Eline geçirdiği iktidarı bırakmamak için AKP neleri göze alabilir?Bu sorunun cevabına her gün yeni bir unsur ekleniyor.Şüpheler zamanla kanaate evrilmişti ya; şimdi şimdi hüküm oluşuyor.Ekonomik iktidardaki payını artırmak için damadının başında olduğu ticari gruba rakip talipleri Başbakan’ın Sabah-atv ihalesinden çekilmeye ikna ettiği konusundaki gensoruyu AKP, haklı olduğu için değil mecliste kalabalık olduğu için savuşturdu.Cumhurbaşkanı seçimi sırasında CHP’den oy devşirmek için rüşvete bile başvurduğu, mahkeme kararı ile sabit oldu: Başbakan’ın en yakın arkadaşı, çocuklarının yurt dışındaki öğrenimlerini finanse eden iş adamı bu sebeple hüküm giydi.CHP lideri Deniz Baykal dün parti genel sekreterinin makam odasında yaptığı bir özel görüşmenin dinlendiğini, bu işi de “iktidarın kontrolü altında güvenlik güçlerinin yaptığını” iddia etti.Konuşmaların üç gün sonra “kelimesi kelimesine” bir dinci gazetede yayınlanması, iddiayı kanıtlıyor.Peki güvenlik güçleri ile iktidar bağlantısı suçlaması ne kadar gerçekçidir?Baykal bu teknolojiyi ancak devletin güvenlik güçlerinin kullanabileceğini söylüyor ve “Buna muktedir başka hangi kadro var? Kim tayin etti o insanları?” diye soruyor.Biri sizi gözetliyor!..Koyduğu şu hüküm tartışılmaya değer: “Devlet bildiğimiz devlet, hukuk bildiğimiz hukuk olmaktan çıkmıştır!” Gerçekten de yüksek yargı üyelerinden siyasetçilere (MHP Genel Sekreteri Paçacı da dinlendiklerini iddia etti dün) valilerden resmi ve özel üst düzey yöneticilere kadar pek çok vatandaş “telekulak takibi” altında oldukları şüphesi içinde yaşıyor.İktidarın yarattığı güvensizlik toplumda gitgide büyüyen bir kitlenin ruh sağlığını bozmaktadır.Baykal’ın iddialarını cevaplayan İçişleri Bakanı Atalay, olayı aydınlatmaları için savcılara çağrıda bulunurken, iktidar olarak bu amaçla ellerinden geleni yapacaklarını vaat etti.Fakat dinlemeyi “kişinin özel hayatına tecavüz anlamındaki bir olay” diye niteledi. Oysa daha vahim bir ihlâldir söz konusu olan.Bir parti niçin dinlenir ve dinlenirse ne olur?Watergate skandalı karşısında onuruna ve bağımsızlığına tecavüz edildiğine karar veren Kongre, bu ahlâksızlığın bedelini doğrudan Başkan Nixon’a ödetmişti.Ve olayı “namus meselesi” öneminde takip ettikleri için siyasetçiler, savcılardan daha verimli, daha sonuç alıcı olmuşlardır.Meclisin namusuBu dinlemeleri yapan da “AKP’nin Ergenekon’u” ise iktidar şunu bilmek zorundadır: Her iki hayaleti çözmek onun sorumluluğu altındadır. Ergenekon konusunda kimse iktidarın elini tutmuyor. Araştırsın, suçluları bulsun ve bir an önce yargılanmalarını sağlasın.Ama iktidarın kendi Ergenekon’u için aynı kararlılık içinde olacağını bekleyenler dün İçişleri Bakanı’nın Baykal’ın iddialarına karşı “Bildikleri bir şey varsa açıklasınlar” dediğini işittikten sonra herhalde fazla umuda kapılmamak gerektiğini anlamışlardır.CHP lideri Baykal meclise gensoru önergesi vereceklerini açıkladı. Çok hata ederler. Amaç sadece tarihe kayıt düşmek olmamalı. Muhalefet aletleri iyi kullanırsa sorun çözücü de olabilir.AKP’nin meclisteki sayı üstünlüğü, gensoru ile denetim görevi yapmaya izin vermiyor. Meclis araştırması önermek çok daha gerçekçidir.Gensoruyu reddetmenin haklılığı savunulabilir ama böyle bir namussuzluğa karşı “Gelin beraber araştıralım” çağrısına olumlu karşılık vermemek iktidar için savunulamaz.
