu olsaydı. Ama değildir.Uzlaşma hayalYani Başbakan Erdoğan aday olmazsa ve Çankaya’ya başka birini, hatta eşi türban takmayan birini gönderirse gönüller ferahlayıp ortalık sütliman olmayacaktır.Erdoğan’ın Başbakan koltuğunda kalarak iktidarın göndereceği her kanun ve kararnameyi itirazsız geçirecek birini Çankaya’ya çıkarmasını daha tehlikeli bulanlar yabana atılmamalıdır.Toplumsal uzlaşmaya giden en güvenli ve onurlu yol halkın oyudur. Keşke cumhurbaşkanını iki turlu seçimle halka seçtirmenin kararını bu defa alabilseydik, yapamadık.Yapamadığımız için bedel ödeyeceğiz. Genel seçimin yenileneceği bir yılda iktidar ve muhalefetin cumhurbaşkanı isminde uzlaşma sağlaması beklenmemelidir.Mecliste büyük çoğunluğa sahip iktidar partisi, kendisini aciz gösterecek bir karara boyun eğmeyeceğine göre geriye tek çare kalıyor:Doğrudan halkı ikna etmeye çalışmak.AKP’den çıkmış bir cumhurbaşkanına bağlı olarak üremiş endişe ve güvensizlikleri giderecek çıkışlar...Cumhurbaşkanı göreve başlarken “Laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına” namusu ve şerefi üzerine yemin edecek; bunu mecburiyetten değil gönüllü olarak şimdiden taahhüt eden bir iyi niyet...Tayyip Erdoğan hak etmekle lâyık olmak arasındaki farkı bilerek kullanmalı önündeki az zamanı!
Siyasetçilerin medyaya tam da “iyi ki varsınız” demesi gereken bir günde Başbakan VATAN’ı tehdit etti.Biliyorsunuz İstanbul’daki İETT Garajı arazisi iki yıl önce Arap Şeyhi Maktum’a yüzde 20 kat karşılığı veriliyorken medyanın ayağa kalkması sayesinde kurtarılmıştı.İki gün önce aynı Şeyh Maktum, aynı araziye sahip olmak için KDV’si ile birlikte 832 milyon doları peşin ödemek zorunda kalmıştır.En az beş kat değer artışı...Buna memnun oldular mı bilmiyoruz ama AKP önderleri iki dünyada veremeyecekleri bir hesabın yükünden medya sayesinde kurtulmuşlardır.Başbakan’ın, bir arkadaşı ile ortak gemi alan oğlu haber oldu diye VATAN’ı tehdit etmesi, kamuoyunda uyanan şüpheleri gidermemiş, tam tersine tahrik etmiştir.Başbakan bunu yapacak yerde VATAN’ı toplum vicdanının barometresi olarak görerek çareyi sessizce aile içinde arayabilirdi. Aramalıydı.Basın özgürlüğüne müdahalenin yarattığı pişmanlığa en ibretli örnek 1961 yılında Amerika’da yaşanmıştı.ABD’nin Castro’yu devirmek için örgütlediği işgal girişimi (Domuzlar Körfezi çıkarması) New York Times tarafından manşet yapılacaktı.Başkan Kennedy gücünü kullanarak bunu önledi. “Yazarsanız ya hezimet yaşarız veya işgalden vazgeçeriz, sorumlu olursunuz” dedi.Ama bu sansür Domuzlar Körfezi’nde 1400 zayiatlı bir hezimet yaşanmasını önleyemedi. İki hafta sonra Beyaz Saray’da Kennedy gazetenin editörüne şunu dedi:“Keşke dinlemeyip bassaydınız. Ülkenin onurunu koruduğunuz bir yana beni de büyük bir hatadan kurtarmış olurdunuz!” Hiç temenni etmemekle beraber Başbakan, sitem de taşıyan böyle bir itirafı ilerde VATAN’a değil ama birçok gazeteye yapabilir!Utanç vericiİtibarlı İngiliz gazetesi The Guardian “Hayalet Seçimi” deyimini kullandı dün:“Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekten sıradışı... Çünkü kimse yarışmıyor. 15 Nisan yaklaştıkça medya çılgınlığı artıyor ve siyasi gerilim tırmanıyor. Ama kimse adaylığını açıklamıyor.” Manzaraya uzaktan bakanlar için gülünç, manzaranın parçası, oyunun figüranı durumuna düşmüş biz vatandaşlar için hazin bir durum...Siyaset esnafı bizi hakir görüyor, hakaret ediyor.İktidar partisinin cumhurbaşkanı seçmek konusunda hiçbir zorluğu yok ama bin çeşit saray entrikası çevriliyor. Gerilimin kaynağı nedir?Laik demokratik rejimin son darbeyi AKP’li bir cumhurbaşkanı ile yiyeceği korkusu...İktidar bu şüpheyi vatandaşın yüreğinden uzaklaştıracak güven duygusunu uyandırma gücüne sahip olmadığını düşünüyor galiba.Kendine inansa bu vakti halkı ikna etmek için kullanırdı, seçim kulisleri, anketler ve dedikodularla zamana oynamazdı.
