Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi AKP’ye gönderildi.Bir ay içinde ön savunmasını sunmak zorunda olan iktidar partisi, nasıl bir yol izleyecek; kararını henüz vermedi.Genel Başkan Erdoğan MKYK’yı pazartesi günü toplayacak ve üyelerin görüşlerini alacak.Demokrasimizin çocukluk hastalıkları hep aynı sebepten ürüyor. Karar organında ağır basan görüş, partinin yönünü belirlemiyor. Bu kurullar süstür, kararı her zaman lider veriyor!Oscar Wilde’ın dandik demokrasiler için ettiği bir söz vardır hani...“Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var!” Bizdeki durum hep böyle.Financial Times gerçekçi bir değerlendirme yaptı dün.Bu kriz Türkiye’nin ihtiyacı olan son şeydi. Küresel kredi sıkışıklığı nedeniyle paramız, borsa ve borçlanma durumumuz zaten baskı altına girmişti. Şimdi sıkıntı ve risk artacağı için yatırımcılar Türkiye’den uzaklaşabilir dövizi, enflasyonu ve faizleri kontrol etmek iyice güçleşebilir.Tehlikeyi göğüslemenin yolu, siyasi dağınıklık görüntüsü vermemek ve hatta iktidar partisinin bu badireyi, kapatılmaktan daha hafif bir ceza ile atlatabileceği ümidini inşa etmektir.Tabii böyle bir ümit, Türkiye’nin ağır hasar göreceğinden korkanların duaları ile inşa edilemez. Ülkeyi idare eden siyasetçilerin akılcı, sorumlu karar ve eylemleri ile inşa edilir.Ama Başbakan dahil hemen tüm AKP önderleri bu hassasiyeti gösterme bilincinden uzak duruyorlar.Ortalığı yatıştırmak ve umudu ayakta tutabilmek için bizler daha fazla çaba harcıyoruz. Başbakan’ın konuşmaları içinden cımbızla lâf çekiyoruz.Fakat tam bu sırada Başbakan bir sözü ile her şeyi berbat ediyor.Meselâ türban için “Beş yıl sabrettim” dedi. Oysa herkes onun “değiştim” sözüne inanmıştı, değiştiği için türban zorlamasına girmediğini zannetmişti.Şimdi hangisine inanacağız?Takıyye itirafı değil mi bu?Başbakan en az altı ay yazılı olmayan konuşma yapmamalı!*****Başkan Topbaş’ın çıkmazı...Bağlandıkları siyasi görüş insanları başkalaştırabiliyor.Bugünkü manşetimiz bunun kanıtı..Saray Muhallebicisi’nin sahibi Kadir Topbaş okumuş, yazmış, hak, hukuk, kul hakkı nedir bilen bir adamdır.Ama AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra “kamu gücü”nü işte böyle kullanabilmiştir!Bir sokağı sadece kendi iş yerine hizmet eden bir çıkmaz sokağa dönüştürebilmiştir.Kaçarı olmayan bir suçlu “Seni kurtarırım” diyen pahalı bir avukatı parasına kıyıp tutmuş. Mahkemede hâkim savunmasını sorunca “Benim kendimi savunacak halim yok ama avukatın ne diyeceğini ben de merak ediyorum” demiş.Şimdi Başkan veya adamlarından biri mutlaka savunma adına bir şeyler söyleyeceklerdir.Biz de onu çok merak ediyoruz!
Anayasa Mahkemesi’nin görevi laik ve demokratik rejimi korumaktır.Yargıçlarının herhalde hiçbiri “Partileri ve siyasetçileri ele geçirsek de paralasak” takıntısı içinde olamazlar.Belki tam tersine kapatma kararı verirken görevlerini yerine getirmenin huzuru, parti kapatmaya mecbur kalmaktan doğan üzüntülerinin altında eziliyordur.İlk günden beri AKP’yi Yargıtay C. Başsavcısı’nın iddianamesi karşısında vakarla davranmaya, adalete, yargıya güven duyduğunu göstermeye teşvik etmemizin en önemli sebebi budur.