Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın açıklamaları, askeri gerekler açısından tutarlılık sergiliyor olabilir.Ama dünya medyası, halkımızın yüreğine düşen itibar kırıcı şüpheyi sanki “tartışılmayacak bir gerçek” halinde yansıtmıştır.Orgeneral Büyükanıt “Çekilme kararını Amerikan Savunma Bakanı gelmeden önce vermiştik” diyor.“Çekilme aşaması bir harekâtın en hassas dönemidir. Bunu duyurmak, oradaki teröristlere ‘Pusunu kur, tuzağı kur’ demektir. Muazzam hata olur” diyor...Türk askerinin Irak’tan çekildiği haberinin verildiği gün ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Casey’in yaptığı şu açıklama da Genelkurmay Başkanı’nı doğruluyor:“Operasyonun kapsam ve süresi bakımından Türklerin en başta verdikleri sözü yerine getirmelerinden memnunuz. Türkler niyetlerinin bu olduğunu zaten belirtiyorlardı. Bildiğim kadarıyla Türkiye bu kararı kendi askeri ve siyasi değerlendirmelerinin sonucu aldı; bizim herhangi bir eylemimize yanıt olarak değil...” Arıza nerede?Bir şeyin nasıl göründüğü, nasıl olduğundan daha önemlidir.Çünkü itibarı çağımızda bu gerçek inşa ediyor. Dünya medyası neredeyse istisnasız olarak şu inancı vermişlerdir:“Her gün sesini biraz daha yükselten Amerika, Türkiye’yi terörle savaş amacıyla girdiği Irak topraklarından bir haftada çıkmaya mecbur etti!” Gerçeğin bu olmadığına kendimizi inandırmamız dünyadaki algıyı değiştirmiyor. Hatta Başbakan’ın ilk çekilen “Ulusa Sesleniş” konuşmasında “harekâtın devam etmekte olduğu” yolundaki sözleri, askere beslenen geleneksel güven duygusunu dahi zedeliyor.Artık “Ulusa Sesleniş” inandırıcılığını kaybedecek, programın adı “Ulusa Masallar” diye olmasa bile işlevi o yönde değişecektir.Şimdi cevabını aradığımız asıl soru şudur:Madem ki Türkiye çekilme kararını önceden vermiş, hatta eyleme bile koymuştu; Amerika niçin Türkiye’nin itibarına zarar verecek ve halkını rencide edecek bir tonda, bir dosta, bağımsız bir devlete lâyık görülmeyecek üslupla uyarıda bulunmaya, baskı yapmaya kalkmıştır?Çekilme gününden bir gün önce ABD Savunma Bakanı Gates Ankara’da, Başkan Bush Washington’da niçin ters bir durum varmış gibi tehdit kokan “çekilin” çağrıları yapmışlardır?Akılları türbandaŞimdi Türkiye’nin burnunu sürtmek gibi bir kasıtları olmadığını sorunun Ankara’daki siyasi kadroların basiretsizliğinden, ciddiyetsiz ve sorumsuz bir fırsatçılıkla öncelikleri karıştırmasından, pusulasını şaşırmış olmasından kaynaklandığını anlıyoruz.Ordu yabancı bir ülkede savaşırken, yangından mal kaçırma fırsatçılığına kapılmış iktidar, içerde ideolojik hedeflere yoğunlaşmış koşuyor, türban yüzünden üniversiteleri ateşe atacak tertiplere kafa yoruyordu.Öyle olmasa, askeri savaş yapan bir ülkenin muhtaç olduğu kalite ve sorumluluğa sahip bir iktidar Ankara’da bulunsa, ABD Başkanı Bush ile Savunma Bakanı Gates operasyonu “mümkün olduğu kadar çabuk” bitirmesi için Türkiye’ye açık çağrılar yapmazlardı.Çünkü bir şekilde gerçek onlara duyurulurdu.Bu tecrübe gözümüzü açmalıdır. İktidarın gündemi ile milletin gündemi aynı değildir.Askeri harekâtı, türban taarruzu için fırsat sayan anlayışa karşı uyanık kalmak, hiç açık vermemek gerekiyor!
