Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra milletvekili seçimlerine gidilmesi gerektiği daha önce de söylendi.Söyleyen yine Devlet Bakanı Ali Babacan’dı.Başbakan kesin ifadelerle yalanladı onu.Babacan önceki gün bir grup gazeteciye aynı seçim programını, üstelik gerekçelendirerek savununca yeni bir durum ortaya çıktı.Bu ihtimali artık hafife almamak lâzım. Babacan Başbakan’a rağmen konuşuyor olamaz.Dediği şudur:“Genel seçimleri, yeni meclisin 1 Ekim’de yasama faaliyetine başlamasını sağlayacak şekilde öne almalıyız.” Bu tedbir iki yarar gözetiyor:1. Temmuz sonu veya ağustos başında yapılacak seçim dört ay kazandıracak; ek bütçe yapma külfetini ortadan kaldıracak; ekonomi için yararlı olacaktır.2. Seçim sonrasına bırakılmış reformlar bu sayede daha fazla gecikmeyecektir.Bunların tümü bahanedir.Amaç AKP’ye, beklenmeyen gelişmeler karşısında olabildiğince geniş hareket alanları yaratmaktır.Cumartesi günü yapılacak mitingin büyüklüğü Başbakan Tayyip Erdoğan’ı yolundan döndürmez. Ama belli ki AKP’nin uzlaşma aramadan cumhurbaşkanını seçmesi, tedbir gerektirecek ağırlıkta siyasal tartışma ve çatışmalara yol açabilecektir.Yeni cumhurbaşkanı bu tartışmalar nedeniyle yıpranırken istikrar da zarar görecektir.Böyle bir gidişi önleyecek şoku iktidar partisi, milletvekili seçimlerini erkene alarak yaratacağını düşünebilir.Bu tedbir, parti yönetiminde meydana gelecek değişikliklere karşı oluşacak tepkilerin kontrol altına alınmasını da kolaylaştırabilir.Ayrıca Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına yönelen somut itiraz bu meclisin temsil kabiliyetini yitirmiş olduğu iddiasına dayanıyor.Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıktıktan sonra “Arkanda cumhur yok” baskısından bir an önce kurtulmak isteyecek, AKP’nin seçimden yine iktidar olarak çıkmasını, kendisiyle de ilgili onay sayacaktır.Mayıs başında yaptıracakları anket bu cesareti verirse AKP genel seçimi erkene almakta tereddüt etmeyecektir.İki bakan Gül ve Tüzmen’in dün “Teknik nedenlerle olabilir” diye görüş açıklamasından sonra erken seçim ciddi bir ihtimal durumuna yükselmiştir.*****Ne olur ne olmaz tedbiriDemirel, halkın seçtiği cumhurbaşkanlarına bir gün mutlaka kavuşacağımıza inanıyor.Bu defa başarılamadı. “Niye başarılamadı?” sorusunu dün kendisine sordum.Medyanın ve iş dünyasının bu konuda kararlı bir tutum sergileyemediğini söyledi.Hatta çok kimsenin çekingen ve hesaplı hareket ettiğini ima etti.Durumu hicvetmek amacıyla anlattığı fıkra da mesajını açıkça veriyor:Efendim Temel ile Dursun hacca gitmişler. Şeytan taşlama sırasında büyük büyük taşları kararlılıkla savuran Temel, Dursun’un fındık kadar taşları adeta sakınarak attığını fark edince azarlamış onu.Dursun da bilgiç bir tavırla neden böyle davrandığını şöyle açıklamış:- Cehenneme gidecek olursak belki faydası olur. Öbür tarafta nereye gideceğumuz belli midur?