İnanıyoruz ki yüksek mahkeme yargılama sürecinde AKP’nin bu suçlamalara müstahak olmadığını göstermeye yönelik çabalarını çok önemseyecektir.Akılcı ve yapıcı bir siyaset üslubu yargılamanın ileri aşamalarında Yargıtay Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünü dahi olumlu etkileyecektir.Pişmanlık göstermek, bir iktidara ağır gelebilir ama AKP’nin “iyi halden” yararlanmaya çalışmasında hiçbir yanlışlık yoktur.Garabetten adaleteİktidar önderlerinin ilk şoku atlattıktan sonra sorumluluk duygusunun da baskısı altında tabloyu daha gerçekçi görmeye başladıklarına dair bir işaret aldık dün.Başbakan birkaç gün önce “uysal koyun değiliz” diyordu, dün görmeye alışmadığımız kadar uysal bir konuşma yaptı.Dava için “utanç verici bir garabet” demişti, dün “adalet” dedi.Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında başka önemli unsurlar da vardı.Önce “Bu milletin geleceğini düşünme sorumluluğu”ndan bahsetti ve “Milletimiz müsterih olsun” dedi.Toplumun önemli bir kesimi AKP’nin rejimi değiştirerek farklı bir yaşam biçimi dayatacağı korkusunu taşıyor. O kitleye güven kazandırmak iktidarın borcudur.Sonra “Diliyor ve umuyoruz ki bu sürecin sonunda kazanan adalet olsun, hukuk olsun” dedi.AKP kurmayları düne kadar “Boynumuzu giyotine uzatacak değiliz” diyorlardı. Başbakan’ın dünkü grup konuşması, adalete saygılı bir bekleyişin benimseneceğine işaret sayılabilir.Parti kurulları, sürmekte olan kapatma davasının düşmesini sağlamak amaçlı anayasa değişikliği taslağını hazırlamış olsa bile bu niyet eyleme dönüşmemeli, hedefe götürülmemelidir.Çünkü o zaman söylenen “Kazanan hukuk olsun, adalet olsun” sözlerinin hiçbir değeri kalmayacaktır.Hakaret ettirmesinlerYüksek mahkemeyi etkilemenin akılcı yolu, iktidarın adalete güven duyduğunu kanıtlayacak biçimde dava ile ilgili tartışmaları soğutması ve ülkenin acil ekonomik ve sosyal sorunlarına yoğunlaşmasıdır.Eğer bu yeni eylem modeli, din merkezli hedefleri kovalama inadından arındırılacak olursa “Kapatma davası hayırlı oldu” dedirtecek sonuçlar dahi görebiliriz.Son bir uyarı:AB Komisyonu Başkanı Barroso ile komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn 10 Nisan’da Türkiye’yi ziyaret edecekler.İktidar, bu konukların Anayasa Mahkemesi’ndeki davayı etkilemelerine asla fırsat ve cesaret vermemelidir.Türk devletinin kurumlarının onurunu yabancılara karşı korumak, iktidar olmanın şartıdır.Bu görevi ancak suçsuzluğunu kanıtlamakta çaresizliğe düştüğü için yabancıların koruyuculuğuna muhtaç olmuş iktidarlar ihmal edebilir.AKP yüksek mahkemeden önce halkın vicdanında mahkûm olmak istemiyorsa tedbirini şimdiden almalıdır.
Anayasa Mahkemesi’nin AKP iddianamesini kabul ettiğinin ertesi günü Başbakan’ın İsveç’e gitmesi çok ilginç...Herkes merak edecek şimdi.Partisinin kapatılması tehlikesine karşı “KralIın yardımı ile” uluslararası bir ret cephesi mi oluşturmaya çalışıyor Başbakan yoksa daha masum bir arayışla bu huzur ülkesinde stresten azade birkaç gün geçirmek hayali mi kuruyor?Eğer hevesi sadece “bir tatlı huzur almak” ise ona bu özlemini Türkiye’de de tatmin edebileceğini söyleyebiliriz.Meselâ yargı sürecini vakarla karşılamak ve yöneltilen suçlamaları AKP’nin hak etmediğini dolaylı olarak ortaya koyacak uygun hamleler gerçekleştirmek, aradığı huzuru Başbakan’a ve partisine kısa zamanda sağlayabilir.Hem de bu huzur kalıcı olur. Kalıcı olmasının ötesinde millet de paylaşır.