Tayyip Erdoğan halktan aldığı gücü devletle ve rejimle kavga etmek için mi kullanacak?Ne yazık ki kapatma davası ardından ortaya koyduğu tavırlar ciddi olarak bu endişeyi veriyor.Görevini yapan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na reva görülen hakaretler, siyasi ihtirasın bazen iktidar hedefine ulaşmakla bile tatmin bulmadığına ibrettir!Yüzde 47 ile hükümet olduktan sonra kendi kendine kriz yaratan bir parti duydunuz mu hiç? AKP son seçimde ele geçirdiği altın fırsatı her gün türban ve imam hatip diyerek rezil etti.Akıl sır ermiyorBir okurum haklı olarak soruyor: Ne yetmemektedir ki hâlâ rejimle kavga etmektedir?Hukuka saygılı siyasetçilere düşen sorumluluk, isnat edilen suçlamaları hak etmediklerini vakarla söylemek, dava süresince laik rejime bağlı olduklarına halkı inandıracak eylemlere yoğunlaşmaktır.Böyle bir niyet görülmüyor hâlâ. Tersine, kaçmaları kolay olsun diye arkalarında toz, duman, karmaşa bırakan suçluların yöntemleri görülüyor...AKP’nin son seçimde “Dinci değiliz, merkez partisiyiz” demek için vitrinine koyduğu sol kökenli Ertuğrul Günay (Kültür Bakanı) siyasi sicilini kirleten bir ayıba alet olmuştur.Günay, AKP iddianamesi ile Ergenekon soruşturmasının önünün kesildiğini söylemeyi göze alabildi.Yargıtay C. Başsavcısı’nın şahsında yargı kurumunu töhmet altına soktuğunu, bunun devleti hedef alan bir kamikaze saldırısı olduğunu bilmemesine imkân yoktur.Ama belli ki bu çamur yargıya fırlatılmak üzere parti içinde önceden karılmış, hazırlanmıştır.Nasılsa cemaat disiplini içinde inanmaya hazır bir kitle var... Tezgâh şu:“Başsavcı’yı, Ergenekon davasının önünü kesmek amacıyla kullanılan bir alet olarak gösterir, yüksek mahkemeyi de aynı töhmetin baskısı altına alırız.” Ayılalım artık...Dün AKP’nin gizli grup toplantısında Başbakan tarafından da tekrarlandı:“En son Ergenekon çetesini çökerttik; acaba bu yüzden mi?” Ülkenin aydınlarını bu tertipler ve bu sözler bile uyandırmıyorsa yazıklar olsun!Devlet içindeki çeteleşmenin odağı olduğu öne sürülen Ergenekon’u açığa çıkaran, sorgulayan, bir çoğunu tutuklayan hâkimleri, savcıları AKP hükümeti dışardan mı getirdi? Hayır...AKP hakkındaki kapatma davasını açan Başsavcı gibi onlar da bu devletin savcıları ve hâkimleridir.Onları övüp, AKP’yi suçlayan Başsavcı’yı yerin dibine batıranlar, yargının içinde de “bizden ve ötekiler” virüsü sokmaya çalışıyor.Başbakan olarak beş yılını dolduran Erdoğan’ı artık devlet adamı niteliklerini kazanmış görmek istiyoruz.“Dinci değiliz” diyerek dindar olduklarını söylüyor.Peki dindar, siyaset çıkar uğruna bu kadar din istismarı yapar mı?Dün bu dava nedeniyle AKP oylarının artacağını söyleyip “Bunlar bizim tarlamızı bereketlendiriyor” dedi.Yani aslında seviniyor da numaradan mı öfke gösterisi yapıyor?Ciddi olalım!