Cumhurbaşkanı Sezer dün döneminin son MGK toplantısına başkanlık etti.Katıldığı 30 Mayıs 2000 tarihli ilk MGK’da neler konuşulmuş merakı, birinci sayfamızdaki “Yedi yıldır aynı gündem” haberini ortaya çıkardı.Türkiye’nin iç ve dış güvenlikle ilgili sorunları MGK’nın gündemini oluşturduğuna göre kurulun devamlı aynı şeyleri konuşması doğaldır.Bölücü terör ile irtica tehdidi ve Kıbrıs gündemin demirbaşları olarak hiç değişmemiştir ama bunun kusurunu Sezer’de aramak doğru olmaz.İktidarın icraatını daha dinamik hale getirecek daha etkili bir cumhurbaşkanına anayasamız izin vermiyor. Onun konumu daha çok yanlışları önlemeye yönelik müdahalelere izin veriyor.Fren tuttu, çünkü...Ahmet Necdet Sezer bu anlamda rolünü mükemmel oynamıştır.Hiçbir çıkar çevresi ve güç merkezinin adamı olmadığı ve olmayacağı güvenini vermek uğruna Çankaya’yı belki gereğinden fazla izole etmiştir ama bu fedakârlık onu bir dürüstlük ve tarafsızlık sembolü haline getirmiştir.Sezer Çankaya’daki 4,5 yılını, İslâmi köklerden gelen AKP’nin yanlışlara düşme riskinin en yüksek olduğu acemilik döneminde geçirdi.Dürüstlük, hukuka ve cumhuriyetin temel ilkelerine bağlılık konusundaki inancını kanıtlamış duruşu yalnız ülkenin değil iktidar partisinin de şansı olmuştur.Sezer’in yerinde fren yaptığında hedef alınmaya elverişli bir şahsiyet Çankaya’da oturuyor olsa, iktidarın İslâmi tabanına vaatlerini yerine getirme mecburiyeti Türkiye’yi çok sağlıksız ve istikrarsız bir mecraya sürükleyebilirdi.AKP önderleri gerginlik yaratacak adımlardan sakınırken veya dinci tabanın beklentileri Çankaya’dan geri döndüğünde boyun eğen bir tavır sergilerken Sezer’in halk nazarındaki sağlam, saygın ve güvenilir kişiliğinden yararlanmıştır.AKP Sezer’e borçluTayyip Erdoğan Sezer olmasaydı Çankaya engelinin meşru bir mazeret olduğunu radikal tabanına kabul ettiremezdi.AKP, laik rejime dönük kaygıların bunca yaygın olmasına rağmen istikrarın avantajlarından yararlanmasını büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Sezer’e borçlu olduğunu asla unutmamalıdır.Türkiye ve onu yöneten iktidar, Sezer sayesinde öngörülebilir olmuştur.Öyle olmasaydı Erdoğan cumhurbaşkanı olmaya heves edemezdi. Aynı şekilde partisi de önümüzdeki seçimde yeniden iktidar hayali göremezdi.AKP cumhurbaşkanı seçiminde inat ve ihtiraslara yenilmemeli, yararlandığı şansın kaynağına doğru teşhis koymalı, akılla hareket etmelidir.Bir Sezer daha bulamasalar bile dürüstlük, hukuk devleti ve laik rejime bağlılık konusunda onun gibi birini aramaları kendi menfaatleridir.