Siyasal nitelikli tüm kararların on ay sonraki yerel seçimleri gözeterek alınacağını biliyorduk.Ama bu alandaki yoğunlaşma alışılmışın ötesinde gerçekleşiyor. Çünkü iktidar partisi için seçimden bile önemli bir “ölüm-kalım meselesi” var gündemde (kapatma davası) ve bu davanın muhtemel sonuçları olacak:Yerel seçime ek olarak bir ara seçim veya erken genel seçim...Başbakan’ın kurguladığı siyaset “düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkma”ya yarayacak kurnazlıklara dayanıyor.Mesela Beyrut dönüşü beraberindeki gazetecilere, kapatma davası nedeniyle bu yıl Türkiye’ye gelmesini bekledikleri 25 milyar dolarlık küresel sermayenin riske girdiğini söylemiştir.Kapatma davasının bir an önce sonuçlanmasını niçin istedikleri sorusuna cevap getirirken “Evet, bir an önce bitsin ki Türkiye zarar görmesin, ekonomide sıkıntı yaşanmasın, terörle mücadele etkilenmesin” demiştir.İki hedefi var bu mesajın. Biri yargıya “Bitirin bu işi, yoksa ülkenin kayıplarından doğacak vebal sizin sırtınıza biner” demek..Öteki de halkı seçimlere kışkırtarak götürmek.GAP yeni mi bulundu?Başbakan’ın uçakta gazetecilere söylediklerini halkın anlayacağı biçimde tercüme ederseniz şu çıkar:“Dava uzarsa veya kapatma kararı verilirse Türkiye zarar görür, ekonomide sıkıntı yaşanır, terörle mücadele etkilenir!” Başbakan’ın dün açıkladığı GAP eylem planı aynı nedenle bize pek inandırıcı gelmedi. Erdoğan dört yılda gerçekleşecek bir mucizeden söz ediyor.Burada 1,8 milyon hektar alan sulanıp tarıma açılacak, kişi başına gelir iki kat artacak, toplam 3,8 milyon kişiye iş olanağı yaratılacakmış...Güneydoğu’nun ihtiyacını ve potansiyelini iktidar 6 yıl sonra mı gördü? İkinci yıllarında görüp de bugün göç veren değil göç alan, bütün gençleri çalışan, terör sorununu çözmüş bir Güneydoğu yaratmış olsalardı fena mı olurdu?Züğürtleyince dedesinin Mısır’da bıraktığını küçükken işittiği mirasın hayali ile yaşayan paşa torunları vardır hani; bizim iktidarlar da nefesleri kesilirken hep GAP paketi açarlar. Dileriz bu farklı olur. Çünkü Başbakan’ın kurduğu hayale ortak olmak bile güzel.Ama korkuyorum ki sayısını unuttuğumuz “Güneydoğu Paketi”lerinin bu sonuncusu, AKP’nin “Önümüzü keserek memlekete bakın neler kaybettirdiler” diye mağduriyet politikası üreteceği bir naylon propagandanın hareket noktası olacaktır.Zom olmuş bir iktidarTÜSİAD bu kurnazlığı görmüş ve yıkıcı etkileri olacağını hatırlatarak iktidarı ve kamuoyunu uyarmıştır.Başkan Arzuhan Doğan Yalçındağ dün, dünyada ekonomik krizin yaygınlaşıp derinleştiği, Türkiye’de makro ekonomik dengelerin bozulma eğilimine girdiği ortamda iktidarın “kabul edilemez” gördükleri karar ve eylemlerini saydı, döktü.Bütçeden belediyelere 4 milyar YTL aktarılıyor, özelleştirme gelirleri borçları azaltmak dururken kamu yatırımlarına yönlendiriliyor, SSK ve Bağ-Kur prim borçlarına af geliyor, İhale Kanunu değişiyor, faiz dışı fazla oranı düşürülüyor...TÜSİAD Başkanı “Popülist uygulamalar dönemine geri dönüş işaretleri görüyoruz” dedi.Milletin iktidara ram olduğu bir gerçek demokrasi yoktur.Ama yüzde 47 sarhoşluğu ile zom olmuş ve başını derde soktuktan sonra hâlâ ayılmamış iktidarlar bazı demokrasilerde bulunabiliyor. Biz!..
