Kısır tartışmalara olan tutkumuz bizi akıl almaz ikilemlere, bölünmelere, yanlışlara sürüklüyor.
Meselâ özellikle AKP hakkında açılan davadan sonra birbirinden en ayrılmaz sayılan iki kavram yani demokrasi ile laiklik, sanki birbirine zıt iki değermiş gibi gösterilmeye başladı.
Bir zamanlar “Hem laik hem Müslüman olunmaz” derlerdi şimdi “Hem laik hem demokrat olunmaz” diyorlar.
İşin fenası bu zehirli çelişkinin bilimi ve gerçekleri reddetmek olduğunu pek az kişi teşhir edebiliyor. Çünkü siyasi iktidara ters gelecek şeyleri söylemek insanların başını derde sokuyor.
Şeref cellâtları sizi derhal CIA veya MOSSAD ajanı ilân edebilir, en azından Ergenekoncu diye damgalayabilirler.
AKP hakkındaki kapatma istemini karara bağlayacak olan Anayasa Mahkemesi’nin hedef olduğu baskıcı entrikaların içeriği ve yöntemi hayret uyandırıcıdır.
Hakimlere saldırı
Yüksek mahkemenin geçen yıl verdiği 367 kararı üstünde üretilen iftiraları Milliyet yazarı Fikret Bila, olayın kilit isimlerini konuşturarak aydınlığa çıkardı. Dün de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç şunu diyordu:
“Bu çabalar, davayla ilgili iddialar, yorumlar aslında hakimin vicdanına saldırıdır. Amaç hakimin vicdanına girerek onun belki vicdani olarak onaylamadığı bir yönde karar vermesini sağlamaya dönüktür.”
Kılıç’ın yaptığı bu doğru değerlendirme elbette yabancı ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan yöneltilen tepki ve talepleri de kapsıyor olmalıdır.
Dün Star’daki “Her Açıdan” tartışma programında bir konuşmacı, “AB Komisyonu Başkanı Barroso parti kapatmaya yönelik muhalefetini açıkladığı gibi Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanı da bildiri girişimini kendi iradesiyle başlatmış olabilir” dedi.
Peki AKPM Başkanı bir Türk televizyonuna, bildiri talebinin AKP’li üyelerinden geldiğini açıklamış, sonra bu sözlerini mahcup bir şekilde geri almaya çalışmıştı.
Şimdi gerçeği itiraf etmeye karar verirse bu durum, AB Komisyonu Başkanı Barroso’nun parti kapatmaya muhalefet eden sözleri AKP’den gelen ricalar üstüne ettiğini düşünmemize davetiye çıkarmayacak mı?
Suç işlemek şart mı?
Aslında AKP’nin kontrol edebildiği güç odaklarını böyle bir meselede kullanmaya hakkı var mı, yok mu; ona bile bakmadan şu soruyu sormamız gerekiyor:
Türkiye’de rejim tehdit altında mı?
Bu tehdidin Avrupa demokrasilerinde görülen tehlikelerden farkı var mı?
Varsa bu durum, Türkiye’de demokrasinin kendini koruması bağlamında daha farklı tedbirler alınmasını gerektirmiyor mu?
Evet sorun “AKP kapatılsın, kapatılmasın” değildir.
Ya nedir? Rejim kendini korusun mu, korumasın mı!..
Dünkü tartışmacılardan Ahmet Hakan “Ben AKP’nin gizli bir gündemi olduğu kanaatinde değilim” diyordu. Onun kanaatini değerli bulabiliriz ama yeterli bulmak zorunda değiliz. Çünkü o bile “kanaatindeyim” dedi, gizli gündemi olmadığına emin olduğunu söylemedi.
Niye parti kapatma cezası olmasın?
Partiler, kapatılmalarını gerektirecek suç işlemesinler; bu daha iyi değil mi?
Laikliği korumasız bırakmak Müslüman bir toplumda demokrasinin kuyusunu kazmaktır.
Laikliği demokrasiden ayırma oyununa gelmeyelim!
Karambol
Haberin Devamı