Parti kapatmaya mecbur kalan bir rejim, çağın gerisinde kalmış özürlü demokrasidir, doğru...Ama suçlanan partiyi değil de görevini yapan yargıyı eleştirmek ağız dolusu tehdit ve hakaret savurmak neyin nesi?O da özürlü demokrasiye toplum niçin mahkûm olmuş; onun gerekçesi...Evet, parti kapatma davaları nedeniyle Türkiye’nin kalitesi ve dünyadaki saygınlığı geriliyor.Ama insaf, Nasrettin Hoca’nın dediği gibi “Hırsızın hiç mi kabahati yok?” Rejimin yargı kurumu eliyle kendini savunma hakkını kullanması mı ayıptır, yoksa milletvekilleri laikliğe sadakat yemini etmiş bir iktidarın böylesine ağır bir suçlamanın hedefi durumuna düşmesi mi?Bu ayrımı hakkaniyet içinde yapma becerisini gösteremediğimiz sürece demokrasimizi geliştiremeyiz.Anayasaya bağlılık yeminini çiğnemiş iktidarlara kayaya tosladıklarında mağdur muamelesi yapmaya devam ettikçe onlara sürgit mahkûm olmaktan kurtulamayız.Daima suçlananları kahramanlaştıran bir toplum, öncelikle kendisi için tehdittir.Yargı sigortadırLaikliğe karşı eylemlerin odağı olmakla suçlanan bir iktidarı doğru yola sokacak olan güç yargı değilse nedir?Yargı denetimine itiraz edenlerin askeri müdahalelere karşı oldukları iddiaları samimi olamaz.Türkiye’de etkili bir demokratik toplum yok. Seçimin sonucunu belirleyecek büyüklükte bir çoğunluk, eğitimsizliğin ve yoksulluğun yarattığı bağımlılıkla malüldür.Siyasal İslâmcı partiler bu kitleyi mürit haline getirmek için ellerinden geleni yaptılar ve başarılı oldular.Gelinen nokta ortada: Türkiye hızla dönüşüyor. Yalnız özel yaşam değil, devlet kadroları da dinselleşiyor.AKP iktidarı ilk döneminde böyle değildi. Kendilerine yöneltilen şüphelerden arınmak için dört yıl dikkatli yürüdüler, sonra gözleri kararmış bir ideolojik örgüt havasına girdiler.Türkiye’nin son beş yılda laiklik kalitelerinde ne kadar önemli irtifa kaybettiğini herkes görüyor. Başbakan dün Şanlıurfa’da “Geceyle gündüz arasındaki mesafe neyse AKP ile dincilik arasındaki mesafe de odur” dedi.Keşke doğru olsa. Yargıtay C. Başsavcısı’nın mahkemeye gönderdiği klasörler dolusu delil ve sadece Başbakan’ın kendisine yöneltilen 61 suçlama keşke gerçek olmasa.Kahraman yüreğiBülent Arınç, AKP’nin kimliğine damgasını vurmuş bir siyasetçidir.Tuhaf ama hukukçudur!“Bu iddianame ile suçlanmak bana ancak şeref getirir” dedi.Önümüzdeki seçimde AKP’nin oyunu bu yüzden yüzde 70’e çıkaracağını iddia etti.Yargıya, halka hakaret değil mi bu?Halkın bilinç eksiğini sömürerek, düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkmaya çalışan kurnazlık “devletine inat bir millet” oluşturmaya çalışıyor.AKP’nin lider takımı, asıl büyük menfaatinin laik rejimi savunmak olduğu bilincini kazanamamış yığınlar üstündeki etkisini bu şekilde kullanırsa yalnız devlete ve rejime değil kendine de zarar verir.Ulusal onurlarının incindiğini söyleyen bazı yetişkin, aydın insanlar bile suçlamaları niçin hak ettiğine dair AKP’ye soru sormuyor, sitem etmiyor, hemen herkes Başsavcı’ya yükleniyor.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapmak için bile kahraman yüreği isteyen bir ülke durumuna düşmüşsek, bunun sorumluluğunu da iktidarda aramamız gerekmez mi?AKP, kapatılma tehdidi altında bile devleti ve rejimi savunan bir parti olmalıdır. Değilse kapanırsa kapansın!