Demokratik toplumun avantajı, yanlıştan dönme imkânını siyaset yapanlara cömertçe tanımasıdır.Partisi kapatılacak, kendisi yasaklanacak gerginliği altında tatsız günler geçirdiğini bildiğimiz Tayyip Erdoğan, demokrasinin sunduğu bu olanaktan yararlanabilir mi?Bunun için önce yanlışa düştüğünü kabul etmesi lâzım. Oysa yargı ile çatışıyor olmasından kaynaklanan gerginlik hali buna şimdi izin vermeyebilir.Ama lider sorumluluğu havayı yumuşatmasını, suçlanan bir parti olarak savunma durumuna geçmesini emrediyor. Hem de partinin tüm sözcüleriyle akort halinde..Tablo, olması gerekenin tam tersidir:New York’ta hafta sonu yapılan Türk Günü Yürüyüşü’ne katılan AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış “Türkiye’nin en üst makamına gelmiş 11 yargıcımızın, Türkiye’nin istikrarını, Türkiye’nin huzurunu, Türkiye’nin ekonomisini, Türkiye’nin dış politikasını, Türkiye’nin AB sürecini, her şeyi hesaba katarak karar vereceklerine, Türkiye’de son altı yılda yaşanan olumlu başarıları da göz önüne alarak karar vereceklerine inanıyorum” demiş.Sözler güzel ama...Anayasa Mahkemesi üyelerine karşı dışardan, yabancı hükümetlerin baskısını davet eden bir mazlum karakter sergilemesi, içerde yüksek yargıyı aşağılayan bir ceberrut çelişkisi...Bu oyunun kazanma şansı yoktur.Tayyip Erdoğan’ın bir propaganda sihirbazı olduğu söylenir. Ama beş yılını dolduran bir Başbakan olarak deşifre oldu, eskisi kadar sürpriz yaratamaz.Mesela pazar günü kadın kolu kongresinde etkileyici şeyler söyledi:“Demokrasi de laiklik de Türkiye’nin değişmez, değiştirilemez gerçekleridir. Önünde başka bir seçenek de yoktur. Laikliği sadece sistem olarak savunmuyoruz, aynı zamanda yaşıyoruz.” “Endişeye kapılan vatandaşlarım olabilir. Unutmayın biz birbirimize emanetiz. Benim yaşam biçimim, özgürlüğüm sizlere emanet, sizin tercih hakkınız bize emanettir. Hepimizin güvencesi demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti olan cumhuriyet rejimimizdir.” Sade ve içten olsunErdoğan zaman zaman herkesin onaylayacağı şeyler söylüyor ama yaptıkları ile sık sık halkın önemli bir kesimini endişeye sürüklüyor.“İçinden mi geliyor bu söyledikleri?” Beş yıldır tatmin edilememiş bir meraktır bu.Partinin kurucularından Emin Şirin yolunu Erdoğan’dan ayırdıktan sonra şunu demişti: “Üç-dört metin yazarı var. Halka seslenirken de grup konuşmalarında da hep onların yazdıklarını okur!” Belki bunun etkisi.. Ona yakıştırılmayan süslü lâflar ikna edici olmaktan ziyade takıyye şüphesi uyandırıyor.Bir okurum, Atatürk inkârcısı olmayan dindarlar da dahil büyük bir halk kesiminin Başbakan Erdoğan’dan tüm sadeliği ile şunu söylemesini beklediğini yazdı geçen gün:“Biz laik cumhuriyetin milletvekilleri olarak görev aldık. Demokratik hukuk düzenini ve laik cumhuriyeti koruyacağımıza namus ve şerefimiz üzerine yemin ettik. Şeriat düzeni getirmek gibi bir amacımız asla yoktur ve olamaz.” Bu sade sözler Anayasa Mahkemesi’nde yapılacak savunmaya da esas olabilir.AKP’nin bu savunmayı yapacak yerde yargıya karşı saldırgan bir tutum sürdürmesi, insanların kafasında yeni bir soru oluşturuyor:“Böyle bir savunmanın tabanlarında kayma yaratacağından mı korkuyorlar?”
