Üniversiteye öğrenci seçme ve yerleştirme sisteminin değişeceğini herkes biliyor.Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın YÖK Başkanı yapılmasının sebebi de zaten bu!Yürürlükteki sınav düzeni iyi ve adil çalışmıyor ama değiştirilmesine de yıllardır izin verilmiyor. Bunun sebebi, siyasal İslâm’ın önünü kesmek.AKP iktidarının gizlemediği iki amacı imam hatipler önündeki engelleri kaldırmak ve türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmelerini sağlamaktır.Tabii son hedef, eğitim birliği ilkesini delerek laik eğitime paralel din temelli eğitim alternatifini geliştirmek ve kadrolaşmayı hızla tamamlamaktır.YÖK Başkanı Özcan dün ÖSS’de yapmayı düşündükleri değişiklikler konusunda açıklamalarda bulundu. Bir yandan Milli Eğitim Bakanlığı öte yandan YÖK ayrı ayrı çözümler üretiyorlarmış. Bu çalışmalar belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra birleştirilerek sonuçlandırılacakmış.Olayın teknik ayrıntıları ile ilgilenenler haberi okudukları zaman aradıkları cevapları bulacaklardır.Ama buraya YÖK Başkanı Özcan’ın “Ne alan kalacak ne katsayı; hepsi gidiyor” sözlerini aktarmak maksadı açıklamaya yeterli olmaktadır.Ne alan, ne katsayı; hepsini kaldırmak AKP’nin hayalidir ve bu hedefe iktidar partisi ilk hamlesini dört yıl önce yapmıştır. Şunu iyi biliyorum ki Başbakan Erdoğan zamanın YÖK Başkanı Prof. Teziç’e şunu söylemiştir:AKP’nin takıntısı...“Yüksek Öğretim Yasası’nı istediğiniz gibi değiştirin, düzenleyin; söz veriyorum meclisten geçireceğim. 160 maddenin 158’ine dokunmayacağımızı garanti ederim.Katsayı ve türbanla ilgili iki madde koyarız biz. Geri kalan sizin işiniz. Bu çocuklar (imam hatipliler) okusunlar hocam...” YÖK’ün son yıllardaki direnişi, tamamiyle AKP iktidarına güvensizlikten beslenmiştir.İktidarın reform etiketli tüm hamleleri güvensizliğin duvarına çarpmış, her hamlenin altında türban ve imam hatip tuzağı aranmış, çoğunda da bulunmuştur.Bakanlığın derdi eğitim değildir, yeni YÖK’ün derdi üniversite değildir. Onları türban ve imam hatip meseleleri yaşatıyor ve birleştiriyor.On sekizinci yüzyılın Osmanlı sadrazamlarından Şair Koca Ragıp Paşa gece konağında çalışırken Arap dadı kapıyı aralayıp içeri süzülmüş. “Paşa Hazretleri” demiş “Biz yarın küçük hanımefendi ile Göksu’ya gezintiye gideceğiz. Acaba pembe maşlâhı mı yoksa filizîyi mi giysem? Hangisi bana daha çok yakışır?” Rafıp Paşa lâ havle çekip pembeleri önermiş. Bunun üzerine Arap dadı çıkarken “Öyle ise yarın sabah bir çift kırmızı pabuç isterim” demiş.Paşa da “Yarabbi, şu Arap’ın aklını bir gecelik bana ver de rahat bir uyku uyuyayım” diye yakarmış arkasından “Benim derdim devleti ayakta tutmak, Arap’ın derdi ise kırmızı pabuç!” Keşke iktidarın tutkusu da Arap dadı kadar masum olsaydı...