Başbakan Erdoğan’ın düşeceği en büyük yanlış “hem suçlu hem güçlü” rolüne soyunmaktır.Herkes dün Siirt’ten gelecek sese toplamıştı dikkatini.Başbakan partisi hakkındaki kapatma davasına karşı duruşunu belli edecekti.Yakın ve orta gelecekle ilgili beklentiler onun vereceği işaretler üstüne kurulacaktı.Yazık ki Başbakan partinin daha önce konuşan öteki sözcülerinden daha sağduyulu şeyler söylemedi.O da “Bu kadar oy almış bir parti kapatılamaz. Hatta hakkında dava bile açılamaz” demeye getiren hukuk dışı savlarla bağırdı, çağırdı.Bu tür bir savunma, Tayyip Erdoğan’ın hatırlamaktan hicap duyması gereken “Tutturmuşlar bir laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Millet istemedikten sonra tabii elden gidecek yahu” sözünün başka bir ifade ile güncelleştirilip sahiplenilmesi değil mi?Bir hukuk devletinde oyların yüzde 99’unu alan iktidar partileri de Anayasa’ya saygılı olmak zorundadır. Kimse görevini yapan bir savcıya had bildirme cüreti gösteremez.Başbakanın savcıya “Benim arkamda 16 milyon 500 bin oy var; bana dokunamazsın” demesi ile suç işleyen bir zenginin “Benim çok param var, bana dokunamazsın” demesi arasında ne fark var, söyler misiniz?Yeni rota belirlemek...Hiç kimse aksini iddia edemez, AKP halkın önemli bir kesiminin gözünde “Türkiye irtica karanlığına yuvarlanıyor” korkusunun odağı olmuştur.Bölücülük iddiasıyla DTP hakkında hukuk devletinin aldığı tedbir, irtica tehdidi yarattığı şüphelerini davet eden söz ve eylemleri nedeniyle AKP hakkında da alınmıştır.Şimdi AKP yargılama sürecini bu suçlamalardan kendisini arındıracak çabalar için değerlendirmelidir.Yoksa yargıya karşı naralar ve tehditler savurmak değil...Olay şu: Rejime yönelmiş bir tehdit algılaması karşısında sistem kendini savunmak üzere harekete geçmiştir.İktidar partisine düşen, olayı vakarla karşılamak, adalete güvenmek ve bu suçlamaları hak etmediklerine toplumu inandıracak bir rotaya girmektir.Hiç değilse hukuk üstadlarının iktidara bu konuda yol gösterici olması lâzım değil mi? Ama bakın AKP’nin Anayasa taslağını hazırlayan bilim kurulunun başındaki otorite Prof. Ergun Özbudun ne diyor:“En iyi ve sağlam yol halkı kapatmak, uzaydan halk getirmektir!” Hoca nerede değişti?Dalgasını geçiyor... Yani “Yüzde 47 yetmedi mi?” demeye getiriyor.“Bir iktidar büyük oy oranına yaslanıyorsa korunmalı” demek istiyor.Halbuki kendisi Refah Partisi’ne karşı açılan davada Türkiye Cumhuriyeti’ni savunmak için AİHM’ne gittiğinde tam tersini düşünüyordu.Meselâ “Laiklik Türk inkılâbının özüdür” demişti.Partinin yüksek oy almasının korunmasını değil, rejimin güvenliği için daha dikkatle üstüne gidilmesini gerektirdiği tezini savunmuştu. AİHM’ni ikna eden şu sözlere bakın:“RP’nin yüzde 21’den fazla oy alarak geldiği nokta, ülkenin demokratik ve laik düzenine karşı büyük bir tehdit anlamına gelmektedir. Şayet kökten dinci parti yüzde 2-3’lük marjinal bir parti olsaydı belki hoş görülebilirdi. Fakat temsil ettikleri tehlike ve sahip oldukları güç dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanan yaptırım, demokratik bir toplumda gereklidir.” Prof. Özbudun AKP’ye anayasa hazırlarken uzay ile ilişki kurmuş olabilir mi bilmiyoruz ama uzaydan seçmen önermesi yaptığı anayasa taslağını da sakatlamıştır.“Taslağı bilim kurulu hazırladı” deniyor ya; artık bu söylenemez.Başkanın uzay ilişkileri bozdu işi!