Krizi tartışanlar sonunda aynı soruya takılıyorlar: Şeytan bunun neresinde?Sistem arızası yüzünden muhafazakâr partiler kısa aralıklarla “laikliğe karşı eylemlerin odağı” durumuna düşüyorlar.Ama düzen, suçlu partiyi ve yöneticilerini gerçek anlamda cezalandırmıyor. Aynı organizasyon, başka bir isimle, sözde yasaklanmış kişilerin önderliğinde sahnedeki yerini tekrar hemen alıyor. Üstelik mağdur sömürüsü ile güçlenmiş olarak..Milli Görüş partilerinin tarihi temcit pilâvına benziyor.Aynı filmi seyretmekten sıkıldık.Ama bu işten rant sağlayanlar bile bile çözüm getirmiyorlar. Çünkü o zaman sıradan bile olamazlar, sıfır olurlar; bundan korkuyorlar!Sistem, adeta suçu teşvik ediyor.Din sömürüsü yapan, laiklik karşıtı suçlar işleyen milletvekilleri yargılanamıyorlar. Çünkü dokunulmazlıkları var.Suçlular cezasız kaldığı, üstelik parti tabanında prim de yaptığı için sistem, rejimin altını oyan siyasetçileri imrenilecek bir konuma yükseltiyor.Sonunda ne oluyor?Bu suçlular aynı adreste bulundukları için buluştukları partiyi “odak” görüntüsüne sokuyorlar.Bireysel suçlar böylelikle kurumsal hale geliyor.Suç ve ceza bireyselAKP hakkında açılan kapatma davası öyle veya böyle sonuçlanacak; bu artık önemli değil. Çünkü ok yaydan çıktı.Şimdi önemli olan davanın sonuçlanmasından sonra aynı tecrübeyi tekrar yaşamaya ülkeyi mahkûm olmaktan kurtaracak yaratıcılığı göstermektir.Anayasa değişikliği yapma zamanı geldiğinde kuyruk acısı çekenler, laiklik karşıtı suçları cezasız bırakarak sistemden intikam almaya kalkmamalıdır.Laikliğe karşı suç işleyen siyasetçilerin yargılanmaları önündeki engel, yani dokunulmazlıklar kaldırılmalı ve bu şekilde parti, suçluların sığınağı olmaktan kurtarılmalıdır.AKP iktidarı bu çözümü sendikalar dünyasında denemeye karar vermiştir.Yürürlükteki Sendikalar Kanunu partilerde olduğu gibi, “cumhuriyetin niteliklerine aykırı davranan yöneticiler nedeniyle” sendikaların kapatılmasını öngörüyor.Bu madde değiştiğinde “bireysel sorumluluk” ilkesi işleyecek ve mahkeme sendikayı kapatmak yerine suç işleyen yöneticiyi cezalandıracak.Zırhsız yaşanmaz mı?Çalışma dünyasında bu düzen işler. Çünkü sendikacıların dokunulmazlığı yok. Ama siyaset dünyasına önerilmesi, dediğimiz gibi suçu, ahlâksızlığı ve kalitesizliği himaye ve teşvik eden milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması şartına bağlıdır.AKP’nin yönetici takımı bu mecburiyeti görse bile acaba yerine getirmenin fedakârlığını göze alabilir mi? Mahcup olmayı dilerim ama pek ümit görmüyorum.Çünkü dokunulmazlıkların kaldırıldığı gün yolsuzluk dosyalarını Yüce Divan’a taşıtmak için TIR kaldırmak da gerekecektir.İiktidar sorumluları dokunulmazlıklara her gün daha muhtaç hale düşmektedir.Adaletin sağladığı caydırıcılık işlemeyeceği için ahlâk, fazilet ve temizlik her gün bizden biraz daha uzaklaşacak görünüyor.Bu devrimi ancak yeni bir iktidar hemen işe başlar başlamaz, günaha bulaşmadan önce gerçekleştirebilir. Yoksa geçmiş olsun!