Gemi alarak deniz taşımacılığı işine giren bir başbakan oğlu dünyanın her yerinde haber olur.Kendine güveniyor ve hesabını verme konusunda şüphe taşımıyorsa o genç adam, bedava reklâm sağladığı için habere memnun kalır, hatta teşekkür eder.Türkiye’de yaşamanın bedeli olarak biz tehdit edildik!Başbakan Erdoğan dün AKP il başkanlarına hitap ederken sözü oğlunun gemi alması üzerine VATAN’da çıkan habere getirerek, bir devlet adamı için ne demek, vasat bir siyasetçi için bile ayıp sayılacak, tahammülsüzlük sayılacak şeyler söyledi.Sözlerine şöyle başladı:“Öyle gazete başlıklarıyla, yalan dolan ifadelerle bir yere varamazsınız. Başlık başka, altını okuyorsun başka. Alan belli, satan belli. Benim oğlumun bir başka ortağıyla iki ortaklı bir şirketleri var, doğrudur. Aldıkları gemi 16-17 yıllık ufak kosterdir. 2,5 milyon dolar civarında bir gemi. 500 bin dolar peşinatla ve banka kredisiyle aldıkları bir gemidir. Bundan sonra zaten gemi kendi kazancıyla taksidini ödeyecek noktadadır.” Doğru ise derdi ne?Başbakan bu açıklamaları yaparken VATAN’da çıkan haberin tüm unsurlarını tek tek doğrulamaktan başka bir şey yapmamıştır.O zaman gazabını devlet yetkilerini kötüye kullanıp köpürterek tehditkâr bir silâh gibi kullanmasının sebebi ne?Şu ayıplı ifadeler hangi amacı güdüyor:“Bu medyanın karın sancılarının ne olduğunu biliyorum. Kusura bakmasınlar o başlığı atanlara sesleniyorum. Sancılarınızın ne olduğu belli. Neyi, nereden, nasıl alıp verdiklerinin... Onları da zaten şu anda maliyesi de her şeyi de takip ediyor!” Başbakan’ın taktığı “o başlık”ta ne yazıyor ki?VATAN’ın manşeti “Başbakan’ın oğlu gemi aldı” diyordu. Yalan mı, ne var bunda?Belli ki Başbakan’ı, kamudan aldığı gücü kişisel hıncını tatmin amacında kullanabileceğini açıkça söyleyecek kadar sinirlendiren sebep bu haberin yayınlanmasıdır. Haber hiçbir olumsuz ima bile taşımadığı halde kızdırmıştır Başbakan’ı.Vicdanı rahat değil“Aldıkları gemi 16 yıllık bir koster, 2.5 milyon dolar. 500 bin dolar peşinat. Gemi, kazancıyla kendini ödeyecek” derken bunu sanki herkesin kolayca ulaşabileceği bir imkân gibi basitleştirmeye çalışıyor.Ama öbür yandan da 500 lira maaşlı devlet memuru olabilmek için KPSS sınavına girip başarılı olan fakat yıllardır boş bekleyen milyonlarca üniversite mezunu genci ve ailelerini ikna edemeyeceğini biliyor.Başbakan o koltuğa Anayasa’nın tanıdığı hakları kullanarak geldi. Çankaya’ya çıkarsa gücünü yine aynı kaynaktan alacaktır.Cumhurbaşkanı olmasına muhalefet edenlere karşı kullandığı bu argüman kendisine görev ve sorumluluk yüklemiyor mu?Maliye ve vergi denetimi doğal bir işlevdir. Doğal olmayan, denetimin basına sansür uygulamak amacıyla kullanılmasıdır.İktidarın devlet yetkilerini medyayı susturmak amacıyla kötüye kullanması, sadece ahlâki çürüme değil bir Anayasa suçudur.VATAN olarak görevimizi ve sorumluluklarımızı biliyoruz. Anayasa’dan aldığımız güçle, vicdanımızın pusulasına bakarak doğruları hep yüksek sesle savunacağız.Başbakan da aynı şeyi yapsın.Sansür ve tehdit yol değildir. Girdiği yol çıkmaz sokaktır!