Başbakan’ın “Velev ki..” diye başlayan sözünün tetiklediği tırmanış dün şok edici bir gelişmeye ulaştı.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla AKP’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı.Başsavcılık geç vakte kadar iddianameyi kamuoyuna açıklamadığı için suçlamaların tüm ayrıntısına sahip değiliz.Ama iddianameye temel oluşturan nedenleri, Yargıtay C. Başsavcısı’nın 17 Ocak’taki önemli açıklamasında bulmak mümkündür.Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasıyla ilgili tartışmalar devam ederken ve Başbakan Erdoğan’ın her türlü riski göze aldığını düşündüren iddialı konuşmaları gerginliği tırmandırırken Yargıtay C. Başsavcısı Yalçınkaya, “basın bildirisi” başlığı altında şu açıklamayı yapmıştı:“Cumhuriyet’in temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak, özgürlüğü çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği, halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır..” Şaka gibi geldi...Bu açık bir uyarı idi. Başsavcı, türbanı serbest bırakma girişiminin doğuracağı vahim sonuçları hatırlatmakla kalmıyor “Bağımsız ve egemen olan her devletin, partiler üstü olan bir devlet politikası vardır” diyerek Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerine iktidarı saygıya davet ediyordu.AKP iktidarı bu uyarı mesajlarını alma basiretini göstermekte aciz kaldı yazık ki. Başbakan da, partinin öteki sözcüleri de duracakları yeri bilemediler.Dine ve ulemaya referans yapmaya devam ederek laiklikten iyice koptukları yolunda bir kanaat doğacağını önemsemediler.AKP önderleri, pek verimli işlettiklerine güvenerek mağduriyet politikasına devam etmemelidirler artık. Çünkü hata yapmışlardır.Eğer Yargıtay C. Başsavcısı’nın iki kez yaptığı halka açık uyarıyı dikkate almış olsalardı büyük ihtimalle böylesine ağır suçlama içeren bir davanın muhatabı durumuna partiyi düşürmeyeceklerdi.İddianamede Başsavcı’nın Başbakan hakkında siyasi yasak talebinde bulunduğuna dair haberler geldi.Gerek Başbakan, gerekse ekibi, tarihi bir sorumluluk sınavı ile karşı karşıya bulunduklarını unutmamalıdırlar. Şu andaki şartlar onlardan soğukkanlı ve sağduyulu davranış bekliyor.Fırsat da olabilirBütün modern devletler gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kendini savunma hakkı vardır. İktidarlar Anayasa içinde hareket etmek zorundadır. Aykırılıkları Anayasa Mahkemesi denetleyecek ve karar iradesine mutlaka kamu vicdanı yön verecektir.Bu çağda Türkiye, parti kapatan bir ülke olarak çıkmamalıdır dünyanın karşısına.Ama Başsavcı’nın girişimi de tepkiyle değil, anlayışla karşılanmalıdır. AKP hep laiklikle sorunu olan bir parti gibi göründü. Bu olumsuz imaj son seçimden sonra arttı.Dava süreci bütün taraflar için fırsattır. Özellikle iktidar için..AKP önümüzdeki dönemde laikliğe bağlılığı konusundaki şüpheleri giderecek eylem ve söylemleri benimserse yalnız kendine değil ülkeye de iyilik eder.Cumhurbaşkanı Gül kapatma davası ile ilgili olarak “Türkiye ne kazanır, ne kaybeder herkes düşünsün” dedi.Bu tehdit kokan yanlış bir mesajdır.Cumhurbaşkanı, iktidar partisini kapatılmaktan kurtaracak tutum ve zihniyet değişimlerine özendirmelidir!