Yargı Reformu ile ilgili taslağın AB komiseri Olli Rehn’e verilmesi sizi nasıl etkiledi? Kendi hesabıma AKP iktidarının hiçbir icraatı beni bu kadar utandırmamıştı.Biz yargı bağımsızlığı güçlensin diye beklerken bu rezalet Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını şüpheli duruma düşürüyor.Yargı Reformu ile ilgili strateji taslağını, kontrol etsinler, gerekli gördükleri yerleri değiştirip düzeltsinler diye AB’nin bir memuruna vermek, Osmanlı’nın onurunu yerlere düşüren kapitülasyonlardan daha aşağılayıcı, daha gurur kırıcı bir kabulleniştir.Bilim ve vicdanlar özgür olsaydı üniversiteler, sivil toplum örgütleri gök kubbeyi Adalet Bakanı’nın başına geçirirlerdi. Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin’in çıkışı olmasa, Türkiye’nin AB’ye üye mi yoksa sömürge olarak mı gireceği konusunda şüpheler doğabilirdi.Yargıtay Başkanvekili Şirin “Hazırlıkların Yargıtay’ın bilgi ve görüşü alınmadan şekillendirilmesi ve AB Sorumlu Komiseri’ne sunulması şaşırtıcıdır” dedi.Adalet Bakanı Şahin de “Kimseden bir şey kaçırıyor değiliz. Ön tartışmalardan sonra taslağı her kuruma gönderip görüşünü alacağız” açıklamasını yaptı.Bakan teselli vermiyor. AB ile uyum aranacaksa, milli kurumların katılımı ile olgunlaşmış bir metin gerekir önce. Bağımsız ülke olmanın asgari şartı budur.Şimdi, yargı erkinin katkılarından yoksun ham bir metin, bu teslimiyetçi tutum nedeniyle AB’nin gözünde Türkiye’nin yalnız yürütme erkini değil yasama ve yargı erklerini de zedeleyecektir.Buyrun size TCK 301’lik bir suç!Madde “Türk Milletini, T. C. Devleti’ni veya TBMM’yi, T. C. Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi altı aydan iki yıla kadar...” diye başlıyor...“Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır” diye bitiyor.Bu durumda Adalet Bakanı olsa olsa “Ben devleti, hükümeti, yargıyı alenen aşağılamadım” diyerek veya çok sıkışırsa kendi hakkında soruşturma yapılmasına izin vermeyerek kurtulabilir. Modaya da uyar.Çünkü adalete saygılı olma fazileti gözden düştü, “başımızı giyotine uzatacak değiliz” diyenlerin cingözlükleri marifet sayılır oldu!..Dikkat vergi!“Deli Dumrul Tasarısı” diye ünlenen vergi paketi bu hafta meclise geliyor.Sivil toplum alârma geçmeli. Çünkü bu tasarı, vergi almanın adabına arsızca meydan okuyor.Belediyenin var olma sebebi hizmetler vardır hani; tasarı, emlâk vergi değerlerini artırarak bu hizmetlerin faturasını vatandaşlara çıkarma olanağını bile belediyelere veriyor.Vatandaş evinin önüne park ettiği arabası için dahi harç ödemek zorunda kalacaktır.Şehirlerde nefes almanın bile vergiye bağlanacağı düzen, belediyeleri yeni rantlara kavuşturacağı için AKP’ye çok cazip geliyor.Şu anda cevabı aranan soru şudur: Vergi yüzünden kaybedilecek oylar mı, yoksa genişleyen mali olanaklar sayesinde kazanılacak oylar mı daha baskın çıkacak?“Önümüzde yerel seçim var. İktidar sevimsiz olmak istemez” diyenler emin olmasın.Eğer iktidar, varoşları avlayacak avantanın kaynağını bu vergilerle bulacağına kanaat getirirse seçim onu durdurmaz!