Mehmetçik’in mübarek kanı feda olsun bu vatana! Tamam, kimse başka türlüsünü söylemiyor.Hatta Bingöl’den al bayrağa sarılı olarak gelen aslan gibi oğlu Halim’i dün toprağa veren Vanlı Şerafettin Atlas, acının iki büklüm ettiği vücudunu ayakta tutamıyor, ama fotoğrafına baktığı oğlu için döktüğü gözyaşlarını göstermemeyi yine de başarıyordu.Yoksul fakat özverinin doruğuna çıkmış bu soyluluk, acaba hak ettiği karşılığı devletten görüyor mu?Vatan evlâtlarını katil sürüleri karşısına nasıl çıkardığımıza bağlı olarak değişir cevabı.Bahar geldi, PKK yılanı kovuğundan çıkıp zehrini, melânetini saçmaya başladı. Ülkenin dört bir yanına her gün şehit cenazeleri dağılıyor. Her şehitle beraber anneler, babalar, kardeşler, nişanlılar, eşler yaşayan ölüler haline geliyor..Kaçıncı yıl bu; yine aynı çaresizlikle köpürüp içimizi mi tüketeceğiz?Üç-dört bin soysuz katilin yok edildiğini görmek için daha ne kadar bekleyeceğiz, söyler misiniz?Mehmetler ölmesinAskerlik görevini yedek subay olarak yapmış bir okurum şunu yazıyordu:“Silâhla ilk kez orada tanıştım. Üç buçuk aylık eğitimde toplam 50 mermi attım. Benim gibi amatör biri ile mesleği adam öldürmek olan teröristin karşı karşıya geldiği bir bölgede başarılı olmak imkânsız değilse bile bedeli çok ağırdır.” 1995 Mart’ında PKK’ya karşı yapılan en büyük harekât olan Çelik-1 Operasyonu’nu yöneten emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu bir konferansta şöyle demişti:“Eğer PKK ile mücadele için özel birlikler kuramıyorsan ölmeye devam edersin!” Haydi, efsane komutan Pamukoğlu niçin tümgeneralken emekli edildi diye sormayalım ama profesyonellerden kurulu, küçük fakat vurucu gücü ve hareket kabiliyeti yüksek özel kuvvetlerin neden hâlâ oluşturulmadığını, terörle mücadelenin niçin bütünüyle onlara devredilmediğini öğrenmeye hakkımız var.Bölücü terör mücadelesini eskisinden de daha ciddi olarak ele almak gerektiğini gösteren işaretler çoğalıyor.Kuzey Irak Kürt yönetimi lideri Barzani geçen gün “Türkiye Kerkük’e karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız” diye tehdit savurdu.Düşman nerede, belliBarzani daha önce de yaptı bunu. PKK’nın sahte ateşkesi devam ettiği için önemsenmedi.Şimdi tehdide cenazeler eşlik ettiği için kafamıza dank etti. Etti de ne oldu? Dışişleri Bakanı Gül ABD Dışişleri Bakanı Rice’ı arayarak Barzani’nin uyarılmasını istedi.Bu haberin halk üzerinde uyandırdığı etki kızgınlıktır. “Öğretmenim, Mesut saçımı çekiyor” diye sızlanan yumurcak rolünü kimse Türkiye’ye yakıştıramaz.Barzani’ye karşı Erkan Mumcu’nun önerdiği şekilde Habur sınır kapısını uyarı niteliğinde üç gün kapatmakla başlayan, etkili olmadığı takdirde tırmanan tedbirler getiren bir politikayı derhal yürürlüğe koymalıyız.Türkiye’ye düşmanlığın bedelini hissetmelidir Barzani.Bebek katilleri cinayetlerine başladı. İstanbul’da dün 3 kiloluk A-4 tipi bir patlayıcı tesadüf sonucu farkedildi ve etkisiz hale getirildi.Nereden geldiği belli: Aynı cins 8 kilo patlayıcı dün Şırnak’taki operasyonda ele geçti.Bu düşmanlığın yaratacağı can kayıplarından sorumlu tutulacağını, böyle giderse Amerika’nın bile kendisini kurtaramayacağını Barzani anlamalı ve geceleri uyuyamamalıdır!