Çünkü Anayasa’ya saygılı bir iktidarın sağlayacağı huzura bizim de çok ihtiyacımız var!Ama AKP’nin içine tutulacak bir ayna böyle bir umudu yansıtmıyor. Yüzde 47 oyun hukuka boyun eğdirebileceğine inanan bir çoğunluk partide var gibi görünüyor.“Kontrolsüz güç güç değildir” sözünün sadece oto lâstiği reklâmı olduğunu sanıyor hukuk devletini hazmedememiş siyasetçiler.Çıktıkları macera yolculuğuna AKP yönetimi sonuna kadar gidecek mi, bilmiyoruz ama bir süre böyle devam edecekler; belli.Şimdi güzel ülkemiz hukuka takla attırma olimpiyatlarına ev sahibi olacak!İkinci ihlâl girişimi...AKP’yi yargılanmaktan kurtaracak düzenlemeleri Anayasa’da yapıp halk oyuna sunmak, hak olarak savunulamaz.AKP dinci eylemlerinin damla damla doldurduğu bardağı, türban yasağını kaldıran anayasa değişikliği ile taşırmıştır.Bu eylemin kapatma davası açılmasına yeterli olduğunu Başbakan dolaylı olarak kabul etmiştir.“O anayasa değişikliğine MHP destek oldu; MHP’ye neden dava açılmadı?” sitemi itiraf yerine geçecek sözlerdir.Şimdi bu yetmiyor gibi iktidar partisi kendisini yargılayacak olan Anayasa Mahkemesi’ni etkisiz kılacak düzenlemelere kalkışacak, öyle mi?..Böyle bir yol tercihi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmakla suçlanan AKP’yi bir de “hukuk devleti”ni ihlâl etmenin suçuna batırır ki o durum, Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak kararı herhalde iktidarı memnun edecek yönde etkilemez.Kırılma Gül ile başladıBu kırgınlık, bu kızgınlık, bu yorgunlukla iktidarın “seyir güvenliği” sağlaması mümkün değildir.En iyisi, Başbakan’ın dış gezinin yarattığı fırsatı da kullanarak frene basıp yol kenarına çekerek sakinleşmeyi beklemesidir. Sonra da alternatif bir eylem planı düşünmesi...Bardağı taşıran suçlamaları geçersiz kılacak geri adımları atmak, yargı sürecini sükûnetle göğüsleyip AB’nin beklediği reformlara hız vermek tüm senaryoyu değiştirebilir. AKP kurmayları bu seçeneği ciddi olarak ele almalıdır.Çünkü 22 Temmuz’daki seçim zaferini taşıyamadılar. Toplumu böldüler, kurumları, kuralları tahrip ettiler. Kendilerini ikbal mevkilerine getiren değerleri hakir gördüler, ihtiraslarına yenik düştüler.Şu anda başarısız bir iktidarı oynuyorlar.Batılı demokrasilerin liderlerinden biri Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsaydı daha cesur davranır “Kırılma Gül’ün Çankaya’ya çıkarılması ile başladı” deyip, iddianamede suçlandığını hatırlayarak öncelikle onun çekilmesini sağlardı.Bu başlangıç, iktidarın önünü açacak öbür adımların samimiyet ve güven zeminini oluştururdu.