İktidarın yol haritası

26 Nisan 2008

Avrupa müdahaleci davranıyor ama Amerika Türkiye’nin kurumlarına ve demokrasi birikimine güveniyor.ABD Kongresi’ndeki bir toplantıda Türkiye’deki parti kapatma davası ve laiklik tartışmaları ele alındı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried, derinlik kazanan Türk demokrasisine güvendiklerini belirtti. Sonra Dışişleri Bakanı Rice’ın iki hafta önce yaptığı değerlendirmeyi hatırlatarak şunu söyledi:“Türk demokrasisini ve tartışılan sorunun Türkiye’nin anayasal laik sistemiyle tutarlı bir şekilde çözülmesini destekliyoruz!” AKP iktidarının Washington’un bakış açısını ne kadar önemsendiğini bilenler Bush yönetiminin tavrına bakıp kapatma davası sürecinin gidişatını rahatça okuyacaklardır. Mesela...AKP’nin kuvvetli bir savunma hazırlarken, laik rejimle kavgalı olduğu şüphelerini giderecek jestlerle kamuoyunu ve mahkemeyi etkilemeye çalışacağını tahmin edebiliriz.Ayrıca, yargılanmaktan kurtulmak için anayasayı değiştirme imkânına başvurmaktan vazgeçeceğini de şimdiden söyleyebiliriz.Başbakan Erdoğan dün Suriye’ye giderken “henüz bir karar vermediklerini” öne sürdü ama belli ki parti iradesi yargıya saygıda kusur etmeme yönünde gelişecek.Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Bumin’in dün yaptığı açıklamalar AKP’deki son kararın bu yönde oluşmasını hızlandıracaktır.Mustafa Bumin süreç başlamışken davayı ortadan kaldıracak bir anayasa değişikliğinin ahlâki olmadığı gibi “hukuk devleti ilkesine aykırılık” nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceğini söylüyor.Aynı şekilde üniversitedeki türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin de “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” laiklik ilkesine aykırı bulunabileceğini belirtiyor. Bütün bu gelişmelerin ışığında iktidarın izleyeceği yol bellidir artık:Türkiye’nin kurumlarına ve anayasal laik sistemine Amerikan yönetimi kadar güvenmeseler bile güveniyor gibi davranacaklardır.Başka yolu yok. Elleri mahkûm!*****ÇocuklarımızKurultayda Baykal üç projeden söz etti. Biri eğitim, biri siyaset, biri de tarım alanında...GAP’ı ayağa kaldıracak itişi sağlayabilirler mi emin değilim.Seçim sistemini değiştirip dokunulmazlıkları kaldırma adımlarına AKP’nin asla geçit vermeyeceği konusunda bahse girerim. Ama eğitim... O alanda hiç bir engele boyun eğmemek gerekiyor.Eğitim birliği, Cumhuriyetin en değerli devrimi idi. Yıllardır süren sinsi faaliyet onu oydu, eritti. Araplaşan Türkiye manzaraları bunu kanıtlıyor.Baykal dün Kurultay’da, üç devlet okulunda ders saatinde, öğretmen eliyle çocuklara cihat çağrısı yapılan kaset izletildiğini açıklarken “Bunu yapan öğretmen kimden güç alıyor?” diye feveran ediyordu.Laik cumhuriyete kastedenlerin hedefi çocuklarımızdır. Baykal’ın yeni döneminde hiç değilse bu alanda şikâyet etmekten daha fazla şeyler yapmasını bekliyoruz!

Devamını Oku

Başkan oyunu belli etmedi mi?