Süleyman Demirel’e göre artık eli mahkûmdur, Tayyip Erdoğan aday olacak ve Çankaya’ya çıkacaktır.Daha önce düşünmüyor olsa bile şimdi çıkacaktır. Çünkü başka birini gönderirse kendisi bitecektir.“Lâyık değilsin” diyenleri onaylamış, suçlamaları kabul etmiş olacaktır.Eski Cumhurbaşkanı’nın yaptığı bu değerlendirmeyi AKP kurmayları akıl edememiş olabilir mi? Olamaz.Eğer Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı olmaya karar vermiş ve bu kararını kendisi hakkında tartışma yapılmasına fırsat tanımayan bir taktiğe oturtmuşsa, tartışmalar cumhurbaşkanı seçiminden sonra açılacak demektir.Dokunulmazlıkların kaldırılacağına söz verdiği halde bunu yapmamıştır. Şimdi “Zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçlarını içeren bir dokunulmazlık dosyasını arkasında bırakarak Çankaya’ya çıkacaktır.Bunlar deşilecek, yakınlarına sağladığı imkânlar konusunda ortaya atılacak yeni iddialar, onu laik rejimle çatışma halinde gösteren suçlamalarla zenginleştirilecektir.Demirel’in şu teşhisi yerindedir:Türkiye’de hiç bu kadar tartışmalı bir Cumhurbaşkanı seçimi olmadı. Eskiden cumhurbaşkanlığı için siyasetçiler hem kendi aralarında hem askerlerle çatışırlardı.Bu seçimde halk ilk defa taraf oluyor! Taraf oluyor ama maalesef çözümün anahtarı olamıyor.Halbuki kalıcı bir çözümün, istikrarlı demokrasiye ilerleyişin anahtarı halktır.“Derhal Anayasa’yı değiştirip cumhurbaşkanını halka seçtiren değişikliği yapın” diyen Demirel’in önerisini Tayyip Erdoğan, önünde ardında tuzak aramadan değerlendirmelidir.Sonuçta bu, kendisi için bir şey istemesi ihtimali olmayan bir büyüğün nasihatidir.Bir yanlışlık var!PKK’nın ateşkesi “kış uykusu” gibidir. Yılanlar gibi...Havalar ısındı, yılan uyandı.İki günde altı şehit cenazesi kaldırıldı.Millet yine kan ağlıyor.Aynı trajediyi tekrar mı yaşayacağız? Ağıtlar ve lânetlerle daha ne kadar yüreklerimizi parçalayacağız?İşe yarasa iyi, ama yaramıyor. Meydanlar bir tarafta milliyetçilikten nema sağlayanlara öbür tarafta da bu cinayetler nedeniyle oluşan tepkileri yönlendirerek Kürt vatandaşları etnik nefretin hedefi haline getirmek isteyen bölücülere kalıyor.Geçen gün ABD eski Genelkurmay Başkanı Myers’in bir açıklaması vardı. PKK’nın bir ordu için izlenip yakalanması hiç kolay olmayacak kadar küçük bir grup olduğunu söylüyordu.Bu tespitten şu çıkıyor: PKK artık 5-6 bin kişilik bir hedef haline geldiğine göre onunla mücadele edecek askeri gücü özel bir niteliğe kavuşturmak gerekiyor.Ülkeye düşman saldırısı olsa hepimiz asker olup dikiliriz karşısına; babalar, oğullar gerekirse yan yana ölürüz.Ama PKK öyle bir düşman değil. Karşısındaki güç ne kadar sayısal üstünlüğe dayanıyorsa bize verdiği zarar o kadar fazla oluyor.Dün toprağa verilen şehitlerimizden biri Kimya Fakültesi’ni yeni bitirip askere giden, asteğmen çıktıktan 12 gün sonra Bitlis’e gönderilen bir fidandı. Öteki şehitlerle beraber ruhu şad olsun.Komandonun uzmanı olmuş, özel seçilmiş, özel teçhizatla donatılmış, tam profesyonel “zıpkın”ların görev yapması gereken dağlarda standart askerin ne işi var?Bu yanlışı düzeltelim.Vatan için öleceksek ölelim.Yeter ki boşuna ölmeyelim!