Eylemleri bu kadar cesaret kırıcı olmasa Başbakan’a kolayca inanabiliriz.Ama artık mızrak çuvala sığmaz oldu. Söylediklerine iyi niyetle inanmak isteyenler kendilerini aptal yerine konmuş hissetmeye başladı.Şimdi moda, Başbakan mesajlarını dış basın üstünden vermeyi seviyor. Dün bir Alman gazetesinde çıkan şu sözleri oralarda pek etkili olmuştur mutlaka:“Laik bir ülke tüm inanç gruplarına aynı mesafede durmalı. Birine yakın diğerine uzak durmak olmaz. Eğer ülkemizde ayrımcılık varsa bunun sorumluları, kapananlara üniversite kapılarını kapatanlardır.” Doğru değil bu iddia... Türkiye’de ayrımcılık artık “kapananlar” yararına yaygınlaşan teşvik ve himaye uygulamalarıdır.Başbakan bir toplantıda türbanlı ve başı açık kadınları göstererek “Bizim hedefimiz işte böyle örtülü ve başı açık kadınlarımızın yan yana olmalarıdır” demişti.Bu sözün doğru olmadığını herkes biliyor. Bu iktidar tayin kriterini değiştirdi; eşi türbanlı olmayan hiç kimse önemli bir göreve getirilmiyor.“Karısının başını örttüremeyen adamdan yönetici olmaz” mesajı sistematik olarak veriliyor.Kamuda veya belediyelerde iş isteyen işsiz, terfi etmek isteyen memur, kömür ve gıda yardımı sırasına giren yoksul, ihale almak isteyen müteahhit... Bunların hepsinde hak edişle ilgili ön şart türbanlı eştir.İktidar hedefine rap rap yürüyor.Her şey açık açık, takıyye zahmeti bile duymuyorlar artık.Alman gazetesine Başbakan’ın şu sözü, gidişin aynı yönde devam edeceğini haber veriyor:“Baş örtüsü İslâmiyeti yaşamanın tek yolu değildir!” “Yeni numaralarımızı bekleyin” demek istiyor.Şu aralar yabancı gazeteleri iyi izlemek gerekiyor!*****Başaramadılar Suudi Arabistan Kralı’nın Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın eşlerine verdiği hediyeler ne oldu?CHP’li Ahmet Ersin’in soru önergesinin on günde cevaplanması gerekiyordu. 50 gün geçti ses yok.Meclis iç tüzüğü, kulağının üstüne yatacak pişkin iktidar sahiplerine karşı bir yaptırım öngörmemiş.Mümkündür ki iç tüzüğü hazırlayanlar, denetim görevi yapan milletvekilleri tarafından sorulacak soruları hiçbir Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ın cevapsız bırakabileceği ihtimalini düşünmemiş...Bu sessizlik, Suudi Kralı’nın hediyeleri konusunda halkın hoşuna gitmeyecek gizler bulunduğu şüphesini davet ediyor. Bu şüphe tabii ki merakı da tahrik edecektir. Yani susarak unutturamazlar bu meseleyi.Keşke onlar da Ekvador Devlet Başkanı gibi Kral Abdullah’ın hediyesi olan mücevherleri Kral’ın iznini alıp satarak bir sosyal programın finansmanına kullansalardı.Kaç paralık mücevher onların sahip oldukları onurlu mevkilere gölge düşürmeye değerdi; yazık!
PKK terörüne karşı “siyasal çözüm” önerenler bilerek veya bilmeden uluslararası boyutlu bir tertibe alet oluyorlar.Çünkü öneri, daha ilk aşamada terör örgütünü dolaylı da olsa müzakerenin tarafı olarak kabul etme şartına dayanacaktır.Doğal olarak da Türkiye’nin üniter devlet kimliğini, yani bütünlüğünü koruma iddiasını pazarlık konusu yapacaktır.Oysa böyle bir final tablosunu kabullenmeyi gerektiren bir sebep yok ortada.Öncelikle Kürt kökenli vatandaşlar azınlık değildirler. Bin yıllık kültürler harmanında onlar da öbür etnik gruplarla savrulup kaynaşmıştır.Kimliklerini koruma ve geliştirme özenleri onlara ayrıcalık kazandırmıştır ama bu iddiaları hiç değilse son yıllarda giderek daha fazla saygı görmüştür.Saygı gören kültürler demokratik toplumlarda ayrılığın değil daha fazla kaynaşmanın sebebidir.Kürt kökenli yurttaşlar çok partili demokrasi döneminde hak ettiklerinden bile daha yüksek oranlarla temsil edildiler. Türkiye’nin AB süreci, geçmişte isyan sebebi olarak gösterdikleri kültürel hak taleplerine çözümler getirdi.Kaynak New York..Buna rağmen terör şantajı sürüyor. İşin garip yanı, demokratik iklim geliştikçe terörün ve terör yandaşlığının arttığına tanık oluyoruz. Neden?Çünkü küçük komşularımızın ve büyük müttefikimizin menfaatleri Türkiye’yi kontrol altında tutmaktır. Bu amacın en ucuz yolu PKK’yı kullanmaktır.Onlar da bunu yapıyorlar.Bize düşen, tuzağa alet olanların zehirli kışkırtmalarına karşı koymak ve buna paralel olarak bölgedeki gençlerin ülkeye bağlılığını güçlendirmektir.Bunun şartı onları eğittikten sonra kaybetmekten korkacakları birer işin sahibi haline getirmektir.