25 Nisan 2008

Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü töreninde Başkan Haşim Kılıç’ı dinlerken düşündüm:Türbanla ilgili Anayasa değişikliğinin iptali istemi ile AKP’nin kapatılma davası üstünde karar oluşturma süreci yaşayan bir yüksek mahkeme, kuruluş yıldönümü nedeniyle bile olsa ses vermek zorunda mıdır?Başkanının manifesto çağrışımı yapan sarsıcı eleştiri ve önerilerle dikkatleri üstüne çekmesi çok mu lâzımdı?Hiç gereği yoktu.Tuhaf olmuştur.Bu yıldönümü, toplumun yargıya güvenini artırmak için kullanılabilirdi. Ama Başkan Kılıç güvensizliği kaşıyan bir tutum benimsemiştir. O konuşurken Başbakan’ın da yazılı metin üstünde yargıyı eleştiren sözlerinin altını çizdiği görülmüştür.Başarı mı şimdi bu?Tablo zaten başlı başına bir acıklı komedi çelişkisi.AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesine sebep olan Gül ve Erdoğan sanık sandalyesi yerine şeref koltuğunda oturuyorlar.Onları memnun edecek şeyler söylemek, ihsas-ı rey, yani oyunu açık etmek değil midir?Tabii Haşim Kılıç bazı doğruları tekrarlamak suretiyle, kamuoyunu ters yönde etkilemekle görevli misyonerlere karşı sağduyuya hizmette bulunmuştur.Meselâ “sosyal barışın vazgeçilmezinin laiklik” olduğunu söylemiş, İngiliz düşünür Lord Acton’un “İktidar yozlaştırır; mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır” sözünü hatırlatarak iktidarın sınırlandırılması fikrini savunmuştur ama ne fayda...Ardından anayasa yargısına siyasi iktidarın beslediği güvensizliğe hak vererek bir yüksek hâkim gibi değil siyasetçi gibi hareket etmiştir.Anayasa Mahkemesi üyelerinden bir kısmının meclis tarafından seçilmesini istemekte yanlışlık olmayabilir. Ama mahkemeyi şu kritik aşamada zedeleyecek değerlendirmede bulunmanın hiçbir gereği ve nedeni yoktu.Başkan Kılıç, bu iki davadan çekilmek borcu altındadır!*****Değişim yokBugün CHP Kurultayı toplanıyor. Delegeler “iç toplantı”da değişim istemişler.Genel Başkan Deniz Baykal da boyunu aşacağından korktuğu bir dalga görmemenin güveni içinde şu cevabı vermiş:“Revizyon yapacağım ama kimse köklü değişiklik beklemesin!” CHP Türkiye’nin en eski partisidir. Değişim geçirmiştir ama demirin paslanmasına benzeyen bir değişimdir bu.Yani CHP’den dolayı Türkiye’nin ufkunda heyecan verici bir değişiklik gerçekleşmesini yazık ki yine ümit edemeyeceğiz.Baykal donanımlı, temiz ve yetenekli bir siyasetçi olabilir. Ama bir eksiği var ki yenilgiye endeksli kaderini değiştiremiyor. Bunu anlaması için kaç kere daha yenilmesi gerekiyor?Bu kurultay onu, bir yıl sonraki yerel seçimlere kadar taşıyacaktır.Aynı kader hükmünü tekrarladığı zaman ne yapacak?

Devamını Oku

Devlet adamı

24 Nisan 2008

Devlet adamlarına özlem duyuyoruz ya, AKP Milletvekili Vahit Erdem işte onların az sayıdaki örneğinden biridir.En yüksek sorumlulukları 40 yıl taşımış, Savunma Sanayii Müsteşarlığı, TOKİ Başkanlığı yapmıştır. Şu anda NATO Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanlığı’nı yürütüyor.İktidar partisinde onun devlet adamlığı kalitesine sahip 10-15 parlamenter bulunuyor olsaydı, Türkiye bugün çok farklı bir yerde, bulunduğumuz noktanın çok daha ilerisinde koşuyor olurdu.Vahit Erdem’in seçim bölgesi olan Kırıkkale’nin Bayrak Gazetesi’ne yaptığı açıklamaların önemi, sadece onun gerçekçi ve namuslu bakışından kaynaklanmıyor.İki dönemdir milletvekili ama hiç böyle kapsamlı bir demeç vermedi.Bazı riskleri göze alarak bu eleştiri ve uyarıları yaptıysa, arkasında ülke yararı gözeten mecburiyetler aranmalıdır.Erdem “AKP merkez sağ parti olamadı” diyor.“Türban siyasetin de, dinin de önceliği değildir. Türban için anayasa değişmemeliydi” diyor.“Yüzde 47 oy aldık ama alamadığımız yüzde 53 içinde partimize yönelik çok büyük endişe var” diyor.Halktaki irtica korkusunu yenmek için AKP’nin merkez sağ parti olmaya çaba harcaması gerektiğini söylüyor.Vahit Erdem’in yaptığı açıklamalarda, özellikle AKP yöneticilerinin çok yararlanacakları eleştiriler ve öneriler bulunuyor.Yalnız geçmişi irdelemiyor geleceğin doğru tercihlerine de ışık tutuyor.Bakalım parti yönetimi ne yapacak? Vahit Erdem’i dinleyecek mi, yoksa tecrit veya disiplin yaptırımlarına mı başvuracak.Partinin de, ülkenin de menfaati onu tasfiye etmek değil, mümkünse sayılarını çoğaltmaktır!*****Hokus pokus Kendi bankasından teminatsız kredi kullandığı iddiasıyla Sabah ve atv Dinç Bilgin’in elinden alındı.Torunlarının bisikletine kadar her şeyi satıldı, hapse atıldı.Ve sekiz yıl sonra kullandığı kredinin teminatsız olmadığı ortaya çıktı!O yayın grubunu yaratan yönetim becerisinden yoksun bırakılmasına rağmen Sabah-atv 1 milyar 100 milyon dolar etti.Yani kullanılan kredinin üç katı değerinde bir teminat varmış demek ki ortada!Ama bu gerçeği öğrenmek bir işe yaradı mı; hayır..Çünkü yaşanılan günler ar günü değil kâr günüdür!İki kamu bankası 750 milyon dolar kredi verdi, Katarlı ortak 350 milyon dolar koydu ve Sabah-atv, iktidar yakını bir ticari grubun oldu!Peki Dinç Bilgin’i infaz ederlerken kullandıkları gerekçe, yani teminat şartı yerine getirildi mi? Hayır..Kamunun alacağı, kamudan sağlanan kredi ile sözde tahsil edildi, bir büyük medya grubu bir adamdan başka bir adama, bir siyasi kanattan öteki siyasi kanada geçti. O kadar.Zaten istenen de oydu.Hayırlara vesile olur mu?