Bir meyhane şarkısı, dökülen birayı masanın altında içen farenin ortaya çıkıp kediye meydan okuduğunu anlatır.“Getirin o Allah’ın belâsı kediyi buraya” diye bağıran farenin encâmını dostlarından biri Mesud Barzani’ye fısıldasa ne kadar iyi olur!Kerkük’te bu yıl yapılması planlanan referandumu erteletme çabalarında Türkiye’nin ilerleme kaydetmesi belli ki Iraklı Kürt lider Barzani’yi telâşlandırmış.Dün Arabia televizyonuna yaptığı açıklamadaki had bilmez ton, onun ya sarhoş konuştuğunu veya ABD’den aldığı desteği fazla abarttığını ve sonsuza kadar devam edecek sandığını düşündürüyor.Şu sözlere bakar mısınız:“Türkiye’de 30 milyon Kürt var. Biz onların içişlerine karışmıyoruz ancak Türkiye’nin Kerkük sorununa karışması durumunda biz de Diyarbakır ve diğer kentlerin içişlerine karışacağız!” Ölümüne düşmanlıkBarzani Türkiye’de kafatası ölçme merkezi kurmadıysa 30 milyon Kürt’ü nereden çıkardı?Bu ülke, cihan imparatorluğundan miras kültürlerin harmanı olan insanların yurdudur. Etnik köken ölçümü yapılamayacağına göre ana dile göre tasnif yapılacaktır.O da Kürtçe konuşan nüfusun 7 milyon dolayında olduğunu, abartılı bulunan son KONDA araştırmasının bile bu sayıyı 11,5 milyon çıkardığını gösteriyor.Mesud Barzani “30 milyon Kürt” palavrası ile PKK’ya yataklık yapmak kadar ağır bir düşmanlık tutumu sergilemektedir.“Biz onların içişlerine karışmıyoruz” diyor ama karışıyor. Hem de en hain, en tehlikeli hamlelerle yapıyor bunu.Interprise Institute adlı kuruluşta Ortadoğu uzmanı olan Amerikalı Michael Rubin geçenlerde Barzani’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya altı tane üs tahsis ettiğini, PKK’lı teröristlere pasaport verdiği gibi Amerika’nın peşmergeler için gönderdiği silâhları PKK’ya aktardığını yazmıştı.O yazısında Rubin “Washington, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK kamplarına karşı olası bir sınır ötesi operasyonunu onaylamasa da anlayışla karşılar” diye de uyarmıştı.Çuvallayan generalAmerika’nın düşmanı olmak kadar dostu olmak da zor. Çünkü bencillik ve ikiyüzlülük yalnız geçmişteki iyi şöhretini eritmiyor bu ülkenin, geleceğini de güvensiz kılıyor.ABD’nin eski Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Amerika’nın Sesi Radyosu’na verdiği demeçte PKK’nın Irak’ta Amerika’nın önceliklerinden biri olmadığını söyledi. Efendim PKK çok küçükmüş, o nedenle peşlerinden gitmek zormuş.Türk ordusunun ve hükümetinin vatandaşlarını korumak için sınır ötesi operasyondan önce yapabileceği çok şey varmış.Bu tavsiyenin üstüne bir de dolaylı tehdit:“Irak’a girerlerse benim korkum, iki dost kuvvetin yanlışlıkla karşı karşıya gelmeleri...” 2003 yılında Süleymaniye’deki çuval geçirme olayını hatırlatıyor...Amerika’nın Türk halkının dostluğunu kaybetmesi sebepsiz değildir.Bu hakaret ve tecavüzlerden doğan toplumsal öfkenin Kurtlar Vadisi-Irak gibi filmlerle tatmin edilemeyeceği bir yere doğru gidiyoruz.Washington, Barzani’yi cüretlendirerek kimseye dostluk yapmadığını çok geç kalmadan anlamalıdır!