Şerif Mardin’in bir yıl önce ortaya attığı “mahalle baskısı” kavramı çok tartışıldı.Ama tartışmalar toplumun din baskılarına karşı direnç kazanmasına yardım etmedi.Laikliğin dinci ideoloji karşısında mevzi kaybetmeye devam etmesini önleyemedi.Önceki gün bir toplantıda anlattıkları, “mahalle baskısı”nın bizzat isim babası Prof. Şerif Mardin’i de olumsuz etkilediğini gösteriyor.Prof. Mardin “Mahalle baskısı bir teşkilâtlanma şeklidir ve zamanla değişen bir olgudur. AKP’ye kuşkuyla bakan kesimlerin bu kavramı slogan haline getirerek kullanması beni rahatsız etti” dedi.Açıklamalarının sonraki bölümünde “rahat edeceği, huzurla yaşayacağı bir ortam” inşa etme gayretine yorulabilecek zorlamalara yöneldi.Sahi mi hocam?Cami, imam, Kur’an, tekke, külliye ve esnaf gibi unsurlardan oluşan klasik Osmanlı mahallesini yüceltirken belediyeleri, öğretmen ve okulları ile cumhuriyetin yetersiz kaldığını anlattı.Bu arada “Kemalizmin zaafı”ndan bahsetmeyi ihmal etmediği gibi “her akşam toplaşıp” içki zıkkımlanan ve bunu olmazsa olmaz hayat tarzı sayanlar dışında mahalle baskısından rahatsız olan insan bulunmadığını öne sürerek “mahalle baskısından azade” yaşamayı fazlasıyla hak etti!Prof. Mardin “Mahalle baskısı, kendi kendine işleyen ve bir siyasi partinin kontrol edemeyeceği yapılandırma biçimidir” derken acaba ne kadar gerçekçi olabiliyor?Yanılgılar var..Bu tesbit herhangi bir parti için geçerli olabilir belki ama AKP gibi egemenlik alanını sürekli genişletmek yolunda gözünü karartmış, bu uğurda yargı, ordu, üniversite gibi kurumlara karşı cihat açmış güçlü bir iktidar partisi için doğru olamaz.AKP iktidarı hayatı dönüştürmeye yönelik dinci baskıların çaresiz seyircisi değil eylemcisidir. Sosyal yaşamdan tutun, devlet ihalelerini vermek istediği kişi ve kurumları açıkça seçerken boyun eğdirici baskıları örgütleyen güçtür.Prof. Şerif Mardin’e göre okul camiye, öğretmen imama yenilmiştir.Bu tespiti doğrudur ama gösterdiği sebepler haklı değildir.“1950’den beri bu rekabette tuhaf bir şekilde çok aydın olan iyi işler yapmak isteyen, halka doğru gitmekte kendine bir şekil vermiş olan, halkı seven öğretmenin bu işte geride kaldığını görüyoruz” diyor.Öyleyse Kemalizmi niçin suçluyorsunuz?Milli eğitimde neredeyse imam kökenli olmayan yönetici kalmadı; görmüyor musunuz?Kaybın asıl sebebi, cumhuriyet nesli öğretmenlerin kaynağını kurutan ve din okullarını laik okullara alternatif yapan suikast sürecinin AKP döneminde doruğa çıkmasıdır.Ve cumhuriyeti savunmak uğruna tehlike yaşamaktansa, o tehlikeleri gelecek kuşaklara bırakıp kalan ömrünü rahat geçirmek isteyen bilim adamları ve bencil aydınlardır!