Otuz yedi yıldan beri yazıyorum; hiç dünkü kadar içim acımadı...Şöyle bitirmiştim dün yazımı:“Başkan Bush bir sözü ile yabancı bir ülke ordusunu dünyanın her yerinde durdurabileceğini zannediyorsa Türk Milleti’ni tanımamış demektir!” Hataya düşürdüğümü söylemeyin.Çünkü ABD Başkanı Bush’un dünyaya ilân ederek önümüze koyduğu “muhtıra” nitelikli talebi Türk Milleti yerine getirmemiştir. Sorumlu bellidir:Asker yabancı bir ülkenin topraklarında savaşırken Ankara’daki siyasetçiler ideolojik hedeflerine ulaşmak için her fırsatı türban siyasetinin sıçrama tahtası olarak kullanıyorlardı.Son bir haftayı AKP iktidarı yalnız askeri harekâta destek olacak diplomasi için değerlendirmiş olsaydı bu elem verici, onur kırıcı geri çekilme kararına mahkûm olmazdık.Bu nedenle iddiamı geri almıyorum.Yaşadığımız hayal kırıklığı olsa olsa Bush’un Ankara’daki iktidar sahiplerini çok iyi tanıdığına ve bu avantajı iyi kullandığına delil teşkil edebilir!Genelkurmay Başkanlığı birliklerimizin geri çekildiği haberini dün öğleden sonra açıkladı.Açıklamada “Harekâtın başlangıç ve bitiş zamanı tamamen askeri gerekçe ve ihtiyaçlara göre tarafımızdan belirlenmiştir. TSK’nın bu kararına içeriden, dışarıdan herhangi bir etki söz konusu değildir” denildi.Ama satır aralarından çıkan mesajdan da anlaşılacağı gibi operasyonun devamında mutlaka yarar olacaktı.O nedenle Genelkurmay’ın “Harekâtın bitiş zamanına biz karar verdik” beyanı ikna edici olmamıştır.Çünkü Türkiye’deki sivil ve askeri yetkililerden hiçbiri böyle ani bir çekilme kararının işaretini vermemişlerdir.Başbakan’a sürpriz!İşte delil: Başbakan’ın cuma günü (dün) yayınlanmak üzere çarşamba günü çekilen “Ulusa Sesleniş” konuşması, en azından bu bir-iki gün içinde bir çekilme kararı verilmesinin söz konusu olmadığını belli ediyordu.İlk kayıtta Başbakan “Harekât kararlılıkla devam etmektedir” diyordu.Bir haftada vurulan üsler, tesisler, ele geçirilen silâhlar Türkiye’nin güvenliğine yönelen tehdidin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamıştır. Operasyonun beklenmedik biçimde sonlanması terör örgütüne cüret kazandıracaktır.Öte yandan Amerika PKK’ya karşı işbirliği yaparak Türk halkının gözünde yeniden dost konumuna yükselmişti. Başkan Bush’un müdahalesinden sonra gerçekleşen çekilme, Türkiye’nin terör karşısındaki konumunu ve Amerika’nın Türk halkı gözündeki reytingini bir hafta öncesine göre daha kötü duruma düşürmüştür.İktidar aklını başına almalıdır.Vatandaş “Atatürk’ün yoktan var ettiği koskoca ülke ne hallere düştü” diye ağlıyor.Ankara’daki egemenler Amerika’ya boyun eğecek yerde hesap sormalıdır:“Niye bir haftada dur dediniz?Terörü bir haftada nerede yendiniz?Niye diplomasi kuralları içinde isteyeceğiniz bir şeyi ulusal onurumuzu inciteceğini bile bile ulu orta talep ettiniz?” Türbanlı iktidardan çok şey mi bekliyoruz?!