Devamını Oku

23 Nisan ruhu

24 Nisan 2008

Kurtuluş Savaşı’nı yapan ve Cumhuriyet’i kuran meclisin manevi mirasına bugünkü meclis sahip mi?Dün liderlerin dalaşını izleyip de bu konuda şüpheye düşenler olduysa onlara hak vermek gerekir.23 Nisan, bir kurtuluş ve bağımsızlık savaşının milli bir meclis yönetiminde kazanılması mucizesidir. Ulusal egemenliğin gücünü onurlandıran bir bayram olmayı o bakımdan hak ediyor.Seksen beş yıl öncesinin o meclisi bugünkünden daha çoğulcu idi. Çünkü konuşabiliyordu.Kimse kimseyi korkutmuyor, vatana, millete yararlı görülen her düşünce hiçbir sultaya prim vermeden cesaretle savunuluyordu.Şimdi öyle mi?Meclis çalışması neredeyse Başbakan ile ana muhalefet liderinin grup konuşmalarından ibaret bir iş hale gelmiştir. Sorun çözmeyen, sadece dedikodu, suçlama, hatta iftira üreten bir iş...Daha ürkütücü...Çaresizliğin yansıması olan öfke bile “hitabet sanatı”ndan sayılmaya başlamıştır bu dönem. Dün, öfke sanatkârı Başbakanımızı izledik TV’lerde... Grup toplantısından CHP liderine “Tezviratı bırak” diye ve “Sende hiç sıkılma yok” diye bağırıyordu.Onun konuşması bitince CHP’nin grubu başladı. “El elden üstündür” demiş atalarımız; rüzgâr eken Başbakan, CHP liderinin kapıldığı hitabet şehvetinden beklendiği gibi fırtına biçti.Baykal da Erdoğan’a “pişkin, fütursuz, patavatsız” dedi.Sonra asıl yüzü kızarması gereken kişinin “evrakta sahtekârlıkla, kalpazanlıkla suçlanan, dokunulmazlık zırhı arkasına saklanan” Başbakan olduğunu öne sürdü.1970’lerde Demirel ile Ecevit arasında yaşanan kavgalara hiçbir özlem duyulmuyor. Bunu bilmeleri lâzım!İktidar ile muhalefetin diyaloğunu imkânsızlaştıran uçurumlarda sadece tehlike, başarısızlık ve acı ürüyor çünkü. Üstelik Erdoğan ile Baykal arasındaki çatışmanın üslubu daha ürkütücüdür.İki kadın modeliGerginlik siyaseti iki liderin de işine gelebilir. Erdoğan, partisinin kapatılması ihtimalinde ortaya çıkacak dağılma etkisini öfke çimentosu ile önlemek istiyor olabilir.Baykal’ın da değişim rüzgârlarına karşı en güçlü kozu kavga yeteneğidir.Ama ülkeye yazık değil mi?Dünden iki iz kaldı bende.Birincisi dokunulmazlıkların sınırlandırılması sorununun daha fazla savsaklanmaması mecburiyetidir.Bu borçtan kaçanlar hakaret duymaktan şikâyet etmesinler.İkincisi AKP grubundaki kadın manzaraları...Aşağıda başları açık milletvekili kadınlar, balkonda hemen tümü türbanlı partili kadınlar.Kişilik, görüntü ve işlev bakımından aşağıdakiler, Atatürk’ün görmek istediği Türk kadınıdır, balkondakiler AKP’nin kadın modelidir.İktidar partisi meydan okuma anlamına çekilebilecek böylesi tahriklerden hiç değilse milli bayramlarda sakınmalıdır.Ulusal egemenlik çoğunluk diktası değildir.Ulusal egemenliği 23 Nisan 1920’nin ruhu ile yaşamak bizi yüceltir!