Ampul bir şey anlatmıyor. AKP amblemini ördek olarak değiştirmeli.Hoş, şu anda parti tersten dalan bir şaşkın ördek konumunda ama olsun.Yakalarına takacakları ördek amblemi yönetenleri, aynaya her baktıklarında hınzırca uyaracaktır. Böyle bir denetime AKP’nin şiddetle ihtiyacı var!Neredeyse tüm milli kurumları ile çatışma halinde olan, bu kafayla ülke yönetilemeyeceği gerçeğini göremeyen, uzlaşma aramak mecburiyetinin kendisine düştüğünü fark etmeyen bir siyasi iktidar olabilir mi?Olmaz ama bizde var, Allah selâmet versin!Çoğunluk diktatörlüklerinin meşruiyet ararken ürettikleri çağ dışı “milli egemenlik” tarifi AKP’nin başına dert açsa da baştakiler hâlâ karanlık bir inadın peşinde sürüklendiklerini göremiyorlar.Tüm yüksek yargı kurumları, iktidar karşısında bütünleşmiş durumda. Yargı erkini meşru savunma mecburiyetine sürüklemek, siyasi iktidar için utanç verici bir mağlubiyet olmalıdır.Danıştay Başkanlar Kurulu’nun Yargıtay bildirisine tam desteğini ilân etmesinden sonra AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat, iktidar yetkisini anayasanın koyduğu sınırlar aleyhine genişletmek için gözlerini karartmış bir siyasetin sözcüsü görüntüsünde kamuoyunun karşısına çıktı dün.Hastalığı doğru koydu:“Türkiye’de esas mesele ‘Kim yönetecek’ sorusu” dedi.İktidarın son aylardaki ihtirası yargıyı da yutup tek başına yönetmektir!Anayasa egemenliğin millete ait olduğunu ama milletin bu egemenliği yetkili organları eliyle kullanacağını yazıyor.Bunun şartı bağımsız yargıdır.İktidarın da en istemediği şey bu.Çünkü varlığından endişe duyulan gizli gündemin önündeki tek engel, cumhuriyetin laiklik ve hukuk devleti ilkelerini koruyan güç olan yargıdır.Fırat dün şöyle bir şey söyledi:“Siyasi iktidara karşı bürokratik iktidarı destekleyenler...” Toplumu bölmek yetmedi şimdi, görevleri birbirlerini bütünlemek olan devlet kurumlarını bölmeye mi sıra geldi?Tehlikede olan rejimse yargı tarafsız olamaz. Yargının varlık sebebi, rejimin değiştirilemez ilkelerini sonuna kadar savunmaktır.AKP Genel Başkan Yardımcısı dün “Herkes ama herkes milli iradeye ram olmak durumundadır” dedi.Ram olmak... Yani itaat etmek, boyun eğmek, kendini başkasının emirlerine bırakmak.İyi ki Türkiye’de hâkimler var.İyi ki bağımsızlığını korumak yolunda baskılara ram olmayan mahkemeler var.Ceza ama kime?Büyük çoğunluk aynı noktada buluşmuş görünüyor:“Tayyip Erdoğan yasaklı duruma düşse bile ilk seçimde bağımsız aday olarak seçilip meclise dönebilir, yeniden başbakan da olabilir!” Sabih Kanadoğlu da dün bu görüşte olduğunu söyledi.Siyasi Partiler Kanunu daha önce bu durumdaki kişilerin “milletvekili adayı olamayacaklarını” açık olarak yazıyordu.Ama 1999 yılında kanun koyucu “aday olamazlar” ifadesini çıkararak yolu açtı. Şimdi düşünün:Laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle partisi kapatılan, bu sorumluluğundan ötürü siyasetten yasaklanan bir Başbakan ara seçimde seçilip hemen geri geliyor ve koltuğuna oturarak ülkeyi yönetmeye devam ediyor.Nasıl bir yasak bu?Ceza ise, kime verilen bir ceza?Yargılanan parti kendini savunacak yerde yargı kurumuna efelenirken cüretini işte bu “garabet”ten alıyor!