Üniversitelerarası Kurul, oybirliği ile aldığı karara dayanarak YÖK Başkanı’nı istifaya davet etti.YÖK Başkanı burada yaşadığına dua etsin. Japonya’da olsa istifa çağrısının gerekçeleri, şerefini korumak için ona harakiri dışında bir çıkış yolu bırakmazdı!Doksan üniversitenin temsil edildiği kurul Prof. Özcan’ın “Türk üniversitelerini temsil edemeyecek konuma geldiği”ne karar verirken basiret yetmezliği ile sebep olduğu tahribatın da bilançosunu çıkardı.Açıklamada “merkeziyetçi ve otoriter bir durumun ortaya çıkmasına sebep olması ve kişi hak ve özgürlüklerine sanki cumhuriyetin temel nitelikleri engelmiş gibi asla kabul edilemeyecek ifadeler kullanması” gerekçe gösterilerek YÖK Başkanı istifaya çağrıldı.Kendisi çekilmezse Cumhurbaşkanı’nın onu görevden alması kamuoyu önünde açıkça talep edildi.Kimse istifa beklemesin.Prof. Özcan’ın YÖK Başkanı yapılması planlanmış bir karşı devrim eyleminin ilk aşamasıdır. YÖK Başkanı neler yapmak için o koltuğa seçildiğini biliyordu.Orada kalmak için nelere katlanacağını da tahmin ediyordu.Başbakan daha işin başında kendisini uyardı “Dikkatli ol, yoksa ipimizi çekerler” diye. Buna rağmen fedai yoğunluğundaki adanmışlığı ile türban dışındaki hedeflerini açığa vuran naralar atıyor.Bir sonraki aşama imam hatiplerin üniversite yolunu genişletmek.Şimdiden bellidir ki YÖK Başkanı Özcan’ın AKP iktidarına taahhüt ettiği “yap-işlet-devret” projesi, Cumhuriyet’in uzun yıllardır sallantıda olan eğitim birliği düzenini yıkacaktır.İmam hatiplerin öteki liselerle üniversite kapısında eşitlenmesi, laik eğitime paralel, hatta iktidar ve cemaatler tarafından özendirilen alternatif bir dini eğitim düzeninin kurulup işletilmesi sonucunu doğuracaktır.İktidarın bir fedai bulduğu zaman hukuka bağlı kalmaktan ne kadar kolay vazgeçtiğini hiçbir şey Prof. Yusuf Ziya Özcan’dan daha iyi kanıtlayamazdı.O istifa etmeyecek, Cumhurbaşkanı da onu azletmeyecektir.Çünkü iktidar sabrını, sağduyusunu kaybetmiştir, baskı altında uyumuş olan Milli Görüş hayalleri içlerinde uyanmıştır.Keşke bu yanlışlara saplanmasalardı ama saplandılar. Kendileri için zararlı olacak bu saplantı belki bazı üniversitelerde doğan kafa karışıklığının giderilmesine ve laikliğin feda edilemez olduğu gerçeğinin yeniden keşfedilmesine fırsat yaratacaktır.Ümidinizi kaybetmeyin. Her şerden bir hayır doğacağı sözüne güvenin.O söz olmasaydı Türkiye olmazdı!Eh Amerika!Bu tecrübe bize “Amerika’nın ipiyle kuyuya inilmez” dersini mi veriyor?Washington yönetiminden son günlerde yansıyan mızıkçılık dün Beyaz Saray’dan onaylı net ifadesini buldu. Amerikan Savunma Bakanı Gates Türk askerinin Kuzey Irak’taki varlığına “iki hafta vade” biçerken Başkan Bush da Türkiye’yi kara harekâtını en kısa sürede bitirmeye davet etti.ABD, ülke zeminine yayılmış terör örgütlerini nerede iki hafta içinde silip süpürmüş? Niçin hâlâ Afganistan ve Irak’ta sürünüyorlar?Washington Türkiye’yi tekrar kazanmak isterken Irak Kürtlerini de kaybetmemeyi politika olarak seçmiş olabilir.Nitekim PKK’ya karşı işbirliği yerlere düşmüş Amerikan itibarını Türkiye’de ayağa kaldırmaya başlamıştı.Ama “kara harekâtına son verin” çağrısını kapalı devre yapacak yerde dünyaya ilân etmeleri, kaş yaparken göz çıkarma etkisi doğuracaktır.Başkan Bush bir sözü ile yabancı bir ülke ordusunu dünyanın her yerinde durdurabileceğini zannediyorsa Türk Milleti’ni tanımamış demektir!