Bebek katillerinin tokadı yiyip oturmayacakları belliydi.Askerimizin özellikle 1-2 Mayıs günleri Kandil’e indirdiği darbe PKK’nın sonunu getirdiği yorumlarına sebep olmuştu.Örgütün moral dağılmayı durdurmak için yıkıcı bir maliyeti dahi göze alacağını tahmin etmeyen yoktu.Beklenen karşılık önceki günün akşam saatlerinde gerçekleşti. Bir sınır karakoluna yılan gibi sokulan kalabalık terörist grubun baskını 6 askerimizin şehit düşmesine sebep oldu.Cevabını derhal aldılar ve 19 PKK’lı öldürüldü.Yok edilen vatan hainlerinin bin tanesi bile, değil bir Mehmetçik’e, onun kaybına yanan annesinin bir damla gözyaşına değmez. Ama ne çare?..Hayati sorular...Bu kutsal görev, kahredici çelişkilerine rağmen sonuna kadar yapılacaktır. Bir yandan da haklı olarak Amerika’nın desteği altında yürütülen operasyonların ne işe yaradığı sorulacaktır.Tabii ki PKK’ya bağlı 150-200 kişilik bir grubun Kuzey Irak’ı “BBG evi” haline dönüştüren gözlem ve istihbarat ağını aşarak sınır karakolumuza kadar nasıl ulaştığı, cevabı bilinmesi gereken bir sorudur.Teröre karşı işbirliğini Amerika Türkiye’ye bir lütuf değil de insanlığa karşı yükümlülük olarak görüyorsa bu olaydaki sorumluluğunu kabul etmeli tekrarının yaşanmasına izin vermeyeceğini de garanti etmelidir.Yüzlerce eşkıya, Amerika’nın egemenliğindeki topraklarda toplanıp onlarca kilometre katederek sınırı geçmiş ve Türk karakoluna saldırmıştır.İçimize kurt düştüBütün bu aşamaları ABD ordusu da, oradaki Kürt yönetimi de ya görmemiş, ya görmezlikten gelmişlerdir.İstihbarat işbirliğine dayalı sınır ötesi operasyonlar, nihai tercih noktasında Washington’un Kuzey Irak Kürt yönetimindense Türkiye’yi seçeceğini belli etmiş ve bu durum bize siyasi ve askeri avantajlar kazandırmıştır.Ama bir hafta önce Kandil’i vurmamızdan sonra PKK’nın dağılma sürecine girmiş olduğu ümitleri tam yükselmeye başlamışken Aktütün sınır karakoluna gerçekleştirilen saldırı yalnız kafaları karıştırmakla kalmamış, mideleri de bulandırmıştır.Amerikan ordusu dünyanın en güçlü, en teknolojik ordusudur.Buna rağmen “Bütün dikkatime rağmen PKK’nın üstünüze geldiğini göremedim” derse kabul edilebilir. Yeter ki samimi olsun. Biz ölmeye devam ederiz, yine kendimizi koruruz.Fakat “PKK sürünsün ama yok olmasın. Türkiye’yi kontrol etmek için elimin altında bulunsun” zihniyetinden türemiş bir dost ihaneti varsa ortada onu da anlamak zorundayız.Amerika onlarca yıl Irak’tan çıkmayacaktır. Çünkü Irak bir petrol denizinin üstünde yüzüyor ve ABD de oraya her biri milyarlarca dolara mal olan üsler, daha doğrusu “küçük Amerika”lar kurmaktadır.Amerika, geçici değil sürekli komşumuz olacak. İşimiz zor!
Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Devleti, milleti temsil eder.Ülkenin imajından şikâyet edecek duruma gelmiş bir cumhurbaşkanının yapacağı tek şey; milletten özür dileyip emaneti iade etmektir.Ama Abdullah Gül’ün bu yolu izlemeye pek niyeti yok.Financial Times gazetesine verdiği demeçte siyasi krizin imajımızı zedelediğini öne sürüyor.Gül’e göre AKP’ye açılan kapatma davası ile başlayan kriz, Türkiye’nin son yıllarda kazandığı olumlu imaja zarar vermiştir.Ama insaf.. Temiz, borçsuz bir vicdanın onaylayacağı gerçek bu değildir.Askerden önce yargıAbdullah Gül yeminine bağlı bir Cumhurbaşkanı olsa krizin yanlış tarif edildiğini söylerdi. Çünkü krizden hele hele bir rejim krizinden asla söz etmemek lâzım.22 Temmuz seçiminden sonra ihtiras ve kibrin tanınmaz hale soktuğu Tayyip Erdoğan’ın nereye doğru koştuğunu herkes görmüştü.Hele türbanı üniversitede serbest bırakmak için anayasa değişikliğine gitmek, karşı devrim anlamında bir saray darbesiydi ki içeride ve dışarıda askeri müdahale korkularının sebebi olmuştur.Ne mutlu ki rejimi koruyan demokratik sigorta bu defa devreye girmiş, cumhuriyete yönelen tehdidin önüne askerden önce yargı çıkmıştır.Evet, bundan dolayı bir kriz doğmuştur ama 27 Nisan’daki e-muhtıranın avantasına alışanların uğradıkları hayal kırıklığının krizidir bu.Onlara geçmiş olsun!