AKP iktidarı adeta hukuk devletine karşı işlenebilecek en ağır cürümlerin tarihini yazıyor!Uzun zamandan beri boş bulunan 23 Yargıtay ve 9 Danıştay üyesini Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu dün de seçemedi.Çünkü kurulun karar alabilmesi için Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya yardımcısının toplantıya katılması gerekiyor.Katılmadılar ve seçimi bloke ettiler. Sebep?..İktidarın bağımsız kurumlara tahammülü yok. Her yer onların olsun istiyorlar. “Seçilecek üyeler bizden olmayacaksa koltukları boş kalsın” mantığıyla hareket ediyorlar.Bu kafa Sayıştay’daki 7 boş üyelikle ilgili seçimi de bir yıldır savsaklıyor.Yargı her dönemde bağımsızlığı için kavga vermeye mecbur kalmıştır. Ama hedef olduğu baskı hiç bugünkü gibi tecavüz boyutuna dayanmamıştı.Sadece yargı mı?Hayır, din sömürüsüne dayalı vaatlerini gerçekleştirmek isteyen AKP’nin yargı kadar takıntılı olduğu bir başka kamu kurumu YÖK’tür. İktidar dün iki cephede birden kavga veriyordu.Yeni kurulan 15 yeni üniversiteye Milli Eğitim Bakanlığı’nın kurucu rektörler atamasına ilişkin yasa iptal edilmişti. YÖK her üniversite için üç adaydan oluşan listeyi, atamalarını yapması için Cumhurbaşkanı’na sundu.Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanlığı, Çankaya’dan çıkacak atama kararlarının meşru olmayacağına dair sert bir açıklama yayınladı.AKP, ele geçiremediği kurumlara “düşman kaleleri” gözüyle bakıyor. Bu durumu herkes görüyor.Yargı bağımsızlığına saygısı olmayan bir iktidarın, Cumhurbaşkanı yetkilerini hangi amaçlar için kullanacağını halkın tahmin etmemesi, bundan endişe duymaması mümkün değildir.Ülkede tırmanan gerilimin sorumlularını AKP’den şüphe duyanlar arasında değil, partizan ve saldırgan icraatlarıyla bu şüpheleri üreten iktidar önderleri arasında aramak gerekir!*****CHP’ye çağrıSiyasi dağınıklığın bir ülkeyi radikal azınlıkların tutsağı haline getirebileceğini tarih yazıyor.Ama birçok toplum gibi biz de bu tecrübeyi yaşayarak görme inadına kapıldık. Şimdi bedelini ödüyoruz.Deniz Baykal’ın birkaç gün önceki narası “Başbakan’ın Cumhurbaşkanı olmaması için askeri göreve çağırdığı” biçiminde yorumlandı.ANAP Genel Başkanı Mumcu dün Baykal’a haklı bir eleştiri yöneltti. “Bizim velinimetimiz demokrasi. Sen görevini yapma, görevinden kaç, başkalarını göreve çağır; ayıp!” dedi.Gerçekten de CHP cumhurbaşkanı seçimi konusunda yol gösterici bir muhalefet üretmeyi başaramadı. Toplumun laik demokratik güçlerini birleştirecek imkân ortada dururken onu zorlamayı nedense akıl edemedi.Erkan Mumcu’ya göre cumhurbaşkanını iki turlu seçimle doğrudan halka seçtirmek için hâlâ fırsat vardır.CHP komplekse kapılmadan bu öneriye sahip çıkmalı!