Eğer iktidar bu çatışmayı “partiye faydası oluyor” diye sürdürmeye niyetli ise tekrar düşünmeli...Çünkü devletin kurumlarını devamlı tokuşturan zihniyetin böyle bir kumardan kârla çıkması mümkün olamaz. Devlet zarar görmüşse, buna sebep olan tüm tarafların payına da sadece zarar düşer.Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun muhtırasına hükümetin aceleye getirilmiş cevabı iki temele dayalı idi:1. Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildiri yayınlama yetkisi yoktur, dolayısıyla bildirinin demokratik meşruiyeti de, hukuki meşruiyeti de yoktur;2. Bu bir siyasi bildiridir; yüksek mahkeme siyasete alet edilmiştir.Yargıya karşı iktidar gücünden yararlanarak her türlü kötüleme, kışkırtma yapılacak, içerde dışarda baskılar örgütlenecek, yasama gücü yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını elinden almak ve onu iktidar uydusu haline getirmek için kullanılacak, yargı reformu Yargıtay’ı dışlayıp aşağılayan bir tutumla yabancılara emanet edilecek, sonra yükselen itiraz, siyasi diye, meşru değil diye suçlanacak.Biraz insaf lâzım!Yüksek yargıyı meşru savunma mecburiyetine sürükleyen bir zihniyet, “kim meşru, kim değil?” hakemliği yapamaz.Yargıtay millet adına değil, kendisi için çıkış yaptı. Amaç, yargının onurunu ve bağımsızlığını savunmaktır.Yargının bağımsızlığını kaybettiği bir devlet de bağımsız olamaz. Millete bu tehlike duyurulmuştur.MHP lideri Bahçeli dün şu tespiti yaptı:“Başbakan ve AKP kendilerini meşru zeminlerde savunmak yerine, siyasi güç gösterisi ve meydan okuma yolunu seçmiş ve yargıya karşı adeta cihat ilân etmiştir.” Evet görüntü budur ve bu hastalıklı durumun değişmesi lâzımdır.AKP’nin kurumsal vicdanı için özeleştiri zamanı çoktan geldi, geçiyor:“Devletin bütün kurumları ile kavga halindeyiz. Bizi doğru ve haklı bulan kalmadı. Yargı, ordu, üniversite... Hepsi haksız, bir tek biz haklı olamayız!” İktidar bu muhasebeyi ne kadar erken yaparsa ülkeye ve kendine o kadar iyilik eder...*****Telâş ve tedbir Kentlerde yaşayanları haraca bağlamak anlamına gelecek vergilerdi onlar...Bu yüzden “Deli Dumrul” adı takılmıştı.Ama tahmin ettiğimiz gibi vazgeçtiler.Çünkü yerel seçim geliyor ve AKP’li belediyelerin vatandaşı rahatsız etmeden paraya boğulmaları gerekiyor.İktidar “Deli Dumrul” tasarısından vazgeçerken meclise, AKP’li milletvekillerinin imzası ile “danışıklı” bir yasa teklifi sevketti.Buna göre petrolden alınan ÖTV’nin tamamı, taşıtlardan alınan ÖTV’nin yüzde 28’i, içkilerden alınan ÖTV’nin yüzde 60’ı, özel iletişim ve şans oyunları vergilerinin tamamı belediyelere aktarılacaktır.Bu operasyonla belediyelere 4 milyar YTL aktarılması hedefleniyor.Ekonominin zorlukları artıyor, bütçe açığı büyürken enflasyon yükseliyor; kaynakları belediyelere çevirmek doğru bir iş mi?Değil ama bunların hiçbiri yerel seçimleri kazanmaktan daha önemli değil. Bu yüzden gözlerini kararttılar. (Başbakan’ın gözündeki kızarmanın bununla ilgisi olabilir mi?!)Neyse... AKP yöneticileri bu kaynak aktarımı için çalışırken meclis tarihinde görülmedik bir hata yapmışlar, metnin üstüne “teklif” yazacak yerde “tasarı” yazmışlar.Acaba kapatılmaktan kurtulsalar bile en azından “hazine yardımını kesme” cezasına çarptırılacakları telâşına mı kapıldılar?Bu şekilde belediyelerde “yedek kasa”mı oluşturuyorlar?