İmaj nasıl yükselir?Cumhurbaşkanı Gül’ün de olaya böyle bakması gerekir. Görevi gereği yargının imajını ve itibarını da iktidarınki kadar özenle koruması gerekir.22 Temmuz seçimlerini en yüksek isabetle tahmin eden araştırma şirketinin son bulguları, gerginliğin artmasından halkın AKP’yi sorumlu tuttuğunu, kapatma davasından kurtulmak için iktidar partisi anayasayı değiştirirse bunu onaylamayacağını, laiklik endişesinin üniversite bitirmiş yurttaşlar arasında yüzde 70’in üstüne çıktığını ve AKP’nin oy oranının Ocak’tan bu yana yüzde 12,5 gerilediğini ortaya koymuştur.Türkiye’nin imajına kimler zarar veriyor; halk görüyor.Kapatma davasından kaynaklanan krizin ülke imajını zedelediğini söyleyerek mahkemeyi etkilemeye çalışan bir Cumhurbaşkanı’ndan daha can sıkıcı törpü bulunamaz ülke imajı için.Gül davayı hukukun üstünlüğünü kanıtlayan bir olay diye selâmlamalıdır.Görevi budur, meselenin özü, doğrusu da budur. İmajımıza daha da fazla katkıda bulunmak istiyorsa, meselâ...Bölgedeki Müslüman ülkelerin devlet başkanları ve eşleriyle birlikte çektirdikleri -kimin Arap kimin Türk olduğu anlaşılamayan- fotoğraflara bakmalı;Suudi Arabistan Kralı geldiğinde hediye mücevher verdi mi, verdiyse onu ne yaptı, söylemeli;Küçük oğlunu sosyal sigorta kapsamına aldırmak için katlandığı ayıptan geri dönmeyi yenilgi saymamalıdır.Şu birkaç adım bile ne güzel bir başlangıç olur?
Doğal afetin en tahrip edici olanı nedir? Deprem mi, sel mi, kasırga mı?Aklını zenginliği ile paralel geliştirmiş milletler sayesinde öğrendik ki, en tehlikeli doğal afet önceliklerini bilmeyen, öngörü ve planlama yeteneğine sahip olmayan toplumlardır.Türkiye’de binlerce insanın ölümüne sebep olan büyüklükte depremlerin Japonya’da bir kediye bile zarar vermemesi, bazılarının dediği gibi takdir-i ilâhi midir? Hayır.Allah’ın kullarına adaletle dağıttığı aklı buradaki kullarının kullanmayı bilememesidir.Büyüklüğü 7’nin üstünde bir deprem İstanbul’un alın yazısı gibi:Dokuz saniye sonra da, otuz yıl sonra da vurabilir ve 21’inci yüzyılın en büyük felâketlerinden birini getirebilir.Bilim adamları bu ayıplı kaderi değiştirmek için belli aralıklarla uyarılar yapıyorlar. Kamu kaynaklarını depreme dayanıklı kentler yaratmada kullanmak yerine yandaşlarına yağmalatmayı daha gerçekçi bulan iktidarlar uyduruk gündemlerle halkın dikkatini dağıtıyor.Tek şansımız uyanmak ve Ankara’ya baskı oluşturmaktır.Deprem hocaları Ankara’da hemen alârma geçecek ciddi devlet adamları bulacaklarını bilseler, halkın telâşa kapılmasına meydan vermeden uyarılarını gizlilik içinde yapabilirler.Ama öyle bir şans yok. O nedenle korkuyu kamçı gibi kullanmak zorunda kalıyorlar.Düne kadar bunu üniversite hocaları yapıyordu.Dün en yetkili kurum olan Kandilli Rasathanesi aynı silâhı kullandı.Rasathane Müdürü Prof. Dr. Gülay Altay “Marmara’nın güneyinde de kuzeyinde de hareketlilik var. Saros Körfezi açıklarında da var. Dolayısıyla deprem beklentisi olasılığı yüksekliğini koruyor” dedi.Bu açıklama önemli bir dönemeçtir.Deprem henüz olmadı ama felâketini yaşamaya çoktan başlamış haldeyiz! ***** Maazallah! AKP bu savunma ile mahkemeyi ikna edeceğini sanmıyor herhalde.