Üniversitelerdeki karmaşa iktidarın karambol golü atmak için seçtiği oyuncunun isabetini kanıtlamış bulunuyor.Hukuk egemenliğinin kaybolduğu her toplumda ne olursa o oluyor şimdi. Herkes herkesi yasaları çiğnemekle suçluyor.Türbana izin verenler “yüksek yargı kararlarını çiğnemek”le, izin vermeyenler “mecliste 411 oyla kabul edilen bir yasanın uygulanmasını önlemek”le suçlanıyorlar. ODTÜ Rektörü Prof. Akbulut, YÖK’ün yaptığı “türban serbest” açıklaması ile üniversiteleri böldüğünü söyledi dün.Bu tespit doğrudur ama hayret verici bir durum değildir.Şu anda, karşı devrim yapmaya adanmış bir zihniyetin sorumsuz cüreti at oynatıyor üniversite dünyasında!ODTÜ Rektörü Akbulut “Daha önce türbanlı öğrenciler ile türban takmayan öğrenciler arasında hiçbir zaman sorun olmamıştı. Fakat şimdi bazı öğrenciler dün ODTÜ’de türbanlı öğrencilere karşı eylem yaptı. Yarın da yapacaklar” dedi.Korkutucu belirtilerÜniversite yönetimleri ve öğrenciler, yakın geçmişin tecrübelerini hatırlayarak bilim yuvalarını haydutların ve topluma tuzak kurmuş rejim düşmanlarının av sahası olmaktan korumak için her fedakârlığı göze almalıdırlar.Dün CHP ve DSP milletvekilleri ile Bağımsız Kamer Genç’in imzalarını taşıyan bir dilekçe ile muhalefet, türban yasağını kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen anayasa değişikliğinin iptali veya yok hükmünde sayılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Dilekçede, doğabilecek tehlikelere meydan vermemek amacıyla söz konusu anayasa değişikliklerini durduran bir kararın öncelikle çıkarılması da talep edildi.Davanın sonuçlanmasını beklemeden yasanın yürürlüğünün durdurulması, kışkırtmalara açık bir kaos ortamının korkutucu belirtileri hemen kendisini gösterdiği için büyük önem taşıyor.Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz dün, gençler üzerinden siyaset yapan art niyetli insanlar yüzünden üniversitelerin tarikat ve cemaatlerin tehdidi altında olduğunu söyledi.Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt’ün dediği gibi yüksek mahkeme herhalde “konunun önemi nedeniyle dava dosyasını mümkün olan süratle ele alacaktır.” Bilgenin uyarıları...Yargı, laik demokratik rejimi koruma sorumluluğu alanında cumhuriyet tarihinin belki de en kritik kararını verecektir.Çağımızın büyük teorisyen ve düşünürlerinden Francis Fukuyama dün CNNTürk’te Mithat Bereket’in sorularını cevaplarken bize önemli uyarılar gönderdi.Mesela türban yüzünden yaşanan tartışmaların ve ayrışmanın Türkiye’de laikliğin sonunu getirme tehlikesi doğurduğunu anlattı.Şu anda bir geçiş süreci yaşadığımızı, sınırda dolaştığımızı, nereye gideceğimizin belli olmadığını, türban sınavının pek çok bilinmeyeni belirgin hale getireceğini söyledi.“Türkiye İslâm’ın demokratik bir biçimini yaratabilir ya da daha aşırı biçimlere kayabilir” dedi.Peki AKP için ne düşünüyor?“Dini duygulara hitap eden, aynı zamanda fikirlerini modern demokratik pazara götürebilen bir parti de olabilir, daha radikal bir İslâm’ın habercisi de olabilir. Şu anda belirsizlik var ve insanlar hangi yönde evrimleşeceğini bilmiyor.” Sıkıntımız şu; geminin dümeninde, niyetinden emin olmadığımız bir kaptan oturuyor. Tehlikeyi algılamış bir toplum çoğunluğu yok. Toplumsal savunma mekanizmalarını harekete geçirecek inandırıcılığa sahip bir muhalefet de bulunmuyor.Umut yargıdır ve şimdi söz onda!