Siyasi iktidar devletin tüm hayati organları ile kavga halinde. AKP hırçınlaştıkça kontrolu kaybediyor.Demokratik hukuk devleti değerlerini sindirememiş bir ruhun tatmin ararken verdiği rahatsızlık ve yarattığı tahribat, epeydir gözleniyor, nereden ve ne zaman patlak vereceği merak ediliyordu.AKP, Türk Milleti adına egemenliği tek başına seçilmiş iktidarın kullanacağında, yani çoğunluk diktasında ısrar ediyor. Oysa Anayasamız milletin egemenliği, yetkili organlar eliyle kullanacağını yazıyor.Hükümet ve meclisi kontrol etmek AKP’yi tatmin etmiyor. Bağımsızlığını korumaya çalışan yargının üstüne işte bu nedenle gidiyor, deyim yerindeyse sistematik olarak altını oyuyor.Yeni anayasa taslağı, türbanla ilgili anayasa değişikliği girişimi, kapatma davası nedeniyle Yargıtay C. Başsavcısı’nın hedef gösterilmesi, iktidarın yargı üstünde dış baskı oluşturması, “üçüncü yol” tartışmaları çerçevesinde Anayasa Mahkemesi’ne kapatma dışında bir karar dayatılması ve nihayet yargıyı iktidar uydusu yapacak “Yargı Reformu Strateji Taslağı”nın milli kurumlarımızın görüşü alınmadan AB komiserine verilmesi...Yargıtay Başkanlar Kurulu dün AKP iktidarına karşı benzeri görülmedik ağırlıkta suçlamalar ve eleştiriler getiren bir bildiri yayınladı. Bu bildiri, eleştirilerin dozuna ve ortaya koyduğu direnme iradesine bakıldığında rahatlıkla “muhtıra” diye nitelenebilir.“Muhtıra” siyasi iktidarın kendi hedefleriyle yabancıların emellerini birleştirdiği ithamını da ortaya koyuyor. Ve şöyle bir dramatik tespitte bulunuyor:“Tüm bu gelişmeler (...) tarafsızlığı sağlama adı ve aldatmasıyla, yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargının oluşturulmasının amaçlandığını belgelemeye yetmektedir!” Vahamet ortadaBu sert teşhisi şöyle bir hüküm cümlesi izliyor:“Hedeflenen budur. (Yani iktidar emrinde bir yargı) Ancak asla unutulmamalıdır ki, insanlık tarihi böylesi güdümlü yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen (...) hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir.” Bildiri kabul etmek zorundayız ki serttir, hatta rencide edicidir. Ama “iktidar bunu hak etmedi mi?” diye sorulduğunda hiçbir vicdan sahibi Yargıtay’ın haksızlık yaptığını söyleyemeyecektir.Zaten Adalet Bakanı Şahin’in hükümet adına verdiği tepki bile Türk yargısını mücadeleye sokan şartların vahametini kanıtlamaya yetiyor. Bakan Şahin Yargıtay bildirisi için çok seçkin (!) bir devlet adamı değerlendirmesi yaptı. “Dam üstünde saksağan” dedi.Bir Adalet Bakanı, ülkesinin Yargıtay’ını saçmalamakla suçlayamaz. Bu, hiçbir siyasetçinin haddi olamaz.AKP ülkeyi inanılmayacak kadar kötü yönetiyor. Hedef olduğumuz kabalık ve ilkelliği ancak camcı dükkânına girmiş bir fil temsil edebilir. Terbiye görmemiş bir fil.Başbakan Erdoğan’ın frene basacak basireti göstermesini diliyoruz.