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya nasıl böyle bir hataya düştü?En yüksek iddia makamı, kendini savunma durumuna düşürülmemeliydi!Başsavcı ile “off the record” (yazılmamak kaydıyla) konuşan Referans Gazetesi muhabiri Nuray Başaran aldığı bilgileri “izlenim” başlığı altında yayınladı.Tabii bunu yapacak. Gazetecinin görevi haber üretmektir, haber varsa bir yolunu bulup okuruna aktaracaktır.Hiç kimse gazeteceyi, içini dökerek rahatlayacağı ruh hekimi gibi görmesin. Nuray Başaran, Başsavcı ile yaptığı görüşmeden önemli bilgiler aktarmıştır. Bunlardan özellikle ikisi, kapatma davasının seyrini etkileyecek niteliktedir:1. AKP türban uyarısını (Başsavcılığın 17 Ocak 2008 tarihli açıklaması) dikkate almış olsaydı bu dava açılmayacaktı;2. Dava sonunda 40 civarında iktidar milletvekiline siyaset yasağı gelebilir.Evet, Yargıtay C. Başsavcılığı’ndan yapılan 17 Ocak tarihli açıklama tarihi nitelikte bir uyarı idi. Başsavcılık iktidara iki önemli uyarıda bulundu o gün:1. “Özgürlüğü, dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin halkı ayrışmaya ve çatışmaya götüreceği açıktır.” 2. “Türbanın özgürlükler içine alınması eğitim kurumlarını mezheplerin, cemaatlerin ve ırkçı örgütlerin faaliyet alanı haline getireceği için sakıncalıdır.” Bu tespitler devletin, toplumun hafızasına yazılmıştır zaten.Başsavcı’nın bunları hatırlatması ve “Bu uyarıyı dinleyip zorlamadan vazgeçselerdi belki de kapatma davası açmayacaktım” demeye getirmesi sadece gereksiz değil, sakıncalı da olmuştur.Başsavcı’ya atfedilen sözlerle iddianame şimdi bir tek türbana indirgenmiş olmadı mı?Bu doğru bir şey mi?Yargıtay C. Başsavcısı iddianamesini sunmuş ve görevini yapmıştır. Davanın seyrini etkileyecek söz ve eylemlerde bulunması, onun için de sorumluluk doğuracak bir yanlıştır.Laik cumhuriyetle kavgası olanların taktiği, yargının kurumsal kimliğini parçalamak ve kişilere indirgemektir. Çünkü Türk halkındaki devlet fikri, kurumları entrikalara ve ihanetlere karşı koruyor.Bu geleneğin sağladığı güvenceleri feda etmeyelim.Yargının şu anda hedef olduğu baskı ve iftiralara karşı en etkili savunma çaresi, kurumsal kimliği öne çıkarmaktır.Bir Başsavcı’yı etkilemeyi düşünebilirler ama Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nı etkilemeyi, onu zedelemeyi hayal edemezler!*****Çamur banyosu Sabah Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü üç kelimelik bir özür borcunu ödemek yerine çamur banyosunu tercih etti.Parça başı çalışan profesyonel ihbarcıların ihtirası içinde öyle suçlamalarda bulundu ki “Biraz ölçülü olayım, okuyucularım bana ‘şimdi ihbar ettiğin çöplükte yıllarca çalışmaya niye katlandın?’ diye sorarlar” ihtimalini hiç hatırına getirmemiş.O tarihlerde gazetenin arşiv memuru filan değildi.Kanıtlama gücüne sahipse eğer bir gazeteci bu bilgileri bunca yıl asla saklamaz. Niye saklamış?Bu arkadaşımızın Sabah’ı soktuğu rota ve onu savunmak adına katlandığı fedakârlık, VATAN’ı kurmak amacıyla altı yıl önce verdiğimiz yollarımızı ayırma kararının isabetini kanıtlıyor ve küçük de olsa bir teşekkürü hak ediyor!
Yargı üstünde iftiracı saldırılarla baskı kurarak sonuç alma yöntemi, demokratik bir ülkede herhalde ilk kez deneniyordur...Krizi önlemek için tüm taraflara “bir adım geri” çağrısı yapıldı ya; Başbakan bu çağrıyı bile Ergenekon’la ilişkilendirdi.Ona göre Ergenekon’a karşı parti kapatma şantajı yapılıyor.