Şehit subayların aileleri ağlamamak için direnirken ne yapmak istiyorlar?Amaçları, bir zaafiyet görüntüsü vererek bölücü katilleri sevindirmemektir.Fakat kendilerini kontrol etmek için harcadıkları hissedilen benzersiz çaba, çektikleri acının dayanılmazlığını gizlemeye yetmiyor, tam tersine o acıyı görkemli bir hale getiriyor.Ve bu muhteşem özverileri ile başkalarını ağlatıyorlar.Evet, başardıkları büyük bir özveridir.Bu nasıl bir görev şuuru ki, sevdiklerinin uğrunda can verdiği değerleri meşale gibi devralıyorlar ve acılarını düşmana göstermemek suretiyle savaşa başka bir cephede devam ediyorlar!Anadolu insanının bu dönemde bile askere evlâtlarını düğün alayları ile gönderdiğini hatırlayın ve cenaze törenlerindeki metaneti bu tabloya ekleyin... Ortaya çıkacak resim, Türkiye’nin niçin bölünmez ve yenilmez olduğunu anlatacaktır.DTP Meclis Grup Başkanı Ahmet Türk dünkü grupta “Biz savaşa karşıyız” dedi.Nereden belli ve ne zamandan beri? Teröre karşı olduğunu açıkça ilân etmeyen bir partinin savaşa karşı olduğu iddiasının inandırıcılığı olamaz. PKK yirmi beş yıldır kan döküyor. Ahmet Türk ve arkadaşları niçin bu canavarlığa karşı çıkamıyorlar?Irak İçişleri Bakanı Cevat El Bolani de “kurusıkı” bir tehdit savurdu. “Eğer operasyon genişletilirse Irak egemenliğini ve topraklarını savunacak” dedi.İktidar, şehit subayların aileleri kadar vakur ve kararlı olmalıdır. Hükümet sözcüsü “Aman korkmayın, hedef PKK ve en kısa zamanda çıkacağız” diyecek yerde açıkça şunu söylemelidir:“Egemenliğinizi ve topraklarınızı tabii ki savunun. Zaten bunu yapmadığınız için askerimiz şu an topraklarınızdadır. Teröristleri korumaya devam ettikçe artık hep bu muameleyi göreceksiniz. Ya dost olacak ve saygı göreceksiniz ya da katil sürülerine ev sahipliği yapacaksınız, o zaman da hep böyle hakarete uğrayacaksınız!” Şehit yakınlarının asil kararlılığı iktidara örnek olmalıdır. Alttan almanın âlemi yok.Tecavüze uğrayan, meşru savunma durumunda olan biziz.Anarşi yöntemi...Türkiye’nin başına çorap örecek yerde olmasa, YÖK Başkanı Prof. Özcan medya için altın madeni olurdu.Maalesef şu andaki konumu ile “patlayıcı madde” rolü oynuyor.Dün “Hükümetin emir eri değilim” demiş..Doğru; bir profesör olsa olsa “emir subayı” olur.Ama itirazı, o koltuğa belli hedefleri gerçekleştirme şartı ile oturan bir taşeron olduğu gerçeğini örtmeye yetmiyor.İktidar türban dayatmasının maliyetini iktidar olarak bildiği için bir “yap-işlet-devret müteahhidi” buldu, ateşe onu sürdü.Prof. Özcan da tam aranan adammış!.Yüksek yargı kararlarını çiğnemeye rektörleri azmettiren bir YÖK Başkanı olmanın tedirginliğini yaşamak şöyle dursun “Kanun değişmeden türbanı üniversiteye sokmam” diyen rektörleri tehdit ediyor.Türban amaçlı anayasa değişikliğinin laiklik ilkesinde gedik açacağı için Anayasa Mahkemesi’nden geri döneceğini AKP iktidarı bilmiyor mu? En baştan biliyordu.Anayasa Mahkemesi’nin denetimini öze inmeden sadece biçimde yapması konusundaki yaygara, bunun ispatıdır. Çünkü öze ilişkin bir denetimden AKP’nin ak çıkması mümkün değildir.Anarşi bu yüzden körükleniyor. Hukuk içinde kalarak hedefe varılamayacağını iktidar da taşeronu da biliyor.“Allah ayağına dolaştırdı” derler ya;Bu anarşi Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararı kolaylaştıracaktır!