AKP cumhurbaşkanını tek başına seçecek gücünü kullanmaktan korkuyor.Kendine güvense, adayını en az altı ay öncesinden açıklar “Kimin ne itirazı varsa şimdiden söylesin” diye meydan okurdu.Üniversite rektörleri önceki gün “Cumhurbaşkanı adayı tarafsız, çağdaş, laik rejime bağlı ve şaibesiz olmalı” diye uyarı yaptığı için iktidar sözcüleri köpürdüler.“Elbette öyle olacak. Militan, gerici, softa ve şaibeli birini Çankaya’ya gönderir miyiz? Zaten aramızda öyle biri yok” diye bağırmak, hiçbirinin aklına gelmedi.“Bu şartları benim cumhurbaşkanı olamayacağım iddiasının gerekçeleri olarak öne sürüyorlarsa hakaret sayarım, şiddetle reddederim” diye ayağa kalkmak Başbakan’ın aklına gelmedi.AKP’nin tutumu, Başbakan’ı Çankaya’ya çıkarmakla doğru bir şey yapacağından emin olmayan bir psikolojiyi yansıtıyor.Muhalefetten gelen “Tayyip Erdoğan olmasın” telkinlerini ve o telkinlere dayalı gerekçeleri sanki vicdanlarında reddedemiyorlar.Ama şu var: Cumhuriyetçi güçlerden gelen muhalefetin ağırlığını artıran rektörler uyarısı ve önümüzdeki günlerde tırmanacağı hissedilen gerginlik, AKP’deki tereddütleri ortadan kaldıracaktır.Gözlerin kararmasını sağlayarak tehlikelerin görülmesini önleyecektir.Başbakan’ın “eğilim yoklaması” adı altında bazı sivil kurumlar ve kendi milletvekilleri ile yaptığı görüşmeler deyim yerindeyse “orta oyunu”dur.Erdoğan CHP ile dahi konuşmayacak ama altı ay sonraki seçimde milletvekili olup olmayacaklarına bizzat karar vereceği kişilere “Ne yapayım?” diye soracaktır.Onların gazı ile, geçmişin verilmemiş hesaplarla ağırlaşmış yükü sırtında Çankaya’ya çıkacaktır. Korkarız ki onu orada pişmanlık bekliyor olacaktır.Doğrudan halka sorması gereken bir soruyu, yanlış insanlara sorduğunu...Doğrudan halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı olma şansını kullanmadığı için ne büyük hata yaptığını hemen anlayacaktır!Nasıl okudular?AİHM’nin Merve Kavakçı ve Nazlı Ilıcak hakkındaki kararının medyamıza yansıma biçimi, mesleğimiz için esef vericidi idi.Anlı şanlı gazeteler, bazı TV’ler, ünlü yorumcular, uluslararası mahkemenin kapatılan Fazilen Partisi milletvekillerini haklı bulduğunu yazıp söylediler.Oysa vasat zekâsını “emanet”e terk etmemiş olanlar bile şu gerçeği zorlanmadan kavrayabilirdi: AİHM, üç başvuru sahibinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin altı maddesi ile ilgili şikâyetlerinden sadece birini dikkate almıştır.Yani mahkeme Türkiye’nin laik rejimini korumak amacıyla getirdiği kısıtlamaların meşruluğunu, daha önceki türban kararlarında olduğu gibi teslim etmiş, sadece davacıların seçilme haklarını 5 yıl süreyle askıya alan yaptırımı fazla bulmuştur.Mesele bundan ibarettir.Yani mahkeme Türkiye Cumhuriyeti’ne “Meclise türbanla giren Kavakçı’yı ve onu bu eyleme kışkırtan Ilıcak’ı haksız yere suçlamışsın” demiyor.“Amacın meşru ama suça göre cezanın oranını tutturamamışsın” diyor.Mahkeme bir imkân bulup kararının Türkiye’de nasıl değerlendirildiğini görmüş olsaydı herhalde onu da demezdi.Baksanıza olayın üstünden 5 yıl geçtiği halde Kavakçı ile Ilıcak ve yandaşları hâlâ aynı yerdeler.Demek ki 5 yıl bile yetmemiş!