“Partinin hiçbir Avrupa ülkesinde bulunmayan bir yasağı (türban) kaldırmaya çalışmasını laiklikle ilişkilendirerek Anayasa’ya aykırı saymak doğru değildir.” Bu savunmaya, demokrasi ile İslâmı bir arada yaşama başarısını Türkiye’ye kazandıran tecrübede laikliğin taşıdığı vazgeçilmez önemden habersiz insanlar inanabilir ancak.Bir de din devleti tehdidini 5 asır geride bırakan toplumların üyeleri. Ve galiba AKP’nin hedefi de onlar...Ama iş kazaları oluyor.İranlı kadın gazeteci Pervin Ardalan dün “Türkiye İran olur mu?” diye soran TV muhabirine “Gözünüz açık olsun” dedi.İran’da baş örtüsünün “ister takın, ister takmayın” diye başladığını, oradan resmi dairelere geldiğini ve sonunda tüm kamu alanını kapladığını anlattı.AKP’nin savunmasını okuyunca İranlı Pervin Ardalan’a verdikleri Olof Palme Barış Ödülü’nü inşallah geri almazlar!
Şeytan ayrıntıda gizlidir sözünün içerdiği öğüdü galiba abartıyoruz.Ayrıntılara dalıp meselenin esasını ihmal ediyoruz.Mesela Başbakan’ın bir grup gazeteci ile yediği yemekte verdiği “off the record” bilgiler üzerine kurulu haber ve yorumların sebep olduğu tartışmalar bitmek bilmiyor.Ülkenin gündemi yoğun:AKP kapatma davasının muhtemel sonuçları karşısında nasıl davranacak?Sabah-atv grubunu damat beyin başında bulunduğu şirkete kazandıran nüfuz suiistimali suçlamaları hakkında Başbakan ne diyor?Duyumlar, kuruntular tavan yaparken bakıyoruz ki Başbakan bazı yazarlar ve gazete yöneticileri ile bir akşam yemeğinde buluşuyor.Ve sorular da cevaplarını buluyor.Gönüllü işbirliğiAma davetli meslekdaşlarımız ayrıcalıklarının avantajını kullanamıyorlar. Çünkü bilgileri Başbakan “yazılmaması koşulu” ile vermiştir.Oysa bunlar kamuoyunun öğrenmeye hakkı olan bilgilerdir.Gazetecinin bu önemdeki bir haberi okurlarından saklamaya hakkı olabilir mi?Mesleki olarak tartışmaya değer ama zaten hayatın pratiği sorunu çözmüştür.Davete katılan gazetecilerin eksik bıraktıkları görevi, onları konuşturan meslektaşları yerine getirmiştir.Öbürleri de konuşarak ambargoyu aşmanın işbirliğine gönüllü olmuşlardır.Kamuoyu kapatma davası sürecini AKP’nin gerginliğe meydan vermeden geçirme kararında olduğunu bu sayede öğrenmiştir.Yalanlama korosuBüyük gürültü Başbakan’ın söylediği öne sürülen şu değerlendirmeden çıkmıştır: “Benim Sabah-atv Grubu’nun satışına müdahale ettiğimi söylüyorlar; etmedim. Zaten şirket pahalıya satıldı. Ben müdahale etsem daha ucuza sattırırdım...” Şirketin ucuza mı, pahalıya mı satıldığı “ilk fiyat”la ölçülmez. Kullanılan kredinin kalitesi daha tayin edici faktördür. Başbakan’a atfedilen sözler, ister istemez onun kamu bankalarından sağlanan kıyak kredideki etkisine dikkatleri odaklayacaktır. O nedenle Başbakanlık Basın Merkezi’nden üst üste üç yalanlama yayınlanmış, davete katılan bazı yazarlar da sütunlarından destek vermişlerdir.Başbakanlık Basın Merkezi dünkü yalanlamasında şöyle diyordu:“Yoruma konu yapılan meselelerin sohbet sırasında konuşulmuş olması, Sayın Başbakanımız’a atfedilen ifadelerin doğru olduğu anlamına gelmemektedir.” Peki yalan olduğu anlamına gelmekte midir?Cevabı yok!Aslında hayırlı bir tecrübe yaşadık. Siyasi iktidar gazetecilerle sır paylaşılamayacağını, sağlıklı iletişimin şeffaflık olduğunu dileriz öğrenmiştir.Bir dürüst açıklama, üç yalanlamadan daha doğru ve etkili bir seçim olurdu.Ve kişisel bir uyarı:Yazılmamak şartlı haberlerin verileceği hiçbir toplantıya hiçbir siyasetçi beni çağırmasın!