Âlimin zilleti geminin parçalanması gibidir; hem kendini, hem başkalarını batırır.Hz. Ali’nin daha önce değerlendirdiğim bu sözünü bir okurum YÖK Başkanı’nın yaptıklarına bakarak hatırlamış ve yeniden kullanayım diye bana yollamış.“O söz asıl yeni YÖK Başkanı’na çok uyuyor” diyor.Korkusu şu: YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın karar ve eylemleri adetâ ideolojik bir adanmışlığı yansıtıyor. Bu yüzden sadece kendini batırmayacak, üniversiteleri de karıştırarak ülkeye büyük zarar verecektir!Evet YÖK Başkanı’nın anayasa değişikliğine bağlı olarak yasada değişiklik yapılmasını beklemeden türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesine izin verilmesini rektörlerden istemesi, beklendiği gibi üniversiteleri kaos ortamına sokmuştur.Ama okurum korkmasın; bu yüzden Yusuf Ziya Özcan sadece kendini batırır, başkalarını batırmaz. Çünkü kendisi Hz. Ali’nin kasettiği manada bir “âlim” sayılamaz!“Âlim”in karşılığı “bilgin”dir. YÖK Başkanı Özcan, profesör sıfatlı bir öğretim üyesi olabilir ama her profesör bilgin olamaz.Çünkü bilgin, ideolojik bir amacın fedaisi gibi davranmayı içine sindiremez.Rektörlere tahrikProf. Özcan hukuk devletine karşı “kelleyi koltuğa almış” bir mücadele açacağını gelir gelmez belli etmiştir.Rektörlere “YÖK Yasası’nda değişiklik yapılmasını beklemeden türbanlılara kapıları açın” diye yazı göndermesinin yeni bir yönü yoktur.Çünkü o, anayasa değişiklikleri meclise bile gelmeden aynı telkini rektörlere yapmış yüksek mahkeme kararlarını dinlememeleri için üniversite rektörlerini suç işlemeye tahrik etmiştir.Ama kendisini pek az rektör dinlemiştir.Ciddiye alınmak için, hukuka, anayasaya saygılı bir yönetici olduğuna üniversite dünyasını inandırması için çooook çalışması gerekecektir.Türban için oluşturulan AKP-MHP işbirliği, öğrencilerin kullanacağı başörtüsünün şeklini bile meclisten çıkacak bir yasaya havale etmişti. Bu tedbir, dini ve siyasal simgelerin kamu düzenine zarar verecek bir ölçüsüzlükle yaygınlaşmasına fırsat yaratmamak için öngörülmüştü.YÖK Başkanı “Bunu beklemeye gerek yok” diyerek yalnız siyasi uzlaşmayı dinamitlemekle kalmıyor, yüksek mahkeme kararlarını da bile bile yok sayarak anayasa suçu işliyor.O taşla oynama!Belli ki Başbakan’ın yaptığı “İpimizi çekerler” uyarısını bile unutmuş. Yani misyonuna o kadar konsantre olmuş..Bu durum onun “kraldan çok kralcı” niteliğini ortaya koyuyor. Öylesine ki, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve AİHM’nin kararlarına aykırı emirler verirken, o kararlara alternatif içtihat (!) da oluşturuyor.Dünkü YÖK açıklamasında “Cumhuriyetin nitelikleri (...) hiçbir biçimde kişi hak ve hürriyetlerini sınırlamanın gerekçesi olarak kullanılamazlar” deniliyordu.Yararı olmayacağını bile bile YÖK Başkanı Özcan’a, eski Cumhurbaşkanı Sezer’in 2006 Ekimi’nde meclisi açış konuşmasından bir bölüm aktarmak istiyorum.Anayasayı anlamakta zorluk çektiği belli; Sezer’in sözlerini kolay anlar:“Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyeti zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik cumhuriyeti korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlanabileceği kabul edilmiştir.” Sezer o konuşmada şu tespiti de yapmıştı:“Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.” YÖK Başkanı o taşı yerinden oynatamaya çalışıyor. Allah selâmet versin!