İktidarın bu alanda hazırlık yaptığı haberleri geliyor ve merakla ayrıntısı bekleniyordu.Beklenen haber dün Atlantik ötesinden geldi. Başbakan Erdoğan “Kürt Paketi”ni New York Times Gazetesi’ne açıklamış!“Kürt sorunu ile ilgili gelişmeleri hep yabancılardan mı öğreneceğiz” diye mesele çıkarmak aklımızdan geçmez. Burada önemli olan üzüm yemektir; hak etmiş olsa da bağcıyı dövmek değil.Doğru mu acaba?Erdoğan sevindirici şeyler söylemiştir. Meselâ bölgeye 5 yıl içinde 12 milyar dolar altyapı yatırımı yapacaklarmış..Terör örgütünün çengel atmasına karşı tedbir olarak gençlere iş imkânlarının genişletilmesini sağlayacaklarmış..Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu kuracaklarmış..Neden mış, mış?.. Çünkü ortada kesinleşmiş bir program yok.Ve üstelik üç gün önce Başbakanlık’tan yapılmış bir yalanlama var.Güneydoğuya yönelik paket hazırlandığı yönündeki gazete haberleri üzerine şöyle bir açıklama yapıldı: “Gündemimizde Güneydoğu’ya özel bir paket yok. Dar kapsamlı da olsa bir çalışma söz konusu değil!” Tabii ki dileğimiz, Başbakanlık kaynaklarının değil New York Times’ın verdiği haberin doğru çıkmasıdır.Çünkü sorun yalnız bölgenin kalkınmasını değil Türkiye’nin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü yakından ilgilendiriyor.
Herkesin aynı teşhiste birleştiği bir soruna ortak çözüm üretemeyen tek ülke herhalde Türkiye olmalı!Hükümetten askere, eli kanlı teröristten onlarla mücadelede desteğini aldığımız müttefik ülkenin siyasi ve askeri yöneticilerine kadar tüm ağızlar, slogan atıyor gibi aynı şeyi söylüyorlar:“PKK sorunu sadece askeri tedbirle çözülmez.” Bu kabulden, bölücü talepleri siyasi çözüm diye Türkiye’nin önüne koymaya çalışanların sona yaklaştıklarını mı anlamamız lâzım?Hayır ama askerin sağladığı zemini ekonomik, sosyal ve kültürel imkânlarla zenginleştiremediğimiz takdirde o kader de kapımızı çalabilir.Bölücü ihanetin en verimli istismar kaynağı bölgedeki işsizliktir ve halkın yoksulluk nedeniyle aşiret reisi kulluğundan vatandaşlığa terfi edememiş olmasıdır.Gençlerin umut etmeye ve heyecan duymaya ihtiyaçları bulunuyor.Suriye sınırında, mayınlardan temizlenerek tarıma kazandırılacak 508 bin dönüm arazi, gerçekten çözüm arayan bir iktidar için altın fırsattır.Çünkü bu alanda uluslararası standartta 2500 işletme üretim yapabilir ve 12 bin 500 aile bir anda terör örgütünün av alanından kurtarılabilir.Ama bakın iktidar ne yapıyor?Mayınları kim temizleyecekse araziyi GAP’ın alt yapısından da yararlanarak 44 yıl o işletsin diyor.Mayın temizlemek yanında organik tarımda da uzman olan dünyada kaç kuruluş var?Ya bir ya iki... Belli ki seçim çoktan yapılmıştır, şimdi minareye kılıf uydurulacak!Merak ediyoruz; bölge insanını “mutlu vatandaş” haline getirecek bir amaç için kullanmak dururken bu fırsat niçin heba ediliyor?Siyasi çözüm dayatmalarını bozguna uğratacak değerdeki bu fırsatı değerlendiremeyen iktidarın “askeri tedbir yetmez” sözüne neden güvenelim?Çünkü seçtiği yol, sorunu askeri çözüme mahkûm etmektir!*****Dikkaaat!Asker çok konuşkan olmamalı.Eski Genelkurmay Başkanlarından emekli orgeneral Kıvrıkoğlu, giderken yerini niçin Hilmi Özkök’e bırakmak istemedi?Kıvrıkoğlu dün Hürriyet’ten Şükrü Karaşahin’e şu cevabı verdi:“Doğrudur, Hilmi Özkük’ü istemiyordum (...) Ben 2 yıl kendisini komutan olarak izledim. Bunun sonucunda da irtica ile mücadeleyi daha iyi yapacak birinin gelmesini istedim.” Bu açıklamalar, rejimin irtica tehdidine karşı dayanıklı olduğuna inanan insanlarda şüphe ve tereddüt yaratacaktır.Çünkü bu güvensizliği hak edip etmediği ayrı konu ama Özkök örneği, bünyenin kendisini koruyamadığını düşündürebilecektir.Ayrıca Genelkurmay Başkanı’nın tayininde iktidarın takdiri belirleyici oluyorsa TSK’nın laiklik konusunda sağladığı güvence ömrünü tamamladı sonucu da çıkabilecektir.Komutanlar, sözlerinin nereye gittiğini bilmeli!