Yeni Sosyal Sigortalar yasasının boşluğundan yararlanmaya çalışan vatandaşlar kurumun kapısında birbirlerini ezdiler neredeyse.Adamını bulanlar ve yüzlerini kızartanlar, yasanın yürürlüğe gireceği tarihten (30 Nisan) önce bebeklerinin bile sigortaya girişlerini yaparak onlara “daha avantajlı bir istikbal” hazırladılar.Bu çocuklar büyüyüp adam olduklarında, babaları aynı cingözlüğü yapmamış akranlarından daha erken emekli olacaklar;Aldıkları emekli aylığı daha yüksek olacak;Emekli olduktan sonra çalışmaya devam edenlerin emekli aylığı kesiliyor yeni yasada, bunlarınki kesilmeyecek!Dünkü Cumhuriyet, çocukları için bu arayışa giren ve hedeflerine (!) ulaşan anne babalara Cumhurbaşkanı Gül’ün de katıldığını haber verdi.Gül’ün küçük oğlu Mehmet Emre Gül’ün sigortaya girişi 14,5 yaşında Dışişleri Bakanı Babacan’ın ailesine ait şirkette çalıştığı gösterilerek gerçekleştirilmiş.Ortalama Türkler...Şimdi... Devlete, millete ait ortak zenginliklerin gizli kapaklı düzenlerle eşe, dosta, yandaşa satıldığı, paralarının kamu bankalarından sağlanan kıyak kredilerle karşılandığı bir toz-duman karambolünde bir çocuğun 30-40 yıl sonra kullanacağı üç kuruşluk bir avantajın lâfı mı olur?Bunu soranlar çıkabilir.Vicdanınız küçük bir tamahkârlıktan ötürü Cumhurbaşkanı’na lâf söylenmesine itiraz edebilir.Ama iyi ahlâkın ışığı Devlet Başkanlığı’ndan bile yansımıyorsa gelecekten nasıl ve ne hakla iyi şeyler bekleyebiliriz?Bu yapılan kanuna karşı hiledir.Olay 2006 yılı Temmuz’unda gerçekleşmiş. Yasanın açığından yararlanan zamanın Dışişleri Bakanı Gül’dür, yararlandıran da Devlet Bakanı Babacan.Şıracının şahidi bozacı!Hükümet etmek, bakanların ortak sorumluluğudur. Kamu menfaati aleyhine bir açık varsa, ortak sorumluluk, deliği kapatmak, kaçağı önlemektir. Oysa burada fırsattan istifade etme ayıbı var.Nitekim bu açık kapıdan yararlanarak menfaat sağlamaya çalışan aileleri ve onlara bu imkânı sağlayarak kanunsuz iş yapan işverenleri Sosyal Güvenlik Kurumu Başkan Vekili Tahsin Güney ceza tehdidi ile defalarca uyarmıştır.Cumhurbaşkanı Gül dün oğlunun “çalışmadan sigortalı gösterilmediğini, çalışarak sigortalı olduğunu” öne süren bir açıklama yayınladı.Cumhurbaşkanı yalan söylemez. Ama keşke nahoş rastlantıların böyle bir şüphe üretebileceğini tahmin edebilse ve “Bu haktan feragat etmesi için oğlumu ikna etmeye çalışacağım” vaadini de o açıklamaya ekleseydi.Çünkü oğlunun feragat edeceği şey kazanılmış bir hak değil.“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” zihniyetini genç bir çocuğa sevdirmenin ayrıca günahı, vebali vardır.Cumhurbaşkanı bu sorunu halletmelidir.Evet Başbakan AKP’yi “Ortalama Türklerin partisi” diye tarif etti ama bu tamahkârlığı onlar bile hoşgörmez!