Başbakan partisinin Gençlik Kolları kongresinde hitabet sanatını konuşturmuş yine...Geçen hafta öfkeyi malzeme olarak kullanmıştı, dün hamaset yoğun hitabetten örnek vermiş!Diyor ki: “Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma hedefine hep birlikte yürüyoruz. Az kaldı. Çoğu gitti azı kaldı.” Eğer “Batı’nın bilimini, tekniğini değil ahlâksızlığını aldık” iddiasını sürdürüyorsa çağdaş uygarlığın adresi olarak nereyi gösteriyor; onu söylemesi gerekir...Uygarlığın Doğulusu Batılısı ayrılabilir ama hepsinin mecburiyeti, yüksek ahlâk değerleri üstüne kurulu olmasıdır.Eğer Başbakan’ın dediği gibi çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma hedefine yürüyor ve hele de “çoğu gitmiş, azı kalmış” bir aşamada bulunuyor olsaydık Necati Doğru’nun çektiği Türkiye fotoğrafı ile karşı karşıya kalmazdık.Resimlere bakın:Ordu vatan derdinde;Köşk türban derdinde;Meclis avanta derdinde!Batılı uygarlığın hiçbir toprağında böyle bir ahlâksızlık üremez. Başbakan yanılıyor; bu ahlâksızlığı Batı’dan almadık; yüzde yüz yerli malıdır!Asker ve annesiAtatürk’ün gençliğe hitabesini çağrıştıran üslupla AKP gençliğine hitap etmek istemesi Başbakan Erdoğan’ın hakkı olabilir. Ama bunu yaparken örnek aldığı insanın yüksek ruhuna özenmesini beklemek de bizlerin hakkıdır.Kuzey Irak’ta ihanete karşı fedakârca savaşan binlerce, onların yerini almak için sınırda bekleyen on binlerce memleket evlâdı ne şartlarda yaşıyor, nasıl uyuyor, ne yiyip içiyor, kalleş tuzaklarını örten karların üstünde ilerlerken neler hissediyor?Onlar bir yana, bir de boğazı düğüm düğüm, kalbi küt küt, uykusuzluktan gözleri kanlanmış, her haber bültenini işitmek istemediği bir isim için izleyen yüz binlerce anne...Yetmiş milyonun bir Mehmetçik’in bedeninde ve bir asker anasının yüreğinde yaşaması gereken günlerden geçiyoruz.Ordu vatan derdinde iken, hiç kimse başka hiçbir derdin peşine düşemez. Ahlâksızlığa vatan aramayalım; nerede üremişse ahlâksızlığın vatanı orasıdır!Başbakan Erdoğan güdük demokrasimizin bütün eksikliklerini kendisine güç üreten bir reaktör gibi kullanıyor.Bunu hiç değilse bir defa hayra kullansın.Başbakan’a çağrıÇıksın milletin karşısına “Bir” desin...“Türbanla ilgili anayasa değişikliğini muhalefet yasal zeminde takip ederek Anayasa Mahkemesi’ne götürebilir. Ama iktidar olarak biz, üniversitelerimizi kargaşaya sürüklenmekten korumak için türban yasağı ile ilgili her türlü hukuki ve idari işlemi, Ordumuzun Kuzey Irak’taki kara harekâtı sonuçlanıncaya kadar askıya alıyoruz.” “İki” desin... “Partimiz milletvekillerinin Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı üstünde oynayarak milletvekili ve emekli milletvekili maaşlarını yükselten tertiplerinin askerimizin savaştığı günlere denk gelmesi katmerli bir ayıp olmuştur. Bunu önleyeceğime söz verirken milletimden de özür diliyorum.” Başbakan bu önerimizi değerlendirmelidir.Cepheden bayrağa sarılı tabutlar gelirken göze alınan bu ayıplar milleti üzmüştür, kırmıştır, kızdırmıştır.Başbakan dünkü konuşmasında “Tüm milletimize yetecek kadar sevgimiz var” dedi. Sevgi böyle zamanlarda özveridir.Göstersin bakalım!