Önceki gün bir soruya cevap verirken çetelerle, mafya ile mücadele ettiklerini belirterek şöyle dedi:“Tabii ki rahatsız olanlar var. Şimdi buna kurban arıyorlar.. Ama biz sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu konuda geri adım atmak düşünülüyorsa kusura bakmasınlar!” Başbakan, Ergenekon konusunda geri adım atmasını isteyen varmış gibi bir izlenim uyandırmaya çalışıyor.Düne kadar “parti kapatma anlayışı milli iradeye karşı tavırdır” demekle yenitiyordu. Dün yeni bir korku unsuru kullanmaya başladı. Anadolu Aslanları İşadamları Derneği kongresinde “darbe çığırtkanları var” dedi.İktidar parti kapatma davası konusunda halâ akılcı bir strateji belirleyemedi.Kafaları karıştırarak, toplumsal bölünmenin risklerini arttırarak yüksek mahkemenin vicdani sorumluluğunu ağırlaştıran bir yöntem izledi, izliyor.Oysa gerçek tabak gibi önümüzde:1. Yasalarda var olan bir cezanın iktidara kesilmesi, milli iradeye karşıtlık olmaz. İktidarların suç işleme imtiyazı yoktur.2. Rejime yönelik tehditlerin yargı tarafından göğüslendiği toplumlarda darbe olmaz. Darbeciler, hukuka saygısı ve inancı olmayan despot iktidarların gayrimeşru çocuklarıdır!Tehdit altındaki laikliği yani Anayasayı savunan çabalar darbe çığırtkanlığı değil darbe heveslerine bahane bırakmayan çağdaş vatandaş duruşudur. Bakmayın siz bu vatandaşlık görevinin yürek isteyen bir iş haline gelmesine. Baskıcı iktidarların her yerde bedeli bu...Yargıtay Başkanlığı, yargıyı hedef alan çirkinliklere karşı dün bir uyarı yayınladı.İşe yaramayacaktır. Çünkü tahrikler, küfürler tuzaktır. Yargı cevap verir ve kavgaya girerse, davası sürecinde “Yargının bize hıncı var. İntikam mahkemesi kurdular!” diyecekler.Başbakan geri çekilmeyi düşünmediğini söylüyor ama vicdanının gözüyle baksa, bir kaç adımla telâfi edilemeyecek kadar ileri gittiklerini görecektir. Ama ah!.Evlâd-ı Fatihan Erdoğan’ın Bulgaristan’a ziyaretinin en anlamlı olayı sizce ne?Anket yapılsa Kırcaali’deki “Atatürk hatırlatması” herhalde açık ara 1 numara olur.Tayyip Erdoğan Türklerin yoğun olduğu Kırcaali’de Cuma namazı kılıyor. Cami çıkışı yüzlerce soydaşımız kendisine sevgi gösteriyorlar. İşte tam o sırada kalabalıktan bir ses yükseliyor:“Atatürk’ü unutma; o bizim herşeyimiz!” Osmanlı’nın Rumeli’yi fethinden sonra Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından aileleriyle birlikte oralara gidip yerleşenlere “Evlâd-ı Fatihan” derler.“Atatürk’ü unutma” hatırlatması, hiç kuşkusuz o saygıdeğer mirasın sesidir.Atatürk onlar için, yabancı bir ulusun içinde azınlık olarak da kalsalar kendilerini ve inanıp bağlandıkları değerleri yücelten önderdir.“O bizim herşeyimiz” diyor kadir bilir soylu yüreği ile.Peki Erdoğan’ı niçin “Unutma” diye uyarıyor?Erdoğan’ın “O devrin bir ürünüydü; yaşandı ve bitti” sözünü Allah bilir işitmemiştir bile. Ama buna rağmen eksiğini görmüş, üstüne düşeni yapmıştır.Toplumun sezgi gücünü küçümseyen siyasetçilere iyi bir ders!