Siciline cami içinde adam linç etme günahı ile kan sıçramış bir cemaatin elinden arkadaşımız İlker Akgüngör zor kurtuldu!Hedef olduğu acımasızlığın tahribatı fotoğrafta görüldüğünden daha ağırdır.Fiziki yaralar çabuk geçer, asıl sorun derine işleyen manevi etkileridir.Bu olay, kamu görevi yapan gazetecilerin, kamu menfaatini korumakla yükümlü kurumlar ve insanlardan yardım alamadıklarını, hatta manevi destek bile göremediklerini kanıtlıyor.Pazar günü VATAN ekibi Beykoz’un Çavuşbaşı bölgesine gittiler.Çünkü yasadışı yapılaşmanın hızlandığı ihbarı yapılmıştı ve bu yağmanın İsmailağa Cemaati tarafından yürütüldüğü bildirilmişti.Arkadaşlarımız, cemaat lideri hocanın kale gibi korunan villalarının dış kapısını bu iddiaların doğruluğunu soruşturmak için çalmıştı.Hedef oldukları muamele aslında sorunun cevabını büyük ölçüde veriyor.Böylesine azgın bir nefret ancak devlet malını gasp ederken yakalanan haydutlarda kendini gösterebilir. İşte o nedenle bu fenalıktan, suçluların kendilerini bu şekilde hemen ele verdiklerini düşünerek hayırlı bir işaret bile çıkardık. Ama Başbakan...O bizi hayal kırıklığına uğrattı.Görevini yaparken gözünü kan bürümüş saldırganların elinden şans eseri kurtulan İlker Akgüngör’ü arayıp “geçmiş olsun” diyebilirdi, demeliydi ama demedi.Bu görevi birine verebilir, onun aracılığıyla yerine getirebilirdi, onu bile yapmadı.Başbakan ayıp etti...Başbakan ikide bir Yunus’un “Yaratılanı severiz yaradandan ötürü” sözünü tekrarlayıp duruyor.Bu sözü, bütün insanları ayrımsız seven büyük bir kalbin sahibi olarak söylediğinden şüpheye düşmek, siyasi prim yapacak bir slogan niyetine kullandığını düşünmek şimdi bizim kusurumuz mu olur?.Türban mağdurlarına cömertçe sunduğu sevgi ve koruyucu sahiplenmeden demokratik toplumun en vazgeçilmez, en saygıdeğer hizmetini yaparken mağdur olmuş bir gazeteciyi mahrum bırakan kendisidir. Kusur onun!İlker’i de Allah yarattı.Canını sıkan gazeteciyi bile “yaradandan ötürü” sevmesi gerekirdi.İnsan düşünmek istemiyor ama yoksa Başbakan’ı “geçmiş olsun” demekten, saldırganları kınamak mecburiyetine düşmekten korkması mı caydırdı?Mecliste linç edilme korkusu yaşayan bağımsız milletvekili Kamer Genç’e saldıranlar AKP milletvekilleri olduğu için “geçmiş olsun” telefonu açmadı diyelim.Peki VATAN ekibine saldıranlar nesi oluyor?Bu, meselenin duygusal yanı, ayrıntıdır. Asıl mesele kamu malının yağmalanması, yağmayı önlemeye çalışan gazetecilere kastedilmesi, bu haydutluğu yapanların sokağa “Cumhuriyet Çıkmazı” levhası dikerek kimliklerini ve hedeflerini cüretle ilân etmesi, çok daha önemlisi ise bu meydan okumanın kendilerine koruma sağlayacağına inanmalarıdır.Tayyip Sokağı’ndan Cumhuriyet Çıkmazı’na mı gidiliyor?