Devamını Oku

Yuh kime?

23 Nisan 2008

Kamer Genç’i “Katar” dediği için linç etmeye kalkışan AKP milletvekilleri bakalım özür dileyecekler mi?Aslında millete de özür borçları vardır.Hatta devletin elindeki bir medya grubunun devletin parası ile iktidarın seçtiği bir şirkete kazandırılması pervasızlığı var ortada; onun da hesabının verilmesi gerekiyor.Benzersiz bir mali skandalla karşı karşıyayız. Bu skandalın içerdiği günahlar, ayıplar ve suçlar, önümüzdeki dönemin siyasi gelişmeleri üzerinde yön veren etkiler yaratacaktır.Bilindiği gibi Sabah ve atv için 7 şirket şartname almış, yalnız bir şirket ihaleye katılmıştı.CHP lideri, ihaleyi bir fiyat artırma yarışı olmaktan çıkaran müdahaleleri ilgili şirketlerle temas eden Başbakan’ın gerçekleştirdiğini iddia ediyor.İhalenin hiçbir artırmaya meydan vermeden 1,1 milyar dolara Çalık Grubu’nca kazanılmasını belki de bu çabalar sağlamıştır.Asıl büyük zorluğun paranın temin edilmesinde yaşandığı görülüyor. Çünkü vergi ile beraber yaklaşık 1 milyar 250 milyon dolar bulmak gerekiyordu. Özel bankalar güvenilir bulmadılar işi. Çalık’ın stratejik bir ortak bulup anlaşmasını beklediler.Fakat yabancı adaylar TMSF’ye ödenecek bedelin yüksek olduğunu düşünerek ortaklığa uzak durdular. Bu nedenle de özel bankalar Sabah-atv yatırımına kredi desteği vermeyi kabul etmediler.Ve zor günler başladı.Boşa attı dolu vurdu..Başbakan’ın damadı, Çalık Grubu’nun en üst profesyonel yöneticisidir.Sabah-atv için göze alınan siyasi ve hukuki risklerin bir önemli sebebi de, bu yayın grubunun AKP’nin propaganda gücüne ekleyeceği büyüklük ve merkezdeki seçmenlere ulaşmakta sağlayacağı olanaklardır.Paranın 750 milyon doları iki kamu bankası, Halkbank ve Vakıfbank’tan sağlandı. Özel bankaların elini tutan sebepler acaba niçin bu iki kamu bankası için geçerli olmadı? Bunun tek sebebi olabilir:Siyasi etki.. İktidar gücünün kötüye kullanılması..Kamer Genç dün “Körfez’deki Arap emirliklerinde para aradıklarını duymuştum. Başbakan Katar’a gittiği için ben de Katar dedim. AKP’liler saldırınca 12’den vurduğumu anladım” dedi.İki kamu bankası, 750 milyon dolarlık krediyi ne şartlarla ve hangi teminata dayanarak verdi, herhalde millete açıklayacaklardır.Ama asıl sorumluluk Katar’a iki ay ara ile resmi ziyaret yapan Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’a düşüyor.İbret almazlar mı?Damat beyin şirketine yapılan iltimas iki kamu bankasına neye mal olacak, bilmiyoruz ama Katar’dan alınan paranın maliyeti çok daha ağırdır; bunu biliyoruz.Çünkü bu arayışlar, Türk devletinin Cumhurbaşkanı’nı, Ankara’da kaldığı otelde Suudi Arabistan Kralı’nın ayağına kadar götürmüştür.AKP iktidarını bu karışık işlere hangi heves ve ihtiras sokmuştur?Unuttular mı; eski Başbakan Mesut Yılmaz yandaş bir medya yaratmak uğruna siyasi gücünü üstelik özel bankalara karşı kullandığı için Yüce Divan’da yargılandı. İbret alma yeteneğinden hiç mi nasipleri yok?Başbakan hiç beklemeden millete hesap vermelidir.AKP’liler “İktidar olanakları ile devlet bankalarını kullanarak yakınlarınıza yandaş medya satın almak demokrasilerde yoktur” diyen Baykal’ı dün mecliste yuhaladılar. Unutulmasın:Yuh, iki ağzı keskin kılıca benzer.Söylenen yalan ise iftiracıya, iddia gerçekse suçlanan tarafa yapışır.Milletin parası ile devletin itibarını çarçur eden çok suiistimal gördük ama bu kadar cüretkârını hatırlamıyorum!