Din sömürüsüne dayanan siyasetin yarattığı tahribat özellikle bizim medya dünyasını değerler harabesi haline getirdi.Sabah Gazetesi’ni biz kurduk. Beş buçuk yıl öncesine kadar o gazetenin başyazarlığını yaptım. Gazetenin Genel Yayın Müdürü mesleğe İzmir’de benim yanımda başlamıştı.Gazetenin bir muhabiri VATAN yazarı Ruşen Çakır’ı arayıp “Veli Küçük’ün tuttuğu istihbarat servislerine yakın gazeteciler listesinde adınız var, ne diyorsunuz?” diye soruyor.Ardından 40’ı aşkın gazetecinin ismini içeren o listede benim adımın da yer aldığını söylüyor.Mesleğe benim başlattığım, usta-çırak ilişkisi içinde onlarca yılı beraber geçirdiğimiz Genel Yayın Müdürü’nün o haberi gördüğü zaman şunu demesini beklerdim:“Güngör Mengi’yi tanırım. Eğer onun ismi ajan gazeteci diye listeye girmişse atın çöpe haberi, yalandır. Suçlanan gazetecileri de hiç aramayın. Bizi bazı alçaklar kullanmak istiyor olmalı!” Bu konuda tevazu gösteremem. Kendimi böyle bir imtiyazı hak etmiş sayıyorum. Çünkü 49 yıl bu mesleği, kamu hizmeti kutsallığı atfederek icra ettim. Mesleğin namusunu kendi namusum bildim.Bugün laik, demokratik hukuk devletini güvence altına alan Anayasa’yı delmeye çalışan zihniyet, cumhuriyet değerlerini savunan kalemlere karşı devlet terörü uyguluyor.Bir grup maceracı ve zavallı insanın gücünü abartarak darbeci bir hayalet üretiyor, sonra iktidarın laiklik karşıtı eylemlerine direnen kalemleri, o çete ile ilişkilendiren uydurma haberlerle kirletmeye ve sindirmeye çalışıyorlar.Bazı meslektaşlarımız da bu rezil oyunda kendilerine verilen rolü oynuyorlar!Kötü bir kaderdir bu.. Bir gazetecinin ruhunu müebbeden çöplüğe mahkûm etmesidir!Onurlu insanları aşağı çekmeye çalışarak zilletten kurtulmuş yalancı, itibarını geri almış fitneci bulamazsınız tarihte.AKP’nin daha önce yayınlanmış “kara liste”sinde adları geçenler şimdi Veli Küçük’ün listesinde gösteriliyor.SABAH’ı yönetenler “Bu aşağılık oyunu aynı yerden tezgâhlıyorlar ve bizi de fena halde kullanıyorlar” demiyorlar mı?Bu rezilliği görmüyorlar mı? “Ekmek parası için” bile olsa bu zillete katlanılmaz.Yazık onlara. Allah kurtarsın!Gizli gündemBaşbakan AKP’nin “gizli gündem”i olduğunu iddia edenlere çok öfkeleniyor.Ama son çıkışları bu şüphenin vehim olmadığını düşündürüyor.Bosna’ya giderken parti kapatma davası ile Ergenekon’u ilişkilendirenlere kızıyor, onları “yargı ile yürütmeyi karşı karşıya getirmeye çalışmakla” suçluyordu.Oysa bu yanlışı kendileri yaptı. Şu savunmaya mim koymak lâzım:“Bu kadar muktedirsem o zaman partimin kapatılması davasını önlerdim.” Kendini muktedir hissettiği zaman gücünü nasıl kullanacağını gösteriyor bu sözler.Önceki gün Bulgaristan’da da bir açık verdi:Gerilim olmasın diye türban için 5 yıl beklediğini, o yüzden geri adım atması için yapılan çağrıları gerçekçi bulmadığını söyledi.Bu da itiraf değil mi?Başbakan birinci dönemde türbanı bekletmiş, yüzde 47’yi bulduğu için harekete geçmiş... Acaba şu anda gizli gündemin hangi maddesi kuluçka makinesinden çıkacağı günü bekliyor?“İktidar nasıl adım atmalı, anlatsınlar da öğrenelim” diyor. Basit:AKP “türban yalnız üniversitede serbest olacak” demiyor mu?Bunu garanti etsin. “Okullarda ve kamu kurumlarında asla kullanılmayacağına” dair anayasal güvence sağlasın!Ama hayır; dinci hamlelerin ucu daima açık olsun istiyorlar.