Genelkurmay’ın Kuzey Irak’tan çekilme günü muhalefet partilerine gösterdiği tepki anlaşılır bir şeydi.Asker başarılı bir harekât yapmış, övülmeyi hak etmişken “Amerika’nın çekil demesi üzerine çekilmek zorunda kaldığı” iddiasına hedef olmuştu.Orgeneral Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan o günkü zehir zemberek açıklamayı kendisinin kaleme aldığını söyledi dün.“Bizzat ben kaleme aldım. TSK’ya hakaret ettirmem. TSK’yı hedef alan karşısında beni bulur” dedi.Artık kapanmasını dilediğimiz bu tartışmayı uzatmak mı istiyor ve niçin?“Operasyonun başarısı gölgelendi. Mehmetçik’e yazık; onlara üzülüyorum...” Hainler nerede?Kurumlar arası çatışmaların sebep olacağı büyük zararları göze almaya değecek bir durumun varlığını açıklamıyor yukarıdaki tespit. Çünkü abartılıdır.Operasyon amacına ulaşmış, Mehmetçik de milletin gönlündeki yerinde yücelmiştir.Komutan “Açıklamaları hakaret kabul ettik” diyor ama -madem ki bildiriyi bizzat yazdığını kabul ediyor- hakaretin en ağırını muhalefet partilerine kendisi yöneltmiştir.“Bu saldırılar Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin terörle mücadele azmine hainlerden daha fazla zarar vermektedir” sözünü muhalefet partileri büyük mesele yapmamışsa bu, suçlamanın kabullenilmiş olmasına değil, takdiri hak eden bir sorumluluk duygusunun frenine yorulmalıdır.Siyasetin gölgesiUlusal birliğe vereceği zararı düşünerek bu tartışmayı bitirmek lâzım hemen.Cumhuriyet’in temellerini çürütmeye yönelik sinsi düşmanlıkların son zamanlarda ne kadar aleni ve cüretkâr hale geldiğini fark etmeyenler varsa onlara şaşmak lâzım.Önemli görevlerde bulunan cumhuriyete bağlı şahsiyetlerin mahremiyetlerine tecavüz edilerek kaydedilmiş konuşmaları orasından burasından kesilip biçilerek internete veriliyor.Amaç onları kamuoyunda yargısız infaz yoluyla lince tabi tutmaktır. Bu örneklerle tarikat, cemaat örgütlenmelerine karşı direnenlerin gözlerini korkutmaktır.Muhalefet partileri, askerin alınganlığına sebep olan iddiaların dozunu düşürmeye özen gösteriyor. Dün CHP Genel Başkan Yardımcısı Özyürek siyasi iktidarla yapmak istedikleri tartışmanın arasından çekilmesi için Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a çağrıda bulunmuştur.Komutan bu çağrıya uymalıdır.Askerle muhalefet polemiği karşısında iktidar partisinin gizlenemeyen memnuniyeti Orgeneral Büyükanıt’ı taraf durumuna sokabilir.Böyle bir şey olmamalıdır.Meselâ dünkü sempozyum sırasında Büyükanıt iki yanına Doğan Güreş ile Hilmi Özkök’ü aldı. “İktidarla ilişkilerinde TSK’nın bağımsız duruş geleneğine bağlılıkları tartışma konusu olmuş iki eski komutanı iki yanına oturtması”nda bile şimdi derin manalar aranacaktır.Asker her zaman iç siyasetin uzağında durmalıdır.Büyükanıt bu polemiği unutturmalıdır!