Ankara’da toplanan rektörler zehir zemberek bir bildiri yayınladı.“Teslim ol çağrısı” diye nitelense aşırılık sayılmayacak açıklama AKP’yi yeni cumhurbaşkanını seçerken uzlaşma aramaya mecbur olduğu konusunda uyarıyor.YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç’in okuduğu Rektörler Komitesi açıklaması adeta “Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı olmamalı” hükmünü gerekçelendirmek amacıyla düzenlenmiş.Mesela Anayasa’nın öngördüğü “tarafsız cumhurbaşkanı” çerçevesine Tayyip Erdoğan’ın uymayacağı savunuluyor.Bu görüşü iktidar kanadı kolaylıkla çürütecektir. Çünkü Anayasa’nın öngördüğü, “tarafsız birinin cumhurbaşkanı seçilmesi” değil, “cumhurbaşkanı seçilen kişinin tarafsız hale gelmesi”dir.Tabii kılıçlarını çeken rektörler, Erdoğan’ın istese de nitelikli bir tarafsızlığı asla kazanamayacağını söylemeye çalışıyorlar.Hükmün gerekçesiŞu anda bir cumhurbaşkanı adayı yok. Tüm değerlendirmeler gibi rektörlerin açıklaması da Başbakan’ın tek aday olarak çıkıp seçileceği varsayımına dayanıyor.“Aday geçmişte suç işlemiş olmamalıdır. Başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin değiştirilemeyecek ilkelerini sindirmiş olmaları anayasal zorunluluktur” sözü, kolayca anlaşılacağı gibi bir kalite bildirimi değildir. Açıkça “Tayyip Erdoğan olmaz” hükmünün gerekçesidir.Rektörler 2002 seçiminin tarihimizdeki en adaletsiz seçim olduğunu, çünkü yüzde 45 oyun mecliste temsil edilemediğini hatırlatarak bunun iktidar partisine cumhurbaşkanını uzlaşma ile belirleme borcu yüklediğini hatırlatıyorlar.Ve sağduyu çağrısı işe yaramaz diye de eski Yargıtay C. Başsavcısı Kanadoğlu’nun tezini sahiplenerek sopa gösteriyorlar.Hatırlanacağı gibi Kanadoğlu, meclis cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunda, üçte iki çoğunlukla toplanmadığı sürece seçimi yapamayacağını iddia etmiş, görüşü yaygın biçimde tartışılmıştı.Rektörler korkuyorsaRektörler dün Sabih Kanadoğlu’nun tezi yanında yer aldıklarını açıklamış oldular.Yani AKP uzlaşmaya razı olmadığı takdirde meclis seçim turlarını ilerletemeyecek, süresi içinde cumhurbaşkanı seçilemeyeceği için de derhal genel seçimlere gitme mecburiyeti doğacaktır.Şimdi soru şu:367 şartı AKP’nin kendi başına cumhurbaşkanı seçmesi ihtimalini önleyecek tedbir midir? Hiç sanmıyoruz.İktidar, mahkemelik bir seçimin meçhullerini geçersiz kılmak için eksik 14 milletvekilini kolayca transfer edebilir. Milletvekili seçilme garantisi vererek daha fazlasını bile bulabilirler.Ama rektörlerin uyarısını daha derin, daha akılcı değerlendirmelidir iktidar. Ülkenin en seçkin beyinleri, bilgeleri “içinde bulunduğumuz ortamın son derece gergin” olduğunu söylüyor ve gerginliğin “daha endişe verici boyutlara tırmanmaması” için önerilerde bulunuyor.Rektörleri korkutan şey, nedenini, niçinini aramadan iktidarı da korkutmalıdır.Akıllı bir siyaset, sorumlu bir devlet adamlığı bunu emreder!