Siyasi iktidar yalnız muhalefetle değil devletin belli başlı kurumları ile de çatışma içinde.İşçi, işveren, memur, esnaf, çiftçi kuruluşları işi gücü bırakıp bu çatışmayı durdurmanın çaresini arıyorlar. Anayasa Mahkemesi Başkanı bile dün gerilimi düşürme arayışlarına katılma ihtiyacını duydu:“Son zamanlarda Türkiye’de barıştan hızla uzaklaşma gibi bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Herkese, her kuruma muhalefetiyle, iktidarıyla herkese düşen bir şey var ve altını çizerek ifade ediyorum, birlikte yaşamanın sorumluluğunu mutlaka yerine getirmek zorundayız.” Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bu açıklamayı yaparken CHP lideri Baykal, Cumhurbaşkanı Gül’ün davetine uyarak Çankaya’ya çıkıyordu.Anayasa Cumhurbaşkanı’na “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek” görevi veriyor. Ve Abdullah Gül, bu görevini yapmakta geç bile kalmış sayılır.Cumhurbaşkanı’nın muhalefet liderlerini çağırması, Başbakan’ı dahi beklenti içine sokmuştur. Erdoğan’ın Saraybosna’daki şu sözleri Gül’ün çabalarına önem verdiğini gösteriyordu:“Herhalde Sayın Cumhurbaşkanı ‘gerilimi azaltma’ hassasiyeti içinde bu girişimde bulunmuştur. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Temennim odur ki hayırlı olur..” Gerilimin sebebi tekGerçekten de bu zemin cesaret ve basiretle değerlendirilmiş olsa mutlaka hayırlı olurdu. Taşları yerine koymak ve halkın dağıtılan aklını toplamasını sağlamak için harika bir fırsat vardı. Ama değerlendirilemedi.Gerilimin iki tarafı yok. Bir kaynağı var, o da iktidar partisidir. Bir de mağdur ettiği kurumlar ve yığınlar, tehlikeye düşürdüğü değerler vardır.Gerilim, Cumhurbaşkanı için uzlaşma arama kararından vazgeçen AKP’nin Gül’ü oldu bitti ile Çankaya’ya çıkarmasıyla başladı.Onu üniversiteleri karıştıran türban tahrikleri, türban yasağını kaldırma amaçlı Anayasa değişiklikleri ve nihayet AKP hakkındaki kapatılma davasına tepki gösterilirken benimsenen saldırgan ve hakaretamiz tutumlar izledi.Bu yetmiyor gibi rejimin laiklik ve hukuk devleti gibi iki temel değerini savunan güçleri ve yığınları Ergenekon’la ilintilendirme entrikaları, gerginliğe ihtiyacı olan çirkinliği de kazandırdı.Bu çete neyse, nereye kadar gidiyorsa bulun, çıkarın, dağıtın!Hukuk devletine saygılı bir iktidar şantaja başvurmaz, iftiracılığın zilletine katlanmaz.Çünkü su içmişler..Baykal bunları söyleyebilir ve iktidarın yanlıştan dönme vaadine dayanan küçük bir gayretinin gerilimi düşürmeye yeteceğini anlatabilirdi.Ama maalesef bu fırsat kullanılamamış. Çünkü Gül de, Baykal da, ülkenin gündemindeki en acil sorununu konuşmamışlar. İnanması imkânsız gibi görünüyor ama hiç değinmemişler.Bu konudaki açıklamayı eski Cumhurbaşkanı Demirel’e aktardım dün.“Bu habere asla inanamam” dedi.Gül ve Baykal bir saat 40 dakika ne yaptılar, ne konuştular?Gündemin bir numaralı sorununu ihmal edip niçin terör ve Kuzey Irak meseleleri ile zamanı tükettikleri sorusuna uzun süre cevap aradım. Sonunda yedikleri ve içtikleri ile ilgili ayrıntıyı okuyunca aklıma bir hınzırlık geldi. Çünkü gerçekten komedi tarzında bir gerilim filmi izliyor gibiyiz:Gül ile Baykal Kayseri mantısı, ızgara et, patlıcan yemeği ve tatlı yemişler. Yemekte su içmişler!İşte sorun burada... Küçük birer kadeh rakı içselerdi, rakı onları “Ne olacak bu memleketin hali?” endişesinde buluşturacaktı ve o buluşmadan da bir çözüm çıkacaktı. Yazık oldu!