Devamını Oku

Nankörüz!

21 Nisan 2008

Bugün “Dünya Günü”.. Yılın 364 günü kötülük yaptığımız gezegenimize bir gün için bile olsa iyilik edemez miyiz?VATAN’ın dünkü haber toplantısında bu soru ortaya atılınca herkesin aklına hemen Bodrum’un Güllük Körfezi’nde denizi dolduran şirketin cüretkâr tecavüzü geldi.Bu şirket Orman Bakanlığı’ndan 49 yıl için kiraladığı denize sıfır orman arazinde turistik tesis inşa edecek. Ama devlete şöyle bir taahhüdü var:Hafriyattan çıkan toprak asla denize dökülmeyecek.Çünkü burası çok özel bir doğa köşesidir. Devlet ve millet olarak dahi sahiplik iddiasında bulunmamalı, insanlığın ortak mirası diye bakmalıyız buraya.Ama bu cenneti kiralayan şirkete 85 dönüm arazi yetmemiş ki denizden 40 metre genişliğinde ve 1200 metre uzunluğunda bir yer doldurdular.Biz Orman Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, kaymakam, belediye başkanı, çevreciler, doğaseverler nerede, bu tecavüzü durduran biri çıkmayacak mı diye bakarken ne görelim?MNG Holding’e bağlı Günal Turizm ve İnşaat Şirketi’ne “turizme katkı madalyası” verdiler.Başka toplumlar “Dünya Günü”nde ağaç dikecek ve çevre temizleme aktiviteleri yapacaklar. Biz ise otel yapmak için ağaç keserek ormandan yer açıyor, çevreyi temizlemek yerine cennet benzeri bir körfezi doldurarak ekolojik dengeyi katlediyoruz.Bir toplum, kendisine bahşedilmiş müstesna hazinelere karşı nasıl bu kadar nankör ve hoyrat olabilir?Devlet Güllük’teki tecavüzü, iş işten geçtikten sonra durdurdu. Şimdi cinayeti işleyenler Ankara’dan işlerini bitirmeye çalışıyorlar. Sonra bıraktıkları yerden devam edecekler Güllük’ün ırzına geçmeye...Üç gün sonra yasal süre bitiyor, izin alamazlarsa ne olacak?Biz söyleyelim:VATAN’daki yayının unutulması için bekleyecekler, sonra yine devam!Çünkü bu güzelliklerin çocuklarımıza borçlu olduğumuz kutsal emanetler olduğuna inanan dirayetli bir hükümetimiz, yöneticilerimiz olsa “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” diye kovarlardı izin için kapılarını çalan şirketin adamlarını.Bu zihniyete böyle bir hazine emanet edilmez diyerek de araziyi geri alırlardı.Siyasetçi, yönetici, yatırımcı... Kimse dünyayı düşünmüyor, bunların çoğu dünyalık peşinde!Yalancı kim?Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki olay şu anda yarım aydınlıkta duruyor.Meclis Başkanı Puig, ilk gün NTV’ye parti kapatma davasına tepki gösterilmesi talebinin AKP’li milletvekillerinden geldiğini söylemişti ama, sonra rezaleti örtme çabaları Başkan’ı susturmuştu.O arada heyetin AKP’li başkanı Çavuşoğlu, iddiayı çok kuvvetli olmayan ifadelerle de olsa yalanlamıştı.Ama Türk heyetinin MHP’li üyesi Tuğrul Türkeş dün bir basın toplantısı yaparak AKPM Başkanı Puig’in, kendisinden randevu alarak görüşen Türk parlamenterlere gerçeği anlattığını söyledi.Puig AKP’lilerin “tepki gösterin” talebine, Konsey’in 3 Nisan’daki Saint Petersburg toplantısında muhatap olduğunu açıklamak zorunda kalmış..Türkeş dün “Avrupa’dan kendi ülkesindeki yargı aleyhine baskı dilenen bir zihniyetle karşı karşıyayız” dedi.Tuğrul Türkeş dünkü açıklaması ile bir risk almış bulunuyor.Puig eğer “Ben böyle bir şey söylemedim” derse Türkeş yanar.Demezse AKP okkanın altına gider.Kim doğru, kim yanlış; iki gün içinde anlarız!