CHP lideri Deniz Baykal’ın VATAN’a verdiği mülâkatta dramatik bir bölüm var.Baykal, Kasım 2002 seçimlerini AKP büyük farkla kazandığının ertesi günü Tayyip Erdoğan’a gitmiş ve şunu demiş: “Size her konuda yardımcı olmaya hazırım ama sakın ha laik, demokratik cumhuriyetin kazanımlarını tehlikeye sokacak bir girişimde bulunmayın. Türkiye’nin rotasıyla oynamayın. Bunun için geldim.” Erdoğan “Merak etme sen, yok öyle bir şey” diye cevaplamış Baykal’ı.Endişelerinin yersiz olduğu konusunda bir anlamda teminat vermiş.CHP lideri her gün daha sertleşen bir tonda Başbakan’ın Çankaya yolunu kesmeye çalışan çıkışlar yapıyor.Elbette ideali, mutabakatla seçilecek birini Cumhurbaşkanı yapmaktır. Ama bu mümkün olmayacaksa Baykal’a göre “Kim olursa olsun ama Başbakan Erdoğan olmamalıdır!” Peki Erdoğan yerine onun işaret edeceği biri Köşk’e çıkarsa ne değişecektir?CHP lideri Baykal bu soruya “Taç giyen baş akıllanır. Oraya gelen insan emir almaz” karşılığını veriyor.Evet, Yıldırım Akbulut tecrübesi bu savın yabana atılır olmadığını kanıtlamıştı. Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkarken söz dinleyen bir başbakan atayarak hükümeti de idare etme planları Akbulut yüzünden işlememiştir, bu doğru. Ama aynı kaide neden Tayyip Erdoğan için geçerli olmasın?Erdoğan da bir siyasetçidir ve onun için de Cumhurbaşkanlığı makamından öte durak yoktur. Çankaya’ya gelmesine mani sayılan engellerinden oraya geldikten sonra kendi iradesi ile arınması neden mümkün olmasın?Deniz Baykal geçen yılki 23 Nisan konuşmasında laiklik tartışmasını gündeme getirmekle Başbakan’ın bu şansını kaybettiğini söylüyor.Bizce daha önemli sebep, Başbakan’ın kendisine atfedilen sakıncaları geçersiz kılmak amacında ikna edici çıkışlar yapma zahmetine hiç katlanmamasıdır.Niye inat ediyor acaba?Meclisteki denge elbette önemlidir.Ama Tayyip Erdoğan oy sayısının bu sorunu çözmeye yetmeyeceğini anlamakta çok geç kalmamalıdır!***** Devlet adamı özlemiDünyanın en konuşkan başbakanları Türkiye’den çıkıyor. Çok konuşanlar da mutlaka hata yapıyor.Tayyip Erdoğan Suriye’ye giderken gazetecilere, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Örnek’e ait olduğu öne sürülen günlükteki iddialar konusunda yargının görevini yapmadığını söyledi.“Savcılıklara ciddi bir görev düşüyor. Ama onlardan ses yok. Çağırıp yayınlayan dergiye sormaları, belgelerini istemeleri lâzım” dedi.Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasından korkanlara bir puan daha kazandıran yanlıştır bu.Yürütme, yargının ne yapması gerektiğini tayin edemez. Başbakan savcılara talimat veremez.Doğru olan MİT ve polis eliyle delilleri toplatmak, gerçekten darbe hazırlığına ait inandırıcı kanıtlar varsa bunları yargıya sunmaktır.Veya en azından bu konudaki suç duyurusunu Başbakan sıfatıyla savcılığa usulünce yapmaktır.Böyle manşetlerden değil..Başbakan o konuşmayı yaparken savcıların incelemelere çoktan başlamış olmadığından nasıl emin olabiliyordu?Başbakan’ın yaptığı ile yapması gereken arasındaki fark, siyasetçi ile devlet adamı arasındaki farktır!