Öncelikle toplumu etkisi altına alan “gerilim” nedir, onu tarif etmek gerekiyor.Çünkü iktidar, rejimin güvencelerini çürütmeye yönelik hamlelerine gösterilen tepkileri duyulan korkuları “gerilim” diye niteliyor.O zaman çözüm olarak geriye ne kalıyor?“Gerilimin stresini çekmek istemiyorsanız teslim olun, rahat edin!” Elbette olacak iş değildir. Hedef her halükârda Anayasa’nın çerçevelediği laik, demokratik hukuk devletini korumak ve kurtarmaksa gerilim sebebi olan sorun nedir; açık açık ortaya koymak lâzım.Onun yanında gerilimin taraflarını da yiğitçe göstermek zorundayız.Büyük oğlan vazoyu kırmış, baba adaletli görüneyim küçüğü de dövüyor!Bu tür yaklaşımların bizi götüreceği yer daha büyük çözümsüzlükler ve gerilimlerdir.Türkiye’nin 7 büyük sivil toplum örgütü tarafından dün yayınlanan “Türkiye İçin Sağduyu” çağrısı, tartışmasız doğruların oluşturduğu bir metindir.“Her derde deva ebegümeci” bize deva olabilir mi? Hayır..Çünkü gerilimin müsebbibi ile mağdurunu ayırmaktan uzak bir tedbirlilik, suçluyu korkutmayacağı gibi mağduru da korumaz, koruyamaz.Huzurun şartı belliResmi gözden kaçırmamak zorundayız:Erdoğan, aldığı yüzde 47 oyun sebebi ve şartı değilken, ülkenin önünü açacak reformlar ve ekonomik gelişmeyi hızlandıracak hamleler tetiklenmeyi beklerken o “Velev ki...” diye başlayarak maceracı bir yola girdi.Ülke sekiz aydan beri türbanla, üniversitelerin YÖK tarafından karıştırılması tahrikleriyle, parti kapatma davaları ile ve Ergenekon hayaleti ile uğraşıyor.Gerilim, iktidarın Anayasa’daki laiklik ilkesini delme teşebbüsü ile patlak verdi.Bu teşebbüs AKP hakkında kapatılma talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açılması sonucunu beraberinde getirdi.AKP ne yaptığını biliyor. O nedenle Anayasa’daki parti kapatma koşullarını değiştirerek kurtulmak istiyor.Peki bu, rejimin irticaya karşı kendini koruma gücünü zaafa uğratmayacak mı?Kitleyi işte bu kaygı geriyor.Yani ülkeyi rahatlatmak isteyenlerin yapmaları gereken şey, sağlayacakları uzlaşmanın laik rejimin geleceğini güvence altına alacağı konusunda millete garanti vermektir!Atatürk’ün yolunda...Başbakan dün de tekrarladı:“Ülkemin kazanacağı yerde bizim kaybetmeye hazır olduğumuzu söyledim!” Türkiye’nin şu anda kazanmak ihtiyacında olduğu en değerli şey huzurdur, güvendir, gelecek korkusunu yenmektir.Başbakan bunun için hangi iddiasından vazgeçecek, bir şey söylemiyor.Uzlaşma ortada buluşmaktır. AKP kaç adım geliyor, ne veriyor; Başbakan bunlardan hiç söz etmiyor.Her icraatının ucu açık. Kadrolaşma ve eğitim alanında gösterilen tehlikeli ihtiras zaten korkutucu idi. Şimdi rejimin laik karakterini ve hukuk devleti ilkesini hedef alan Anayasa hamleleri onu uzlaşmanın neredeyse tek borçlusu konumuna sokuyor.Çünkü o iddialarından vazgeçtiği, yani laik rejime iktidar eliyle bir zarar gelmeyeceği güvenini halka verdiği gün bu gerilim kalkacaktır.Saraybosna Üniversitesi önceki gün kendisine fahri doktorluk unvanı verdi.Fahri doktora raporu şaka gibi:“Efsanevi Kemal Atatürk’ün yolunda laik devletin gelişimini hedeflediğini açık olarak ilan etmesi, Sayın Erdoğan’ın Türkiye’nin modern tarihindeki rolünü göstermektedir...” Huzura ne zaman kavuşuruz?Başbakan böyle bir raporu ne zaman büyük bir Türk üniversitesinden alır, o zaman!