Devamını Oku

Karambol

20 Nisan 2008

Kısır tartışmalara olan tutkumuz bizi akıl almaz ikilemlere, bölünmelere, yanlışlara sürüklüyor.Meselâ özellikle AKP hakkında açılan davadan sonra birbirinden en ayrılmaz sayılan iki kavram yani demokrasi ile laiklik, sanki birbirine zıt iki değermiş gibi gösterilmeye başladı.Bir zamanlar “Hem laik hem Müslüman olunmaz” derlerdi şimdi “Hem laik hem demokrat olunmaz” diyorlar.İşin fenası bu zehirli çelişkinin bilimi ve gerçekleri reddetmek olduğunu pek az kişi teşhir edebiliyor. Çünkü siyasi iktidara ters gelecek şeyleri söylemek insanların başını derde sokuyor.Şeref cellâtları sizi derhal CIA veya MOSSAD ajanı ilân edebilir, en azından Ergenekoncu diye damgalayabilirler.AKP hakkındaki kapatma istemini karara bağlayacak olan Anayasa Mahkemesi’nin hedef olduğu baskıcı entrikaların içeriği ve yöntemi hayret uyandırıcıdır.Hakimlere saldırıYüksek mahkemenin geçen yıl verdiği 367 kararı üstünde üretilen iftiraları Milliyet yazarı Fikret Bila, olayın kilit isimlerini konuşturarak aydınlığa çıkardı. Dün de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç şunu diyordu:“Bu çabalar, davayla ilgili iddialar, yorumlar aslında hakimin vicdanına saldırıdır. Amaç hakimin vicdanına girerek onun belki vicdani olarak onaylamadığı bir yönde karar vermesini sağlamaya dönüktür.” Kılıç’ın yaptığı bu doğru değerlendirme elbette yabancı ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan yöneltilen tepki ve talepleri de kapsıyor olmalıdır.Dün Star’daki “Her Açıdan” tartışma programında bir konuşmacı, “AB Komisyonu Başkanı Barroso parti kapatmaya yönelik muhalefetini açıkladığı gibi Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanı da bildiri girişimini kendi iradesiyle başlatmış olabilir” dedi.Peki AKPM Başkanı bir Türk televizyonuna, bildiri talebinin AKP’li üyelerinden geldiğini açıklamış, sonra bu sözlerini mahcup bir şekilde geri almaya çalışmıştı.Şimdi gerçeği itiraf etmeye karar verirse bu durum, AB Komisyonu Başkanı Barroso’nun parti kapatmaya muhalefet eden sözleri AKP’den gelen ricalar üstüne ettiğini düşünmemize davetiye çıkarmayacak mı?Suç işlemek şart mı?Aslında AKP’nin kontrol edebildiği güç odaklarını böyle bir meselede kullanmaya hakkı var mı, yok mu; ona bile bakmadan şu soruyu sormamız gerekiyor:Türkiye’de rejim tehdit altında mı?Bu tehdidin Avrupa demokrasilerinde görülen tehlikelerden farkı var mı?Varsa bu durum, Türkiye’de demokrasinin kendini koruması bağlamında daha farklı tedbirler alınmasını gerektirmiyor mu?Evet sorun “AKP kapatılsın, kapatılmasın” değildir.Ya nedir? Rejim kendini korusun mu, korumasın mı!..Dünkü tartışmacılardan Ahmet Hakan “Ben AKP’nin gizli bir gündemi olduğu kanaatinde değilim” diyordu. Onun kanaatini değerli bulabiliriz ama yeterli bulmak zorunda değiliz. Çünkü o bile “kanaatindeyim” dedi, gizli gündemi olmadığına emin olduğunu söylemedi.Niye parti kapatma cezası olmasın?Partiler, kapatılmalarını gerektirecek suç işlemesinler; bu daha iyi değil mi?Laikliği korumasız bırakmak Müslüman bir toplumda demokrasinin kuyusunu kazmaktır.Laikliği demokrasiden ayırma oyununa gelmeyelim!