Halkı birleştiren ortak heyecanların potası etik tanımayan siyasetçiler için her zaman kötüye kullanılmıştır...Bir çok yanlış ve haksız iş kolayca eriyor çünkü o potada.Cumhurbaşkanı Gül’ün üniversitedeki türban yasağını kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen anayasa değişikliğini tam da Mehmetçik’in Kuzey Irak’taki PKK kamplarına harekât düzenlediği gün onaylaması;Kendisinin bile tam olarak içine sindiremediği anlaşılan değişikliği, milletin kalbini ve aklını Kuzey Irak dağlarındaki evlâtlarına tevcih ettiği bir anı “ucuz kurtulma” hesabı yaparak seçtiği şüphesini davet etmesi, halkta arkadan hançerlenme etkisi yapmıştır.Türk Milleti, duygusallığın karambolunda iken yalnız Çankaya’daki 1 numaradan değil onu seçen milletvekillerinden de gol yedi.Milletvekillerini millet seçmiyor, liderler seçiyor. Milletin yaptığı sadece onaylama işlemidir.Öyle olmasa, milletvekilleri dar bölgede teker teker halk tarafından seçiliyor olsa bu karambolların hiç biri yaşanmaz ya, neyse...İkinci gol, Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’na yapılan “faul”lü bir eylemle atıldı.Vekiller bunun için 2,5 aydır pusuda bekliyorlardı. Batı’nın ahlâksızlığını aldığımızdan şikâyet eden Başbakan, memura yüzde 2 zam verirken milletvekili maaşını yüzde 14 artışla 12 bin YTL’nin üstüne çıkaran adamlarına ne diyecek bakalım?Onların ahlâkını, arka sayfa güzellerine bakıp bakmadıklarına göre mi sınayacak halâ?!Alt komisyondaki marifet bununla bitmiyor.Yeni dönemde asgari ücretliler bile aldıkları tedavi hizmetine katkı payı ödeyecek. Ama o rezalet metin meclisten geçirilecek olursa milletvekilleri ile anne ve babalarının, eş ve çocuklarının parasını meclis, yani biz ödeyeceğiz!Rejim için hayati önem taşıyan bir yasayı onaylamak için Cumhurbaşkanı zamanlama kollarsa, milletvekilleri de pusuya yatmaktan hicap duymaz.İmam-cemaat etkileşmesi bu...Görevimiz, ülkede karmaşa doğmasına mümkün olduğu kadar izin vermemek olmalıdır. Bunu başaramadığımız dönemlerde ise daima uyanık durmak.Çünkü zaaf fena halde sömürülüyor. Neden?Bizim siyaset dünyamızda ahlâk bir yaşam biçimi değil daha çok lâk lâk konusudur!*****Gül çoğulcu mu yoksa...Cumhurbaşkanı Gül’ün onayı ile türban yasağı kalkmış oldu mu?Hayır... Türkiye’nin tanınmış anayasa hukuku hocaları, 42’nci madde değişikliğinin öngördüğü yasa çıkmadığı sürece üniversitelerdeki türban yasağının ortadan kalkmayacağını söylüyorlar.Peki o yasa çıkarılırsa iş bitecek mi?Cumhurbaşkanı Gül’ün onay eşliğinde yaptığı açıklamadan anlaşıldığına göre kendisi bile bundan emin değil.O halde asker dağda, anneler diken üstünde iken o onayı vererek fırsatçı duruma düşmenin riskini niye göze aldı?Belli ki yasanın mecliste 411 oy almış olmasına sığınmış...Peki arkasındaki oy rakamı, bir yasanın hukuka uygunluğunun ölçüsü sayılabilir mi? Dün bunu Prof. Teziç’e sordum.“Oybirliği ile dahi kabul edilmiş olsa yasama işlemleri Anayasa yargılamasının denetimine girer. Sayısal güce dayanmak sadece çoğulcu ile çoğunlukçu arasındaki farkı ortaya koyar. O kadar” dedi.Anlayacağınız, çoğulcu değil çoğunlukçu bir Cumhurbaşkanı’mız var!