Devamını Oku

Kısır siyaset

19 Nisan 2008

Başbakan açık konuşmalı. Mesaj gönderdiği adresler açık olmalı. Herkes anlamalı...MÜSİAD kongresindeki konuşması, bilinenlerin tekrarı olsa da iki konu, üstünde durulmaya değecek önemdeydi. Yanlışları ortaya çıkaracaksa tartışılması yararlı olur.Erdoğan, Türkiye’deki yabancı yatırımlarda bu yıl görülen düşüş nedeniyle bazılarının “zevkten dört köşe” olduklarını iddia ederek şu değerlendirmeyi yaptı:“Bana gelen firmalar ‘Ne oluyor?’ diye soruyorlar. Sermaye ürkektir, acaba neden korkuyorlar?” Kendisinin de bildiği gibi Türkiye eskisi kadar istikrarlı görünmüyor. Sebep budur. Peki sorumlusu?..Suçlu aramasınBaşbakana göre “Dünyaya sağır, dünyaya kör, gelişmelerden haberi olmayan, kuyu kazmakla, engel çıkarmakla, başaranların altını oymakla meşgul” bazı güçler sorumludur bozulmadan.Bu teşhise umarız samimiyetle inanmıyordur.Kapatma davasının yarattığı tereddüt ortamına işaret ederek mahkemeyi etkilemek istiyor olabilir mi?.. Eğer öyleyse çabasının bir an için AKP’yi kapanmaktan korusa bile yabancı sermayenin aradığı istikrarı geri getirmeceğini bilmesi gerekir.Kapatma davası bir sonuçtur. O sonucu yaratan sebep AKP’nin 22 Temmuz seçiminde elde ettiği büyük başarıyı taşıyacak basirete sahip olamaması, siyasi ve ekonomik istikrarı pekiştirmekte yararlanacağı güçlü iktidar fırsatını rejimin temel değerleriyle kavgaya girerek heba etmesi, rezil etmesidir!Bardağı kim taşırdı?Başbakan, bu sorumsuzluğun günahından hayali bozguncular üreterek kurtulacağını sanıyorsa sadece kendini kandırır.İstikrarı AKP hakkındaki kapatma davasının bozduğunu herkes biliyor. Ama bardağı kimin doldurup taşırdığını da biliyor.Başbakan, davalı bir partinin lideri olduğunu unutmamalı. Hem suçlu hem güçlü görüntüsü sempatik olmadığı gibi sorun çözücü de değildir!Gelelim ikinci konuya...Manken Aysun Kayacı’nın “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi sayılacak?” itirazında keşfettiği altın madenini Başbakan dün de işlemeye devam etti.“Eğer oy vermedeki eşitliği vatandaşın elinden alırsanız orada demokrasiden, demokrasinin hiçbir çeşidinden bahsedilemez” dedi.Manken Kayacı’nın yaptığı yanlışı istismar etmek belki yoksul ve cahil seçmen yığınlarının kalbini ve oylarını AKP’ye kazandırabilir -ki bunu çok iyi yapıyorlar- ama bu yoldan varılacak sonuç demokrasimizin kalitesini yükseltemez.Eşit oyu savunurken bir milletvekili için İstanbul’da 105 bin oy isteyen seçim sistemimizin Bayburt’ta 26 bin oyu yeterli gördüğünü, bunun yanında benzersiz büyüklükteki baraj yüzünden her seçimde milyonlarca oyun çöpe gittiğini, tek çözümün dar bölgeli iki turlu seçim olduğunu bilmiyor mu?Biliyor ama politikacılık yapıyor. Biraz da devlet adamlığına özense ne kadar iyi olurdu!

Devamını Oku